"Efendim" - Ali Ayçil

efendim, 

işte işaret ettiğin mevsime geldik. 
dünya bir top ateş ve ona kim dokunsa kül oluyor parmakları. 
söndüremiyoruz bu yangını, 
içimizdeki kaynak kuruyalı çok oldu. 
çok oldu, 
baygın kokulara geçit vermeyen o bakir ormanı terk edeli. 
aramızdan hiç kimse, 
bizi alevlerin yalımından koruyacak 
serin bir yer gösteremiyor. 
bilginlerimiz kayıp; kılavuzlarımız kötürüm; 
mühendislerimiz, dünyaya dayanıklı evler üretmekle meşgul. 
ne bu ateşten kaçmayı akıl erdirebiliyoruz, 
ne de bu ateşi söndürecek bir yandaşlık kurabiliyoruz aramızda. 
biz yalnızca buradayız: 
adressiz, kafası karışık ve biçare, toplaşmış bekliyoruz... 
toplaşmış bekliyoruz, çünkü bilmiyoruz toplanmak nedir! 
senin son sözlerini duymak için kulak kesilmiş yüz bin insanın, 
su bile sızdırmayan saflarını tutacak omuz yok bizde. 
bizim omuzlarımız ne zaman yan yana gelse, 
bir mesafe hesabına tutuşuyoruz; 
hangimiz hangimizden kaç parmak daha uzun. 
ancak üstünlüğümüzü kontrol etmek için 
irtibat kuruyoruz birbirimizle. 
fakirsek yaltaklanıyoruz, zenginler yaltakçılar arıyoruz. 
ya zenginleşmeye can atıyoruz 
ya da fakirleşmekten ödümüz kopuyor. 
istesek de denk olamıyoruz; 
çünkü denk olmak dengemizi bozuyor bizim. 
biz kendi kendimize hasımız... 
oysa sen düşmanlarını hısımlarından seçmezdin. 
iki millet arasında kalın, hiç esnemeyen bir çizgi çekerdin 
ve yanında olanlar, yandaşın olurlardı. 
kuşanırdın da, kuşandığını duyan kim varsa peşin sıra yollara düşerdi. 
kimse tasalanmazdı; ser düşünce halin nicolur. 
ama biz başkayız: 
biz; 
birbirimizin kuyusunu kazarak 
kendimize yer açmaya çalışıyoruz. 
işbirlikçilikle tımar edilmiş bir ruhumuz var artık. 
hısımlarımıza galebe çalmak için, 
hasımlarımızdan yardım dileniyoruz. 
onların gözlerine girebilmek o kadar kolay değil! 
bu yüzden sürekli gömlek değiştiriyoruz, 
renkten renge giriyoruz durmadan. 
ve adım adım belirsizleşiyor, 
onlarla aramıza çektiğimiz o müsamahasız hat. 
orada, mevkisi kaybolmuş bir alanda 
şaşkınlıkla bekleşiyoruz. 
öyle muallakta duruyoruz ki, 
yüzümüz ne dosta ne düşmana "itimat telkin ediyor..." 


efendim, 

seni kim dilese içlerinde ipekten bir deniz dalgalanırdı. 
içlerinde yumuşak bir rüzgarın ıslığı; içlerinde tatlı bir esinti. 
kimseye el öptürmezdin, 
insanlar durularak çıkarlardı yanından. 
oysa biz, yanaşmalar arıyoruz kendimize, 
kapıkulları, kurnaz hizmetçiler. 
göğsümüzün genişliği ile değil, 
maiyetimizin çokluğu ile övünüyoruz. 
belki bu yüzden, sayımız çoğaldıkça direncimiz düşüyor; 
bir rakama dönüşüyoruz her birimiz, 
kağıtlara atılan bir çentiğe. 
arttıkça azalıyoruz, arttıkça beyhudeleşiyor hayatımız. 
"buradayız", diyoruz şişinerek, 
alnımızın damarları zonkluyor bunu diyince. 
ama bir mağdurun parmakları cebimize dokununca; 
dilimiz kuruveriyor, rengi atıyor yüzümüzün. 
bize bel bağlayanın belini kırıyoruz hemencek; 
bizim tarzımız bu... 

efendim, 

sen bir çölü yeşertiyordun; 
biz ise nerede bir yeşerti görsek hemen çöle döndürüyoruz. 
yani hemen kirletiyoruz büyümekte olanı, 
hemen başında bitiyoruz boy veren sürgünün. 
herkesin elinde bir keski, herkesin gözleri arzudan kan çanağı. 
bize boynunu uzatmasını telkin ediyoruz 
her yeni çıkan sürgüne. 
boyunun bizde daha da uzayacağına inandırıyoruz onu. 
sonra bahaneler arıyoruz bütün bu yaptıklarımıza, 
insancıl meşruluklar. 
"çok incitilmiştik" diyoruz mesela; 
"böyle bir ruh kıyımına ihtiyacımız vardı!" 
biz merhametin merheminden nasipdar değiliz; 
yaralanan yerlerimizi başkalarının derisini yırtarak sarıyoruz... 

efendim, 

içimiz karmakarışık, 
hangi günahın, hangi ağrımıza daha iyi geleceğini yazan reçeteler tutuşturuluyor elimize. 
artık yalnızlık nedir çok iyi biliyoruz. 
ama yine de içimizde mahcup bir yer var. 
içimizde bir yer, 
senden bahsedilince, bir çocuk gibi başlıyor kıpraşmaya. 
o yer aşkına!