Garanik Olayı: “Şeytan Âyetleri” Masalı

                      

Mekke’de Müslümanlara yapılan baskı ve işkencelerin artması sebebiyle, Peygamberimiz (s.), bazı Müslümanları Habeşistan’a hicret etmeye yönlendirmiş ve 15 kadar Müslüman, Habeşistan’a göç etmişti. Bu göçten bir süre sonra Mekke’de, adına “Ğaranik Olayı” denilen bir hadise yaşandı ve Habeşistan’a kadar ulaşan “Mekkeli müşrikler Müslüman olmuşlar.” şeklinde bir şâyiaya neden oldu ve hatta Habeşistan’daki Müslümanların bir kısmı Mekke’ye geri döndüler. Peki bu olay gerçekte ne idi ve bu olay hakkında müşrikler nasıl bir şâyia yaymışlardı; yani müşrikler nasıl bir dezenformasyon üretmişlerdi? 

Bu hadisenin hakikatini ve olay hakkındaki uydurma (güncel ifadesi ile “asparagas”) rivayetleri, günümüz Müslümanları çok iyi öğrenmelidirler ki, geçtiğimiz yıllarda Selman Rüşdi vb. sapkın İslâm düşmanlarının ürettikleri “Şeytan Âyetleri” türü masalların zihinleri bulandırmasına fırsat vermeyelim, inşaallah.

Evet, ‘yüce ilâheler’ anlamına gelen “Ğarânik” kelimesi ile anılan bu olay hakkındaki çelişkili rivayetler, -maalesef- İslâm ve Peygamber düşmanlarının dört elle sarıldıkları malzemelerden biri olmuş ve dayanaksız iddialara zemin hazırlamıştır.

Öyleyse Garanik Olayı (Vak’ası) gerçekte neydi? Buna karşılık, uydurma haberler neydi?

 

Garanik Olayı Gerçeği

Bu konuyu etraflıca ve oldukça hassas bir şekilde tahlil ve tahkik eden üstad Ebû’l-A‘lâ el-Mevdûdî, “Hz. Peygamberin Hayatı ve Tevhid Mücadelesi” isimli eserinde Garanik olayının gerçekte nasıl cereyan ettiğini şöyle özetler:

“Bir gün Harem’de Kureyşliler toplantı halindeyken Efendimiz (s) oraya gidip kalabalığa Necm Sûresi’ni okumaya başladı. Allah’ın kelâmı öylesine etkiliydi ki, müşrikler can kulağıyla dinlediler, gürültü patırtı çıkarmayı bile unuttular. Surenin sonunda Hz. Peygamber (s) secde etti. Oradakiler de Kur’ân’ın etkisine kapılarak hemen secdeye kapandılar. Secde edenler arasında Hz. Peygamber’e ve İslâm’a muhalefette ön safta yer alan Kureyş’in en büyük kabile reisleri de vardı. Secde etmeyen Ümeyye b. Halef yumruğunu alnına dokundurmakla, Velid b. Muğire ise eline bir avuç toprak alıp alnına sürmekle yetindi. Bu olayın diğer görgü tanığı Hz. Muttalib b. Ebi Vedâ‘a (r.a) -ki o sıra henüz Müslüman olmamıştı- şöyle der:

-‘Rasûlullah (s), Necm Sûresi’ni okuduktan sonra secde edince toplantıda bulunan herkes secdeye gitti, ama ben secde etmedim. Bunun telâfisini şimdi yapıyorum ki, ne zaman bu sûre okunsa secdeye varmadan edemem.’

Bu olaydan ötürü, Habeşistan’daki Müslümanlara tüm Mekkeli müşriklerin iman ettiği haberi ulaştı. Oysa gerçek başkaydı:

Kur’ân’ın mucizevi üslûbundan etkilenen Kureyşliler bir anda secde etmişlerdi. Ama az sonra akılları başlarına gelmiş ve büyük bir hata işlediklerini fark edip kendilerini suçlamaya başlamışlardı. Bazı kişiler de onlara şöyle itiraz etmişlerdi:

-‘Siz ne biçim insansınız, bize Kur’ân’ı dinlemeyi yasaklıyor ve Muhammed’e tabi olmamızı istemiyorsunuz, ama kendiniz ona secde ediyorsunuz!’

Bunun üzerine kabile reisleri kendilerini kurtarmak için bahaneler uydurdular ve dediler ki:

-‘Muhammed, âyetleri okurken, “Bunlar yüce ilâhelerdir (ğaranikât) ve onların şefaati muhakkak beklenmelidir.” dediği için biz secde ettik.’

Bu olay, Habeşistan’a “Mekkeli müşrikler Müslüman olmuşlar.” şâyiası olarak ulaştı.

Oysa Necm Sûresi’ni iyi bilenler Efendimizin böyle bir şey söyleyebileceğine asla inanmaz!

 

Garanik Olayının Tahkiki ve Uydurma Rivayetler

İslâm ve Peygamber düşmanlarının sıkça dillerine doladıkları, bu yüzden de Müslümanlarda kafa karışıklığına yol açan bu olay hakkında üstad Mevdudi’nin yaptığı değerlendirme, tüm şüpheleri ortadan kaldıracak nitelikte ve vukûfiyettedir (özetle):

“Ne garip ki, bazı müfessir ve muhaddisler Mekkeli kâfirlerin iddia ettikleri sözleri, sanki Rasûlullah (s.) söylemiş gibi nakletmişlerdir. Aktarılan hikâye şöyledir:

“Rasûlullah (s), kâfirlerin İslâm’a karşı nefretlerini giderip İslâm’a daha çok yaklaşmalarını sağlayacak bir vahyin gelmesini arzuluyordu. Kureyşlilerin bir toplantısında iken Necm Sûresi indi ve Efendimiz onu okumaya başladı; “Eferaeytümü’l-lâte ve’l-‘uzzâ ve menâte’s-sâlisete’l-uhrâ” ayetine gelince ağzından -hâşâ- şu kelimeler dökülüverdi: “Tilke’l-ğarânik’el-ûlâ ve inne şefâ‘atehünne le-tercâ: bunlar yüce tanrıçalardır ve onların şefaati muhakkak beklenmelidir.” Bundan sonra Rasûlullah (s) sûrenin diğer âyetlerini normal olarak okudu ve sonunda secde etti; diğer Müslümanlarla müşrikler de secde ettiler. Mekkeli müşrikler dediler ki;

-‘Artık bizimle Muhammed arasında herhangi bir sorun kalmamıştır. Biz de zaten aynı şeyi diyoruz. Yani Hâlık (yaratıcı) ve Râzık (rızık veren) Allah’tır, ama mabutlarımız Allah katında bizim için şefaat edeceklerdir.’

Akşam Hz. Cebrâil (a.s) şu ayetleri getirdi:

“Onlar az kalsın sana vahyettiğimizden başkasını bize iftira edesin diye seni fitneye düşüreceklerdi. O zaman seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık onlara az bir şey meyledecektin. O takdirde biz sana hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra 17/73-75)

Bu olay Rasûlullah’ı (s) üzdü. Ta ki Hacc/52. âyet indi ve onu teselli etti; ‘önceki peygamberlerin de aynı hataya düştükleri, onlara da şeytanın karıştığı ama Allah’ın şeytanın şerrini ortadan kaldırıp âyetlerini sağlamlaştırdığı’ söylendi. Kur’ân’ı dinleyen Kureyşlilerin secde ettiği Habeşistan’da duyulunca Müslümanlar, kâfirlerle barış gerçekleşti sandılar. Bu yüzden muhacirlerin çoğu Mekke’ye döndüler ama haberin yanlış olduğu anlaşıldı.”

Bu hikâye İbn Cerir, İbni Sa’d, Vahidi, İbn İshâk, İbn Ebi Hâtim, İbn’ül-Münzir, Bezzâr, İbn Merdûye ve Taberâni’nin kitaplarında yer almıştır. Hikâyenin birçok ravileri vardır… Bunlardan İbn Abbas’ın dışında kimse sahabi değildir. Hikâyenin birçok çelişkili ve tutarsız tarafları vardır ama şu ikisi çok önemlidir:

Birincisi: Hz. Peygamber’in (s), putları -hâşâ- övdüğü iddia edilen sözler hemen her rivayette değişiktir. (Mevdudi’nin dikkatli tasnif ve incelemesine göre 15 ayrı ifade vardır.)

İkinci büyük çelişki, bu sözlerin -hâşâ- Kur’ân ayetlerine giriş şekliyle ilgilidir. Bazı rivayetlere göre bu kelimeler, vahiy sırasında şeytan tarafından Rasûlullah’ın (s) gönlüne indirilmiş, o da bunların Cebrail’den geldiğini sanmış; kimine göre de mübarek ağzından yanlışlıkla dökülüvermiş. Bazılarına göre bu kelimeler, Rasûlullah uyukladığı bir sırada gayri ihtiyari ağzından çıkmış. Bazıları da diyor ki, Rasûlullah (s) bunları kasten söyledi; ama soru ve hayret belirtici şekilde. Yine bazıları diyor ki; şeytan, Efendimizin konuşmasına karışmış ve onun sesiyle birlikte bu kelimeleri ortaya atıvermiş, orada bulunanlar da bu sesin Peygamber’e ait olduğunu sanmış. Bir başkasına göre de, bu sözleri söyleyen orada bulunan müşriklerden biriymiş.

İbn Kesir, Beyhâki, Kâdı ‘İyâz, İbn Huzeyme, Kâdı Ebû Bekr İbnü’l-‘Arabi, İmam Râzi, Kurtubî, Bedreddin Aynî, Şevkani ve Alûsi gibi seçkin âlimler, bu hikâyenin tamamıyla uydurma ve asılsız olduğunu, senedinin zayıf olup, ispatlanmadığını hatta dinsizler tarafından uydurulduğunu söyleyerek şiddetle reddetmişlerdir. Fakat beri tarafta İbn Hacer, Ebu Bekr Cessâs, Zemahşeri, İbn Cerir gibi tanınmış âlimler de bu hikâyenin doğru olduğunda ısrar etmişlerdir. Onlara göre Hacc/52.ayet bu hikâyenin doğruluğunun kanıtıdır.”[1]

Kâdî İyâz da meşhur Şifâ-i Şerif’inde: “Bu ve benzer rivayetleri öne çıkaranlar, hadisleri bir üstaddan dinleyerek rivayet etmeyen, çeşitli kitaplardan sağlam sakat demeden gördüğü her rivayeti derleyen garip olay meraklısı bir kısım müfessirler ile tarihçilerdir.” der ve ekler: “Bu kıssayı nakleden hiçbir kimse, onu güvenilir bir senetle rivayet etmediği gibi, ‘Bunu Rasûl-i Ekrem’in ashabından falan sahabi rivayet etmiştir.’ diye bir isim de zikredememiştir.”[2]

Mevdudi, İslâm’a gölge düşüren, Rasûlullah (s) hakkında şüphe üreten bu hikâyenin yeterince eleştirilmediğini, Şeytan’ın vahye müdahalesine kapı aralayan böyle bir rivayetin asla kabul edilemeyeceğini, senetleri, kaynak ve rivayetleri ne olursa olsun bu hikâyenin apaçık bir uydurma olduğunu söyler. Üstad Mevdudi’yi dinleyelim:

 

Rivayetlerdeki Çelişkiler ve Tutarsızlıklar

“Bir kere, hikâye kendi içinde çelişkili ve tutarsızdır. Deniliyor ki; olay, Habeşistan’a ilk hicretten sonra meydana geldi. Nitekim bir grup Müslüman geri döndü. Ama burada büyük tarih farklarını gözden kaçıramayız:

-Muteber kayıtlara göre Habeşistan’a ilk hicret nübüvvetin 5.yılı Recep ayında yapıldı. Habeşistan’daki muhacirlerin bir grubu, İslâm ile küfür arasındaki barış haberini öğrenip üç ay sonra yani aynı yılın Şevval ayında Mekke’ye dönmüş oldu. Demek ki bu olay da mutlaka Nübüvvet’ten sonra 5. yılda cereyan etti.

-İddialara göre; Rasûlullah’ı uyarmak için İsrâ Sûresi’nin ilgili ayeti inmiştir. Oysa İsrâ Sûresi’nin Mi’rac’dan sonra indiği bellidir. Muteber rivayetlere göre Mirac nübüvvetin 11-12. yılında meydana gelmiştir. Yani ilahi uyarı bu olaydan 5-6 yıl sonra yapılmıştır!? (Bir ayetin önceki ve sonraki ayetlerle bağlantısı, fikir birliği ve işlendiği konu dikkate alınır. İsra Sûresi’nin ilgili âyetleri bu gözle okunursa; kullanılan ifade, üslûp ve işlenen konuda, 6 yıl önceki bir olay sebebiyle Rasûlullah’ın azarlanmasını gerektiren herhangi bir ipucu bulunamaz.)

-Teselli olarak indirildiği söylenen Hacc/52.âyetin ise, bütün sûre ile birlikte 1. Hicri yılda indiği bizzat sûrede işlenen konunun ifade tarzından anlaşılır. Yani Allah’ın uyarısından sonra da 2-2,5 yıl geçmiş ve Cenâb-ı Hak, Rasûl’ünü affettiğini beyan etmiştir!? Aynı şekilde Hacc/52. ayetin önceki ve sonraki bağlantıları ile fikir birliğine bakalım. Bu ayette hiç şöyle denildiği söylenebilir mi? “Ey Nebi, 9 yıl önce Kur’an’a bir şeyler katma gibi işlediğin hata sebebiyle üzülme. Bundan önce de diğer peygamberler şeytanın tesirinde kalarak aynı hatayı yapıyorlardı. Onlar kendilerinden ya da şeytandan ilâhî kitaba herhangi bir şey katınca Allah onları iptal eder ve ayetlerini sağlamlaştırır.” Aklı başında biri, Allah’ın kelâmına şeytan veya şahıs sözlerinin karışmasından 6 yıl sonra bir uyarı yapıldığını veya 9 yıl sonra affedildiğini ya da karışan sözlerin iptal edildiğini kabul edebilir mi?

-İddiaya göre; hatalı okuma ya da karışma Necm Sûresi’nin okunuşu sırasında meydana geldi ve Hz. Peygamber (s), bu sözleri, şeytanın vesvesesi sonucu okuyuverdi; ama Rasûlullah (s), sûrenin başında ve sonunda herhangi bir hataya düşmedi. Ve Mekkeli kâfirler bu sözleri dinleyince sevinip hemen secde ettiler. Bu iddiayı, Necm Sûresi’nin ilgili bölümünü (53/19-23 âyetleri karışık sözle birlikte) okuyarak değerlendirelim:

“Bana haber verin ki, Lât ve Uzza’ya mı tapıyorsunuz ve diğer üçüncüsü olan Menât’a mı? (Bunlar yüksek rütbeli tanrıçalardır ve onların şefaati muhakkak beklenir!) Erkek sizin dişi O’nun mu? O takdirde bu çarpık bir paylaşımdır. Bunlar sizin ve atalarınızın uydurdukları isimlerden başkası değildir. Allah bunlar için bir delil indirmedi. Onlar ancak zanna ve nefislerinin istediğine uyarlar. Oysa onlara Rabblerinden hidayet gelmiştir.”

Görüyor musunuz? Bu ayetlerle parantez içindeki sözler nasıl çelişki halinde?

Hem “sizin tanrıçalarınız çok değerli, tapılmaya layık varlıklardır” denilecek hem de ardından: “Enâyiler, siz ne yaptığınızı biliyor musunuz? Siz bunların Allah’ın kızları olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? Bu nasıl adalet ve insaftır ki, siz kendinize erkekleri ayırıyorsunuz ve Allah’a kadınları bırakıyorsunuz? Gerçekte bunlar birer uydurma ve safsatadır. Bu gibi ayırımların Allah ile hiçbir ilgisi yoktur.” buyurulacak! Akıllı bir kişi aynı konuşmasında bu birbirinden zıt iki şeyi söyleyebilir mi? Bir an için, bu saçma sapan sözleri şeytanın Rasûlullah’a söylettiğini varsayalım! Orada bulunan Kureyşliler bu çelişkiyi fark etmez miydi? Tanrıçalara övgüyü duyup kötülemeyi duymazdan mı geldiler? ...

Kısaca; bir rivayet veya hadis, senedi ve kaynağı her ne kadar sağlam ve kuvvetli olursa olsun, metni ve muhtevası saçma, yanlış ve tutarsız ise ve Kur’an-ı Kerim’in sözleriyle, tertibi, fikir birliği ve ifadeleriyle, üslubuyla çatışıyor ise muteber ve geçerli sayılamaz.

Şimdi, aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Bu hikâyenin hiçbir aslı astarı yoksa bu kadar çok muteber ravi ve tanınmış muhaddis, nasıl Peygamber’e ve Kur’an’a böylesine korkunç bir suçlama ve iftirada bulunabilirler?

Bu sorunun cevabını biz yine hadislerin hazinesinde bulabiliriz. Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai ve Müsned-i Ahmed’de olay gerçek şekliyle anlatılmıştır. Bütün hikâye, Rasûlullah’ın Necm Sûresi’ni tilavet edip sonunda secdeye varınca orada bulunan tüm Müslüman ve müşriklerin secde etmesinden ibarettir. Aslında bunda hayret edilecek bir şey yoktur. Zira Kur’ân’ın son derece etkili ve büyüleyici bir üslubu vardır. Efendimizin (s) mübarek ağzıyla okunmasının bu etkiyi daha da arttıracağı bellidir. Bu iki faktör birleşince onların büyülenip secdeye gitmeleri uzak bir ihtimal değildir. Zaten bundan dolayıdır ki, Kureyşliler Efendimize (s) sihirbaz ve büyücü gibi lakaplar takıyorlardı. Bundan sonra, öyle sanılıyor ki, Kureyşliler bu bir anlık dalgınlıkları üzerine pişmanlık duydular; onlardan bazısı buna bir gerekçe bulmaya çalıştı ve dediler ki: ‘Vallahi biz bunu yapmak istemiyorduk ama biz Muhammed’in ağzından mabutlarımızı öven bazı sözler duyduktan sonra secdeye gittik.’

Olay Habeşistan’daki Müslümanlara “İslâm’la küfür arasında barış yapıldı.” diye ulaştı; zira görgü tanıkları müşrik ve Müslüman herkesin aynı anda secde ettiklerini görmüşlerdi. Bu söylenti üzerine Habeşistan’daki muhacirlerin çoğu Mekke’ye döndü. Aradan geçen yüzyıllarda, Kureyşlilerin secde etmesi olayı, bu secde ile ilgili Kureyşlilerin ileri sürdüğü gerekçe ve Habeşistan’daki Müslümanların yurda dönüşü, hepsi bir araya gelip gerçek bir olay şeklini aldı ve bazı çok seçkin âlim, muhaddis, müfessir ve tarihçi bunu kabullendiler. Oysa insan, insandır. En bilgili ve imanı kuvvetli kişi de hataya düşebilir...”[3]

 

 Sonuç Yerine: Uydurma Rivayetlere Dikkat!

Müslümanlar İslâm, Kur’ân ve Peygamber hakkında uydurulan rivayetler konusunda çok dikkatli olmalı; söylentilerin kaynağını iyice tetkik etmekle kalmayıp, iddiaları Kur’ân ve Sünnet bütünlüğü açısından yargılayıp değerlendirmeli, akıl ve mantık süzgecinden geçirmelidir. Kâdî İyâz’ın meşhur Şifâ-i Şerif’inde vurguladığı gibi, özellikle de: “çeşitli kitaplardan sağlam sakat demeden gördüğü her rivayeti derleyen garip olay meraklısı bir kısım müfessirler ile tarihçiler” hakkında çok daha dikkatli olunmalıdır. Vesselâm.



[1] Ebû’l-A‘lâ el-Mevdûdî, “Hz. Peygamberin Hayatı ve Tevhid Mücadelesi”, çev. Ahmet Asrar, Pınar Yay., 1/511-514.

[2] M.Yaşar Kandemir, (Kadı İyaz’ın) “Şifa-i Şerif Şerhi”, 3/29-30.

[3] Ebû’l-A‘lâ el-Mevdûdî, A.g.e., 1/515-520.

Yazar: