Addas’ın İmanı

Çatık kaşlar, çirkin sözler sarf eden ağızlar…  Çocukların eliyle atılan taşlar, ayaklardan sızan kanlar…

Taif yolculuğunu hepimiz biliriz. Hani Rasûlullah Efendimizin en zorlu gününü… O çağda ve sonrasında yaşayan müminlerin “Yanında olabilseydim, O’na destek olabilseydim!” dedikleri o günü. Tüm ümitler tükenmiş, dağlar meleği kanadını açıp gelmiş, dua ile beddua arasında tercih yapılmıştı.

Hz. Peygamber bir bağa sığınmış, bağa sığınan bu yabancıya bir tabak üzüm gelmişti. Üzümü getiren köle, “Rahman ve Rahim Allah” adını anarak yemeye başlayan bu nur yüzlü insanı hayranlıkla izlemeye başlamıştı. Ancak bir peygamber bu kadar ışık saçabilirdi. Memleketi Ninova’yı hatırladı. Yunus’u (as) hatırladı. Perişan görünümünde dahi bu kadar heybet nasıl olabilirdi? Şaşırdı… Birazdan daha da şaşıracaktı. Çünkü karşındaki insan Yunus’tan “kardeşim” diye bahsedecek onun Allah Rasûlü olduğunu ikrar etmekle birlikte kendinin de elçi olduğunu bildirecekti.

Addas bir köleydi. Sözü efendilerine geçmez ama yüreğine geçebilirdi. Hemen oracıkta iman ediverdi. 

Addas, beddua eşiğine gelmiş beldede imana açılan bir pencereydi. Addas, ümitlerin tükendiği çorak topraklara düşen ilk yağmur tanesiydi. O, sonraki nesillere uzanan teselli, müjde ve direnç sesiydi. Gerçek efendisini ayırt edebilen basiret numunesiydi. Tek olmanın “Tek”e iman önünde engel olmayacağının en yüce bilgesiydi.

İşte bu yüzden Taif her anıldığında burkulan yürekler, Addas’ın gülümsemesiyle ferahlar. Zorlukla beraber bir kolaylık bulunduğunu hatırlar ve miraç basamaklarının önünde Rahman-ı Rahim adıyla yeni bir başlangıç yapar.

Yazar: