Seni Sevmek

kalp bulut

“Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım. 

O mücella çehreni izleseydim ebedi, 

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım.”

           

            Seni tanıdığımı zannederdim hep!

            Okuduğum kitapların, katıldığım derslerin bana seni anlatmaya yettiğini düşünürdüm.

Öyle yanılmışım ki!

“Beni ananızdan, babanızdan, çoluk çocuğunuzdan ve herkesten çok sev­medikçe gerçek manasıyla iman etmiş olmazsınız.”  hadisini her duyduğumda sorgulardım kalbimi, hakkıyla sevebiliyor muydum seni? Seni sevmek ne demekti?

Seni sevmek; adını anınca gözlerden yaşların süzülmesi demekmiş.

Ben, seni sevmeyi Medine’de öğrendim Peygamberim. Sen, hep benim rehberim ve önderimdin ama seninle gerçek manada Medine’de tanıştım. Medine’nin her karış toprağında senden izler aradım. Seni gölgeleyen bulutun beklediği yerde bekledim. Mescidinde namaz kıldım. Senin nefes aldığın havayı soluyup, senin mevsiminde yaşadım. İzler o kadar tazeydi ki seni yüreğimde hissettim. “Seni bekleyen bir taş, uğrunda koparılan bir baş” olmak istedim.

Seni sevmek; kalbinde taşımak, daima yüreğinde hissetmek demekmiş.

Ana kucağı gibidir, ana vatandır demişlerdi Medine için. Ayrılırken boğazımıza düğümlenen hıçkırıkların sebebi bu olsa gerek. Vatanımız dediğimiz yere gelince tekrar senin yanına gelebilmek için bir vesile aramak, bir yol bulmaya çalışmak, ilk fırsatta sana koşmak için gün saymak bundan olsa gerek.

Seni sevmek; özlemek, sana kavuşma ümidiyle yanmak demekmiş.

Mescid-i Nebevi! Kutlu mekân… Kutsal mekân! Oraya her adımımı attığımda hissettiğim huzur. Her ayrılışımda yüreğimi sıkan mengene… Senin yanından ayrılınca hissettiğim kalp sıkışmasının, sana yaklaştıkça yerini bıraktığı ferahlık, huzur… Mescidine ayak basar basmaz unuttuğum tüm dünyevi zevkler; mal mülk evlat… Rabbim sanki senin mekânını huzurla çevrelemiş,  o bölgeye sekinet indirmiş.

 Seni sevmek; dünyayı terk etmek, ahirete yönelmek demekmiş.

        Mekke’de de yanımdaydın hep. Tavaf yaparken, anamı, babamı, evladımı unuttuğum o mahşeri kalabalıkta gözlerim sancağını aradı. Yanına gelmek, “Beni de sancağın altına, ümmetinin arasına kabul et.” demek istedim. Zemzemi her yudumladığımda, Kevser havuzundan su içenlerden olmak için dua ettim.

Seni sevmek; seni hiç aklımdan çıkarmamak, hep seninle dolmak demekmiş.

Uhud’da,  okçular tepesini gördüğümde: “Acaba ben sebat gösterebilir miydim?” dedim. Sahi, ‘Göreviniz bitti.’ diyene kadar bekler miydim okçular tepesinde? Acaba nereye kurmuştun çadırını? Halid bin Velid hangi taraftan dolaşıp sizi arkanızdan çevirmişti? Dağın hangi bölümüne çekilmiştiniz? Hz. Hamza, Mus’ab bin Umeyr nerede şehit olmuştu? Düşmanlar yanına kadar sokulup seni yaraladıklarında; “Allahım, bilmiyorlar onları affet!” deyip, seni öldürmek isteyenlere nasıl şefkat gösterebilmiştin?

Seni sevmek; senin yolunda sebat etmek demekmiş.

Bu beldeler; Mekke ve Medine; dünyadan değil, ukbâdan sanki. Zaman kavramı değişiyor burada. Gece gündüz birbirine karışıyor ve zaman duruyor… Tavaf bitince namaza yönelmek, namazdan sonra Kâbe’yi seyretmek, Kur’an okumak, dua etmek sonra tekrar tavafa yönelmek, buradaki en büyük kaygımız. Dünyaya dönmek istemiyorum Peygamberim, orda beni içine çeken bir girdap var. Aldatmacadan, oyun ve oyalamadan oluşan bir girdap… Hep seninle, temiz, huzurlu kalmak istiyorum. Ruhum seni arıyor, özlüyor. Ama biliyorum ki ben henüz seninle ebedi kalmaya layık değilim. Yaptıklarım ve yapmam gerekirken yapmadıklarım var. O gün gelince; sancağın altında toplananlardan, Kevser havuzundan su içenlerden, hatta  -cüretimi affet- sana komşu olanlardan olmak için çalışmalıyım.

Anladım ki seni sevmek; senin sevdiğini sevmek, sevmediğini terk etmek demekmiş.

Yazar: