İslâm İnsanından İslâm Toplumuna

Bilindiği gibi her sistem kendi insanını kendi kuralları ve değerleri çerçevesinde yetiştirir. Başka sistemlerin yetiştirdiği insanlar, bu manada “bizim insanımız” olamazlar!

Allah ve Rasûlü’nün rızası istikametinde yapılan çalışmalar, elbette ki Kur’ân ve Sünnet çerçeveli olur. Kur’ân ve Sünnet çerçeveli olmayan çalışmalar da Allah ve Rasûlü rızası dışında kalır.

Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Medine’de kurduğu İslâm devleti, Kur’ân merkezliydi. Kur’ân-ı Kerîm merkeze alındığında Allah’ın, erdemli bir topluluk oluşturma emri yerine gelir. Rasûlüllah da böyle yaparak, bu ve benzeri konularda nutuk atmadan öteye geçemeyenlere, en güzel ve en net mesajı vermiş oluyordu.

Rasûlüllah Aleyhisselâm’ın kurduğu Kur’ân merkezli devlet, sadece Müslümanlar için değil, hatta sadece insanlar için de değil, bütün varlıklar için bir rahmet oldu. “Âlemlere rahmet olarak gönderilen”[1] Rahmet Peygamberi, devlet kurma aşamasında da yine bu rahmet yönüyle öne çıktı.

Allah ve Rasûlü istikametinde, Kur’ân ve Sünnet çerçeveli yetişen insana İslâm insanı, bilinen meşhur adıyla Müslüman denir. İslâm toplumu da İslâm insanından oluşur. Aynı inanç ve istikbal etrafında toplanan topluma şuurlu toplum deriz malum. İslâm insanından İslâm toplumuna derken, her yönüyle tanımlı bir erdemliler topluluğunu kastediyoruz. Erdemli insanlar, erdemlerince erdemlice iş yaparlar!

İslâmiyet, insanlar arasında iyiliğin emredilip kötülüğün ortadan kaldırılmasını teşvik ve emretti. Bunu da erdemli bir toplumun baş niteliği olarak ilan etti.

Mekke’deki kamuoyu, putperest bir kamuoyu olduğu için Mekkeliler, vahdaniyetle savaşmış, murdarlıkları da mubah kılmışlardı. Peygamberimiz Aleyhisselâm, Kur’ân hidayeti ve ilahi tavsiyelere dayanarak, eğrilikleri doğrultan ve murdarlıkları ortadan kaldıran erdemli bir kamuoyu oluşturmaya yöneldi.

İslâm insanından İslâm toplumu oluşunca, her şey gerçek anlamını bulduğu gibi, bütün hayata sürekli güzellikler yansır. Ancak böylesine erdemli bir toplum oluşturmak için her mü’minin kötülüğü reddetmesi ve ona karşı koyması istenmiştir. Eğer bu emir yerine getirilmezse toplum düzeni bozulur, hayat çekilmez hale gelir.

Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur; “Allah’ın (men ettiği) sınırları üzerinde duran kimse ile o sınırların içine düşen kimsenin benzeri, bir gemi halkının benzeri gibidir. Onlar gemi üzerinde kura attılar. Neticede bazısına geminin yüksek katı (üstü) düştü, bazısına da altı (alt kısmı) isabet etti. Geminin alt kısmında bulunanlar sudan almak istedikleri zaman yukarıdakilerin yanına çıkıyorlardı. Üsttekiler onların bu gidiş-gelişleriyle eziyet duyuyorlardı. Bunlar (kendi kendilerine); ‘biz nasibimiz olan bu yerde bir delik açsak (ezalanmış) ve üstümüzdekilere eza vermemiş oluruz’ dediler. Derken su getirenlerden biri bir balta aldı da geminin altını delmeye başladı! Gemidekiler onun yanına gelip ‘sen ne yapıyorsun’ diye çıkıştılar! O da ‘sizler benim yüzümden zahmete katlanıyorsunuz; benim için de sudan ayrı kalmak mümkün değil’ dedi! İşte bu durumda eğer o gemidekiler yani üst kattakiler (gemiyi delen) alt kattakileri bundan men ederlerse, hem o ve hem de kendileri kurtulurlar! Eğer onu bu dilekleriyle baş başa bıraksalardı, hepsi helak olurdu. Fakat onların (cinayet işleyecek) ellerini tutsalardı hem kendileri kurtulur, hem de mücrimleri toptan kurtarırlardı!” [2]

İslâm insanlarından oluşan İslâm toplumu sadece kendini düşünen değil, herkesin hayat hakkını dikkate alarak yaşayan insandır.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, daha ilk günlerinden itibaren Medine’de böyle bir toplumun temeli atmıştı. O’nun Medine’de kurduğu devlet, her şeyden önce Kur’ân ve Sünnet çerçeveli yetişiyordu. Oluşan bu güzel topluluk, İslâm topluluğuydu. Allah ve Rasûlü’ne itaat eksenli bu erdemli toplum, dünya durdukça bütün insanlık için en güzel örnekler olarak önümüzde durmaktadır. Yeter ki, örnekleri örnek alacak bir örnekliğimiz olsun!

Hicret ile yeni bir hüviyete bürünen ve Medine adını alan bu güzel şehir, güzeller güzelinin o güzel uygulamalarıyla, her geçen gün daha da güzelleşiyordu. Daha önceki yazılarımızda geçtiği gibi, Medine’de ilk icraatlar arasında o kadar güzel şeyler var ki, her zikredişte kendimizi de o güzelliklerin içinde buluruz.

Bunlardan biri de Mescid-i Nebi’deki ilk vazifeliler ile ilgili olan icraatlardır.

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Peygamberimiz Aleyhisselâm, bu güzel mescidinin ilk ve devamlı imamı, hatibi ve vaizi idi. Sefer ve gazalara çıkacağı zaman, yerine vekil olarak ekseriya Hz. İbn Ümmi Mektûm’u bırakırdı.

Mescidin müezzinlik vazifesi Peygamberimiz Aleyhisselâm tarafından ilk günden itibaren Hz. Bilâl-i Habeşî’ye verilmişti. Hz. İbn Ümmi Mektûm da, Bilal-i Habeşî ile birlikte müezzinlik yapardı. Hz. Bilâl-i Habeşî, uyuyanları sabah namazına kaldırmak için, ezanı erkence okurdu. Hz. İbn Ümmi Mektûm ise, âmâ olduğu için, kendisine, “Sabah oldu, sabah oldu” diye uyarı yapılmadıkça, ezanı okumazdı. Bu iki müezzinden Hz. Bilâl-i Habeşî ezan okuduğu zaman, Hz. İbn Ümmi Mektûm kamet getirirdi.  Ezanı Hz. İbn Ümmi Mektûm okuduğu zaman da Hz. Bilâl-i Habeşî kamet getirirdi.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, Medine İslâm Devleti’ni mü’minlerle yardımlaşarak ve onlarla elbirliği ederek kurdu. Kur’ân-ı Kerîm de, en ince manasıyla bu oluşumun kaynağı oldu. Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve tavsiye edip Rasûlüllah’ın kurup yönettiği İslâm devleti, daha önce hiç kimsenin, ilerisine geçemediği ve kendisine ulaşamadığı güzellikleri birer birer icra ediyordu.

Medine, her geçen gün yeni oluşum ve gelişmelerle sürekli gelişiyordu. Yerleşim ve uygun şehirleşmeye çok önem verildiği gibi insan unsuruna da çok önem veriliyordu. Küçük bir köyde büyük bir şehir yükselirken, dün birbirini yiyenlerden bugün birbirine yediren İslâm toplumu oluşuyordu. Bu böyle sürekli artarak devam ediyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, her konuya büyük bir ciddiyetle eğiliyor, hiçbir konuyu basite almıyordu. Ashâbını da bu doğrultuda yetiştiriyordu.

Aile ve hısım-akraba da içinde olmak üzere, özellikle komşularla iyi geçim ve onlara sürekli güzel davranılmasını tavsiye ediyor, bunun da takipçisi oluyordu.

Komşulardan, mahalle veya köy halkından oluşan toplumdan sonra bunların birleşmesiyle oluşan millet topluluğuna baktığımızda bu toplumu ayakta tutan sütunun, karşılıklı yardımlaşma olduğunu görürüz. Toplumun bütün grupları, bağlı bulundukları toplumun şanını yüceltmek için çeşitli alanlarda gayret sarf ediyorlardı. Yapılan bu ciddi çalışmalar, aynı ağızda birleşerek denize dökülen nehirlere benziyordu. Bu bilinçle yapılan çalışmalar ile emekler asla boşa gitmez, artan bir verimlilikle sürekli güzel ürünler veriyordu.

İslâm insanı ile oluşan İslâm toplumu, kısa sürede kendini gösterdi. Bilindiği gibi, toplumdaki her grup kendi başına bir güçtür. Tâcirler bir güçtür. Ziraatla uğraşanlar bir güçtür. Sanat ustaları bir güçtür. Tarımcılar bir güçtür. Bütün bu ve benzeri gruplar birbirleriyle yardımlaşarak daha büyük bir güç oluşturuyorlardı.

Peygamberimiz Aleyhisselâm ve Sahâbîler de bu grupların hepsine her türlü destekte bulunuyor, destekten öte bizzat icraatın içinde oluyorlardı.

Peygamber Efendimiz’i örnek almak böyle bir şeydir işte!

Sallallahu aleyhi ve sellem



[1] Enbiyâ, 21/107

[2] Buhârî, Kitâbu’ş-Şerîke, 6/11.

Yazar: