Hassasların Hassasiyetleri

Peygamberimiz aleyhisselâm Mekke’den Medine’ye Hicret edince, Hz. Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evine girerken: “İnşallah konaklayacağımız yer burasıdır.”[1] buyurmuştu. Ev halkı O’nu en güzel bir şekilde karşılamışlardı…

O’nun için üst katı ayarladıkları halde, Peygamberimiz aleyhisselâm ısrarlıydı; “Ben altta oturmak isterim! Bana sürekli elçiler ve ziyaretçiler gelip gidecek. Bu yüzden ben alt katta olmalıyım! Ben böyle istiyorum!” [2]

Bunca beraberliklerin yanında İki Cihan Güneşi ile mekân beraberlikleri de böyle başlamıştı. 

Bir yandan şereflerin en büyüğüne erdiklerini düşünüp şükrederlerken, diğer yandan da sıkıntıların belki en büyüğünü çekmeye başlamışlardı. Peygamberler Sultanı alt katta, kendileri üstte; bu nasıl olurdu böyle? Daha doğrusu böyle olur muydu?

- Rasûlullah aleyhisselâm alt katta, biz O’nun üzerinde, bu nasıl olur? 

- O’nun üst katındayken yatıp uyuyamayız biz!

Her biri bunu düşünüyor, bunu seslendiriyor ve bunun sıkıntısını çekiyordu. Peygamber üzerinde yatıp uyumayı içlerine sindiremedikleri için, her biri bir köşede kıvrılarak sabahı zor ettiler…

Sabah namazı için hazırlık yaparken de aynı hassasiyeti gösteriyor, küçük bir tıkırtı bile çıkarmamaya çalışıyorlardı.

Gecenin verdiği sıkıntı gündüze yansımış, halsiz ve bitkin bir şekilde sabaha çıkmışlardı. Bir yandan misafirlerin en kıymetlisine hizmet ederlerken, diğer yandan da uykusuz ve yorgunluklarını belli etmemeye çalışıyorlardı.

Sabahı zor eden çocuklar, dışarı çıktıklarında arkadaşlarına anlatacakları çok şeyleri vardı. Şereflerin en yücesine ermişler, en güzel hikâyenin sahibi olmuşlardı. Üstelik hayal edilerek yazılan veya hayalen yaşanan bir hikâye değildi bu; yaşadıkları, gerçeğin ta kendisiydi.

Biri kız üçü erkek dört kardeş, Peygamber Efendimiz ile beraberliğin tarifsiz zevkini yaşarlarken, arkadaşlarına öyle bir anlatıyorlardı ki, onlar da böyle bir güzelliği yaşama aşkına düşmüşlerdi. Hatta bazıları ilginç teklifler bile yapıyorlardı…

- Bir akşam biz de gelip sizde kalsak, olmaz mı Eyyûb?

- Kusura bakmayın, ama olmaz!

- Neden?

- Rasûlullah aleyhisselâm çok yoruluyor da ondan!

- İyi ama biz gece vakti O’nu rahatsız etmeyeceğiz ki. Sadece sizin gibi aynı mekânı paylaşmak, O’nunla aynı evde kalmak istiyoruz.

- Şu an için olmaz. Ama ilerde olabilir.

- Şimdi neden olmaz peki?

- Şimdi müsait değiliz. Ama ilerde müsait olursak sizi de çağırırız.

- Söz mü?

- Söz.

Peygamber Efendimiz’in alt katta, kendilerinin de üst katta kaldıklarını söyleyememişti. Bunu kendi mantığı almadığı gibi, arkadaşına da anlatamazdı.

Bu anlamlı hareket, evin sırrını dışarı vermeyen bu küçük büyüklerin davranışından, çok şeyler almamız gerektiğini ortaya koyuyor…

Peygamberler Sultanı alt katta kaldığı için sadece anne-baba değil, çocuklar da çok tedirgin oluyorlardı. Fakat başka çareleri de yoktu. O böyle istemişti çünkü.

Sabah olur olmaz başlayan ziyaretçi akını saatlerce sürdü. Bütün herkes O’nu yakından görmek ve O’nunla oturup sohbet etmek istedikleri için, ev dolup dolup boşalıyordu. Grup grup gelerek ziyaretlerini yapıyorlar, kısa da olsa O’nunla sohbet etme şerefine erdikten sonra dönüyorlardı.

Ziyaretçilerin ardı arkası kesilmeyince, bir ara küçük bir boşluk bulan Peygamberimiz aleyhisselâm, kalkıp dışarı çıktı. O çıkınca evdeki herkes O’nunla beraber çıktı. Dışarıda bekleyen halk sevinçle dalgalandı.

- Hoş geldin yâ Rasûlallah!

- Bir isteğiniz, emriniz, arzunuz var mı yâ Rasûlallah?

- Seni aramızda görmek ne büyük saadet ey Allah’ın Rasûlü!

Herkes büyük bir aşkla yüreğini ortaya koymaya çalışıyor, sevgi ve muhabbetlerini bir başka şekilde ifade ediyordu.

Güneşi bile gölgede bırakacak bir güzellikle tebessüm eden Peygamberimiz, her birine hayır duâda bulundu.

Peygamberimiz aleyhisselâm, Medine’ye geldiği gün, üzerine bindiği devesi, Eyyûb Sultan’ın evine varmadan önce bir yere birazcık çökmüştü. Sonra da kalkıp biraz ilerleyerek Eyyûb Sultan’ın evinin önüne çöküp başını da eve doğru uzatmıştı. İşte şimdi Rasûlullah aleyhisselâm, devesinin ilk çöktüğü yere varmış, etrafına alıcı gözlerle bakıyordu. Bütün halk da O’nunla beraberdi. Etrafına alıcı gözlerle bakıp şöyle buyurdu.

- “Burası kimindir?”

Medine’nin seçkin sahâbîlerinden olan Mu’âz bin Afra (ra) öne çıkarak cevap verdi.

- Yâ Rasûlallah, burası Amr’ın oğulları Sehl ve Süheyl kardeşlerin yeridir.

- “Onları bana çağırınız.”

- Hemen yâ Rasûlallah!

Neccâr oğullarından olan Sehl ve Süheyl kardeşler, yetim olarak büyümüşlerdi. Burası da onların en kıymetli mallarıydı. Üstelik merkezde olduğu için, sürekli kıymeti artıyordu. Bu kıymetli arazi üzerinde hurma serip kurutuyorlardı. Hurma serip kurutma yeri olmayanlara da kiraya vererek, ciddi bir kazançları da oluyordu. Yani çok güzel gelir getiren bir yerdi burası.

Peygamberimizin yanına gelen Sehl ve Süheyl kardeşler, büyük bir heyecan içinde atıldılar.

- Buyur ey Allah’ın Rasûlü!

- “Bu arsa sizin mi?”

- Evet, yâ Rasûlallah!

- “Bu arsayı satar mısınız?”

- Neden sordunuz ki yâ Rasûlallah?

- “Bu arsanızın bedeli ne kadardır, bana söyleyiniz?”

- Elbette söyleriz. Fakat ne yapacağınızı öğrenebilir miyiz yâ Rasûlallah?

- “Burası mescid için en uygun yerdir.”

- Siz nasıl uygun görürseniz öyle olsun yâ Rasûlallah!

- “Bu arsanızın bedelini bana söyleyiniz, ödeyeyim?”

Gençler birbirine bakıp büyük bir coşkuyla atıldılar…

- Hayır, yâ Rasûlallah! Biz orayı sana hediye ederiz!

- “Mescid için hediye kabul etmem. Siz bana bedelini söyleyiniz, ödeyeyim?”

- Hayır, yâ Rasûlallah! Biz de ancak hediye ederiz!

Peygamberimiz aleyhisselâm, arsayı onlardan hediye olarak almaya razı olmadı. Hemen Neccâr oğullarının ileri gelenlerine haber gönderdi. Geldikleri zaman, onlara şöyle buyurdu…

- “Ey Neccâr oğulları! Şu arsanızın bedelini bana söyleyiniz de, ödeyeyim?”

Neccâr oğulları da büyük bir coşkuyla cevap verdiler…

- Hayır! Vallahi, biz onun bedelini Allah’tan başkasından istemeyiz! Onun bedelini hiçbir zaman almayız!

- “Bu arsanın bir bedeli yok mu ey Neccâr oğulları?”

- Bu arsa, Allah ve Rasûlü için tarafımızdan infaktır ey Allah’ın Rasûlü!

- “Mescid için hediye kabul etmem. Fiyatını söyleyiniz!” [3]

Peygamberimiz aleyhisselâm, onlar satıp bedelini almayı kabul edinceye kadar, arsayı bedelsiz almaya yanaşmadı. Bu durum karşısında Hz. Ebû Bekir araya girdi.

- İzniniz olursa, onun bedelini ben ödeyeyim ey Allah’ın Rasûlü!

Peygamberimiz aleyhisselâm, bu sâdık dostuna öyle içten tebessüm etti ki, Hz. Ebû Bekir (ra) sevincinden uçacak gibi oldu.

- Malım-mülküm, canım-kanım Allah ve Rasûlü’ne feda olsun!

İşte bu arsa üzerinde Mescid-i Nebi inşaatı için çalışmalar başladı. Peygamberimizin her isteğine canla başla koşan sahâbi, hemen işe koyuldu. Mescid inşaatı başladı…

Bir yandan inşaat çalışmaları sürerken, bir yandan da akın akın görüşmelere gelenler vardı. Hem iş hem de sosyal hayat birlikte yürüyordu.

Eyyûb Sultan ailesi bütün fertleri ile inşaat alanındaydı. Onlar da kendilerine düşen işi en iyi bir şekilde yapıyorlardı.

Oldukça yoğun geçen gün, Peygamberimiz aleyhisselâm’ı çok yormuştu. Hiçbir zaman şikâyetçi olmayan Peygamberimiz, çok yorulsa da gelişmelerden çok memnun oluyordu.

Akşam olduğu halde, inşaat alanına hâlâ gelenler vardı. Konu komşu da yemek taşıma telaşı içindeydi. Herkes işin bir tarafından tutmuştu. Peygamberler Sultanı’nı şanına lâyık bir şekilde ağırlamak için birbirleriyle yarışır bir hale gelmişlerdi. Birbirine iş bırakmamış, “biraz da onlar yapsın” diye düşünmemiş, “bunu ben yapmalıyım” diyerek, ellerinden gelen her şeyi yapma yarışına girmişlerdi; hem de büyük bir aşk ve şevkle…

Yatma zamanı gelince yine herkes kalkıp evlerine döndüler.

Sultan Aile de yerlerine çekildiler.

Kendileri üst katta, Peygamberimiz alt katta idi…

Peygamberimizin üstünde olmanın verdiği sıkıntı, bu gece biraz daha fazla tedirgin ediyordu onları. Bundan dolayı daha dikkatli davranıyorlardı. Öyle ki, birbirleriyle bile konuşmuyorlardı artık. O’nu rahatsız etmemek için, o kadar dikkat ediyorlardı ki aralarında bile işaretlerle anlaşmaya çalışıyorlardı.

Bu böyle iki veya üç gece sürdü.

İkinci veya üçüncü geceydi.

Ne kadar sesiz ve dikkatli olsalar da, kaza ile bir su testisi devrildi.

Büyük bir endişe ile yerlerinden fırlayıp, o anda yastık, yorgan, yatak, ne buldularsa suyu emdirmeye çalıştılar, aşağıya su damlamasın diye. Neticede suyun aşağı akmasını önlediler…

Kaza ile de olsa suyu döktükleri için, çok mahcup olmuşlar, bütün geceyi uykusuz geçirmişlerdi. Hem de çoluk-çocuk; bütün hepsi. Küçük bir kız olmasına rağmen Amre bile hiç uyumamıştı o gece.

Bir yandan suçlular gibi köşelerine sığınıp büzülmüşler, bir yandan da kendilerinin bile zor duydukları bir fısıltı ile yüreklerini yakan sıkıntılarını dile getirmişlerdi.

- Rasûlullah aleyhisselâm alt katta, biz O’nun üzerinde, bu nasıl olur?

- Biz hiçbir zaman O’nun üzerinde iken yatıp uyuyamayız.

Hz. Peygamber’in üzerinde olmak, onların çok ağırlarına gidiyordu. Bu yüzden müthiş bir şekilde yorgun düşmüşlerdi. Öyle ki, sabah olduğunda Peygamberimiz de durumu fark edip, ne olduğunu sordu.

Sultanlar Sultanı Eyyûb Sultan şöyle cevap verdi:

- Yâ Rasûlallah! Malımız mülkümüz, annemiz babamız, canımız kanımız, her şeyimiz Sana feda olsun! Yüce Allah Seni başımızdan eksik etmesin. Ey Allah’ın Rasûlü! Biz sizin üzerinizde yatamıyoruz. Ne olur siz yukarı çıkın. Biz aşağı inelim. Sizin üzerinizde olmak bize ağır geliyor. Siz alt katta kaldığınız sürece, bizler sizin üzerinizde yatıp uyuyamayız. Ne olur siz yukarı çıkın yâ Rasûlallah!

- “Gelen gidenlere kolaylık olması ve sizin de sürekli rahatsız olmamanız için, alt katı istemiştim ben!”

- Siz üst kata çıkın. Gelen gidenler bize rahmet getirirler. Biz bütün aile, her emrine hazırız. Senin hizmetindeyiz. Ama ne olur, siz yukarı çıkın yâ Rasûlallah!

- “Peki, öyle olsun!”

- Annemiz babamız, canımız kanımız Sana feda olsun yâ Rasûlallah! İzin verirseniz, eşyalarınızı hemen yukarı taşıyalım.

- “İstediğiniz gibi olsun!” [4]

Peygamberler Sultanı böyle buyurunca bütün aile, sevinçlerinin en güzelini yaşadılar. Hiç vakit kaybetmeden artan bir sevinçle işe koyuldular. Peygamber Efendimizin eşyalarını yukarı, kendi eşyalarını da alt kata taşıdılar.

Hele çocuklar, daha doğrusu küçük büyükler; çok daha hevesli görünüyorlardı. Peygamberler Sultanı’nı, sultanlara layık bir şekilde ağırlamak için, onlar da ellerinden geleninin üzerinde bir gayret içindeydiler. [5]

Neticede bütün aile, Peygamberimiz aleyhisselâm’ı üst kata taşıyınca ancak rahat bir nefes alabildiler.

- Su testisinin devrilmesi çok iyi oldu, değil mi babacığım?

- Bu nasıl soru böyle kızım?

- Ama su testisi devrilmeseydi, Rasûlullah üst kata çıkmayacaktı!

- Sen bu açıdan baktın olaya demek, sevgili kızım?

- O’nun üstünde hiçbirimiz yatıp uyuyamıyorduk, değil mi babacığım?

- Haklısın kızım.

- O alt katta olduğu için, arkadaşlarımı bile davet edemiyordum eve!

- Anlamadım?

- Her şeyimizden çok sevdiğimizi söylediğimiz Rasûlullah aleyhisselâm alt katta, biz ise üst kattaydık. Nasıl anlatacaktım bunu?

- A benim inceler incesi kızım! Ne kadar da ince düşünmüşsün yine!

- İslâm incelik ve nezaket dini değil mi sevgili babacığım?

- Öyledir sevgili kızım, öyledir.

Peygamber Efendimiz karşısında bu kadar titiz davranan bu aile, bize de bir şeyler anlatmıyor mu acaba? Peygamberimizi seven, O’nu her şeyin önünde tutar.

Sallallahu aleyhi ve sellem…


SİYER-İ NEBİ DERGİSİ 29. SAYI / EYLÜL-EKİM 2014



[1] Taberî, Târihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 2, s. 256.

[2] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 2, s. 144.

[3] İbn Hazm, Cevâimu’s-Sîre, s. 94; İbn Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Megazi ve’s-Siyer, c. 1, s. 194-195.

[4] Semhûdî, Vefâü’l-Vafâ, c. 1, s. 264.

[5] Zehebî, Târihu’l-İslâm, s. 334.

Yazar: