Sevgi Şehri Sevgili Medine

عَنْ عَبْدِ اللهِ ابْنِ سَلاَمٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلّىٰ اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ:  يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَفْشُوا السَّلاَمَ، وَأَطْعِمُوا الطَّعَامَ، وَصِلُوا اْلأَرْحَامَ، وَصَلُّوا وَالنَّاسُ نِيَامٌ. تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ بِسَلاَمٍ

Abdullah İbni Selâm radıyallahu anh şöyle anlatıyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine’ye geldiklerinde insanlar (coşku ve muhabbetle), Rasûlullah geldi! Rasûlullah geldi! Rasûlullah geldi! nidâlarıyla ona doğru koşuştular. Onu görmek için ben de halkın arasına katıldım. Onun yüzünü gördüğüm an, bunun bir yalancının yüzü olamayacağını anladım. Söylediği ilk söz şu olmuştu:

“Ey insanlar! Yayın selâmı, yedirin taâmı, görüp gözetin akrabayı,  insanlar uyurken kılın namazı. Girin Cennet’e emanlı.”  Tirmizî, Kıyâmet 42

                                                                                                                                                           

SEVGİ ŞEHRİ

Medine, sevdalı gönüller için hasretin, özlemin diğer adıdır. Peygamber âşıkları, Allah’ın En Sevgili Kuluna duydukları hasret ateşini bir nebze olsun dindirebilmek için dünyanın her tarafından pervaneler gibi Medine’ye can atarlar. Çünkü orası Medinetü’n-Nebi; yani Peygamber şehridir. Allah’ın, Sevgili Rasûlüne hicret için uygun gördüğü en güzel sığınaktır orası. Allah’ın kemâle erdirdiği dinimizin, tamamladığı nimetinin ve bizim için razı olduğu İslâm dininin bütün dünyaya güneş misâli sevgi, şefkat, iyilik ve adalet ışıklarını saçmasını takdir buyurduğu şehirdir Medine. Dünyadaki vazifesini en güzel şekilde îfâ edip En Yüce Dost’la (c.c) vuslata eren Paha Biçilmez İnci’ye (s.a.s) sedef olmakla şerefine şeref katıp nurlara gark olan Münevver Medine’dir o belde.

MEDİNE’NİN RUHU

Şehirlerin birer ruhu vardır. Bulundukları coğrafi bölgeden ve sahip oldukları maddi çehreden önce bu ruh, damgasını vurur oralara. Kimi şehirler sefahatle, zulümle kirletilmiş habis ruhlara sahipken, kimi şehirler faziletin ve insanlığın asil ruhuna şamil kılınmıştır. İşte bu faziletli şehirlerin en başta gelenleri Şehirlerin Anası Mekke ve Peygamber Şehri Medine’dir. İlk İslam devletinin kurulduğu Medine’yi anlamak ve yaşamak dünyadaki her Müslüman için en yüce gayelerdendir. Onlar böylece her bir İslâm şehrini Medine ruhuyla yeniden inşa etmek amacıyla kendilerinde büyük bir güç bulurlar. 

Medine’yi anlamak için Yesrib’i Medine yapan manayı anlamak gerekir. Bu manayı en güzel özetleyen cümleler; hicretin ilk günlerinde Sevgi Peygamberi’nin diliyle Medine sokaklarında yankılanmıştı. Şimdi bu hadiste yapılması tavsiye buyrulan emirleri ve bu emirler yerine getirilince gerçekleşecek güzel neticeleri beraberce inceleyelim:   

EY İNSANLAR! YAYIN SELÂMI (Kİ, KURULSUN SEVGİ TOPLUMU)

Medine selâm şehridir. Orada selâm yayılmalıdır. Selâm yayıldıkça Medine sevgi şehri olmuştur. Kıyamet gününe kadar da selamın yayıldığı her bir İslâm şehri sevgi şehri olacaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir hadislerinde, “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size göstereyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”[1] buyurarak sevgi toplumuna giden yolun selamı yaymaktan geçtiğini bildirmiştir.

Selâm, İslâm’ın en önemli şiarlarından birisi ve adeta Müslümanların parolasıdır. Öyle ki, insanlar birbirlerine karşı güven duyarak iletişime geçmek için ilk adımı selamla atarlar. Bir Müslümanın diğer bir Müslümana “es-selâmü aleyküm” diyerek selam vermesi, insanoğlunun öz benliğinde yer etmiş Cennet hatıralarından birini yâd etmesidir.  Şöyle ki, Yüce Rabbimiz ilk insan olan Âdem atamızı yaratıp Cennet’e yerleştirdiğinde ona meleklere selam vermesini; sonra da onların selamını nasıl alacaklarına dikkat etmesini emir buyurmuştu. “İşte senin ve zürriyetinin selâmı da öyle olacaktır.” diye de ilâve etmişti. Âdem aleyhisselâm meleklere “es-selâmü aleyküm” diye selâm verdiğinde onlardan “es-selâmü aleyke ve rahmetullah” karşılığını almıştı.[2]

İslâm toplumunda hiçbir Müslümanın diğer bir Müslümanı görmezden gelmesi hoş karşılanmaz. Bu yüzden karşılaşan Mü’minlerin selâm vererek birbirlerine iyilikler dilemesi müekked (kuvvetli) sünnet kılınıp Müslümanın Müslüman üzerindeki hakları arasında sayılmıştır.[3] Selamın terki, Rasûlullah’ın şefaatinden uzak kalmaya yol açabilir. Hele ki bir Müslümanın diğerini yok sayması ve küçümsemesine asla müsâmaha gösterilmez. Bu yüzden bize selam verenlere daha güzeliyle ya da en azından aynısıyla karşılık vermemiz üzerimize farz kılınmıştır.[4] Terki haramdır ve ilâhî gazabı celbedebilir.

İslâm’da selâma verilen önemin göstergesi olarak selamlaşma âdâbıyla ilgili kapsamlı düzenlemelere gidilmiştir. Buna göre, “Selâm kelamdan öncedir.”[5]  Rasulullah aleyhisselâm, “Biriniz, bir meclise vardığı zaman selam versin. (Meclisten) ayrılırken de selam versin. Birinci selam sonuncudan daha önemli değildir.” buyurmuştur.[6] Yine, “Sizden biriniz din kardeşine rastladığında ona selam versin. Eğer ikisinin arasına ağaç, duvar ve taş (gibi bir engel) girer de tekrar karşılaşırlarsa, tekrar selam versin.” hadisi vardır.[7] Bu hadislere göre İslâm toplumu âdeta bir selâm toplumudur. Orada insanlar selâm vasıtasıyla sürekli sevgi iletişimine geçerler. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) İslâm toplumunda oldukça yoğun olan selam trafiğinin sağlıklı ve akıcı bir şekilde sürüp gitmesi için de bazı kurallar getirmiştir. Buna göre, karşılaşan Müslümanlardan binitli olanlar yaya olanlara, sayıca az olanlar çok olanlara, ayakta olanlar oturanlara ve küçükler büyüklere önce selam vermelidir.[8] Genel olarak ise selâmı önce veren olmak demek, Peygamber Efendimizin (s.a.s) şu müjdesine ermek demektir: “İnsanların Yüce Allah’a en yakın olanları, onlara ilk önce selam verenleridir.”[9] Selâmı önce vermede istekli davranmak hem tevazu göstergesi, hem de Rabbimizin, “Hayırlarda birbirinizle yarışınız.”[10] emrine bağlılık nişanesidir.

YEDİRİN TAÂMI (Kİ, YAYILSIN MERHAMET VE İYİLİK RUHU)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), hangi İslâmî davranışın daha hayırlı olduğunu soran sahâbîsine, “Yemek yedirir ve tanıdığına da tanımadığına da selam verirsin. (İşte en hayırlı davranışlar bunlardır)” buyurmuştu.[11] İslâm toplumu tarih boyunca, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”[12] ilkesini bayraklaştırarak yücelen bir merhamet ve iyilik toplumu olagelmiştir. İlk İslâm devletinde iman güneşinin etkisiyle Medineli ensârın yüreğindeki merhamet ve iyilik havuzundan yükselen buharlar bir îsâr sağanağı hâlinde muhâcir gönüllere yağmış; onlar kendilerinden önce Mekkeli kardeşlerini düşünür olmuşlardı. Bu durumu Yüce Allah şöyle haber vermektedir: “Daha önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde hiçbir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[13]

Îsâr ahlâkıyla yücelen ilk İslâm toplumundan günümüze dek gelen bütün İslâm toplumlarında kendilerinden önce din kardeşlerini düşünen sevgi kahramanları hep varolmuştur. Yüce Rabbimizin kendiIerini “ebrâr”, yani “iyiler” diye isimlendirdiği bu kahramanlardan Kur’ân’da şöyle bahsedilir: “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. (Onlara) biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz (derler).”[14]

Yemek yedirmek ve mü’minleri doyurmakla ilgili Hadis-i şeriflerde pek güzel yönlendirmeler vardır. Sözü dinleyip en güzeline uyanlar için bunlar yeterlidir:

“Amellerin Allah’a en sevimli olanlarından biri de bir Müslüman’ın kalbine sevinç vermektir. (Bu da mesela) onun bir üzüntüsünü yok etmek, borcunu ödemek veya açlığını gidermek (gibi bir yolla yapılabilir).” [15] 

 “Kulu, farzları yerine getirdikten sonra, aç bir fakiri doyurmaktan daha çok Allah’a yaklaştıran bir şey yoktur.”[16]

“Hangi Müslüman elbise ihtiyacı olan başka bir Müslümana bir elbise giydirirse, Allah da ona cennetin yeşil elbiselerinden giydirir. Hangi Müslüman aç bir Müslüman doyurursa, Allah da onu cennet meyvelerinden doyurur. Hangi Müslüman susamış bir Müslümana su verirse, Allah da ona (kabı) mühürlü hâlis cennet şarâbı içirir.”[17]

 

GÖRÜP GÖZETİN AKRABAYI Kİ (GELİŞSİN DAYANIŞMA DUYGUSU)

Sevgi şehrinin insanları, akrabayı görüp gözetmeyi kendilerine şiâr edinmişlerdi. Hayatlarında yegâne rehber kabul ettikleri Kur’ân ve onlara en güzel yolun kılavuzluğunu yapan sünnet onları buna davet ediyordu.

Kur’an-ı Kerim’de, hayır ve şerrin dile getirildiği en kapsamlı âyet olarak bildirilen[18] Nahl Sûresi 90. âyette Yüce Allah ,“Şüphesiz ki Allah; adaleti, ihsânı, akrabaya yardımı emreder. Hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” buyurarak temel iyilikler listesinde adalet ve ihsandan sonra akrabayı görüp gözetmeyi emretmişti. Yine Yüce Rabbimiz, Nisâ Sûresinin ilk âyetinde, “…Adını kullanarak bir birinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık haklarına riayetsizlikten sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde gözetleyicidir.” buyurarak Allah’ın haklarına uymamızı, kul haklarının başta geleni olan akraba haklarına uymamızla beraber zikrederek bu konunun ne kadar önemli olduğunu hatırlatmıştı.

Akraba hakları içinde de anne ve baba hakkı başta gelmekteydi. Onların hakkı, “öf” demeyle bile sönebilecek bir mum ışığı kadar narindi.[19] Bütün insanlar içinde razı edilmeye ve iyi davranılmaya en lâyık insanlar onlardı.  Çünkü, “Rabbin rızası, anne ve baba rızasına; Rabbin gazabı da anne ve baba gazabına (bağlı kılınmıştı).”[20] “İyi davranmama ve hoş sohbetime en fazla hak sahibi kimdir?” sorusunun cevabı Sevgili Efendimizin (s.a.s) dilinde “Annen, yine annen, yine annen, sonra baban, sonra derecesine göre yakınlarındır.” olmuştu.[21]

İslâm’da akrabalık haklarına o kadar önem verilmiştir ki ilişkiyi kesen akrabaya karşı bile sıla-i rahmin, yani akrabalık ilişkilerinin sürdürülmesi tavsiye edilmiştir. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Akrabadan gelen iyiliğe aynı şekilde karşılık veren kimse tam manasıyla sıla-i rahim yapmış olmaz. Gerçek akrabalık, kendisiyle ilişkiyi kesenleri görüp gözetmektir.”[22] Rasûlullah aleyhisselâm, “Dünya ve ahiret ahlaklarının en güzelini sana bildireyim mi? Seninle alakasını kesenle ilgilenmen, sana vermeyene vermen ve sana zulmedeni affetmendir.” buyurarak[23] bizlere kötülüğe karşı iyilik prensibini öğretmiştir. Bu prensibinin en fazla uygulanacağı kimseler ise akrabalardır.

 

İNSANLAR UYKUDAYKEN KILIN NAMAZI (Kİ, YÜCELSİN KULLUK ŞUURU)

Medine’yi Medine yapan bütün faziletler, kulluk şuurunun toplum aynasına akseden görüntülerinden ibarettir. Bütün iyiliklerin kaynağı olan en büyük iyilik iman ve ibadettir. Kendilerini yoktan var edip nimetleriyle yaşatan Rabblerine iman ve ibadetten uzak kalarak en büyük nankörlüğü ve kötülüğü işleyenlerin, iyilik namına yapacakları diğer şeyler sıfırla çarpılmaya mahkûmdur. Öyleyse faziletler şehri Medine’de öncelikle kulluk şuuru yüceltilmedir. Kulluk kıvamının zirvesi; isteyerek ve coşkuyla ibadet etmektir. Bunun da en güzel göstergesi teheccüd, yani gece namazıdır. 

Medine, gece hayatı olan insanların şehriydi. Onlar gece hayatını nefsânî eğlenceler olarak değil, En Yüce Sevgili olan Allah ile vuslat olarak anlıyor ve yaşıyorlardı. Rabbimiz sahâbîlerin şahsında böyle hakiki mü’minleri överken,  “Onların yanları yataklardan (ibadet için) uzaklaşır. Korkarak ve umarak Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için harcarlar. Yaptıklarına karşılık onlar için göz aydınlığı olan nimetlerden nelerin saklandığını hiç kimse bilemez.” buyurmaktaydı.[24]  Sahâbîler gece ibadetine karşı o derece tutkuluydu ki, bazıları, ömür boyu her gece hiç uyumadan namaz kılmayı adayabiliyordu.

SEVGİLİ MEDİNE

Medine ensâr demektir. Yani “barındıranlar, yardım edenler…”[25] Ensârı anlamadan Medine’yi anlamak, ensârı sevmeden Medine’yi sevmek mümkün değildir. Sevgili Peygamberimiz onlar hakkında, “Ensârı sevmek imanın alâmeti, ensâra buğzetmek nifakın alâmetidir.”[26] “Ensâr dayanağımdır, sırdaşımdır. İnsanlar sayıca artarken onlar azalacaklar. Öyleyse onların iyilerine yapışın, kusurlularını da affedin.”[27] “Şâyet ensâr bir vadiye veya geçide girse ben de mutlaka ensârın girdiği vadiye veya geçide girerim. Eğer hicret olmasaydı mutlaka ensârdan biri olmak (isterdim).” buyurmuştur.[28]

Ensâr fedakârlık demektir. Onların Allah yolunda ve Rasûlullah uğrunda malları ve canlarıyla yaptıkları fedakârlıklar dillere destandır. Bunu anlamak için ensâr-muhacir kardeşliğinde, mallarının yarısını Mekkeli kardeşlerine seve seve vermelerini ve Uhud günü herkesin dağıldığı bir hengâmede ensârdan yedi yiğit sahâbe olarak Rasûlullah aleyhisselâmı korumak için teker teker canlarını feda etmelerini hatırlamak yeterlidir.[29]

Ensâr, Yüce Allah’ın Tevbe Sûresi 108. ayette, suyla yaptıkları titiz temizlikleri sebebiyle övdüğü ve Rasûlullah’ın da takdir ettiği bir topluluktur.[30] Ensâr kadınları, tesettür emri gelince bunu derhâl ve olması gerektiği gibi yerine getirdikleri için Hz. Ümmü Seleme (r.anhâ) annemizin övgüsüne mazhar olan[31] ve Efendimizin, “Allah’a yemin ederim ki, siz ensâr kadınları, insanların bana en sevimlilerisiniz.”[32] iltifatını hak eden kimselerdir. Allah (c.c), ensâr yollarında yürümeyi tüm ümmet-i Muhammed’e (sas) nasip etsin. Âmin

Sevgili Peygamberimizin (s.a.s) Medine sevgisini dile getirdiği duaları ve müjdeleri yüreklerde ne güzel yankı bulur:

“Allahım, bize Medine'yi sevdir. Tıpkı Mekke'yi sevdiğimiz gibi, hatta fazlasıyla! Allahım, onun havasını sıhhatli kıl…”[33]

“Allahım! Mekke'ye verdiğin bereketi iki katıyla Medine'ye de ver!”[34]

“Medine'nin sıkıntı ve meşakkatlerine ümmetimden sabır gösteren herkese, Kıyamet günü şefaatçi ve (hayır ameline) şahid olacağım.”[35]

 

 

 

 

 

                                                                                                                   



[1] Müslim, İman 94 ; Ebû Dâvûd, Edeb 131.

[2] Buhârî, Enbiyâ 1 ; Müslim, Cennet 28.

[3] Nesâî, Cenâiz 3 ; Tirmizî, Edeb 1 No: 273.

[4] Nisâ Sûresi 86. Âyet.

[5] Tirmizî, İsti’zan 11.

[6] Ebû Dâvûd, Edeb 138 – 139.

[7] Ebû Dâvûd, Edeb 134 – 135.

[8] Buhârî, İsti’zân 4 – 7 ; Müslim, Selâm 1 ,  Edeb 42 ; Tirmizî, İsti’zân 14 ; Ahmed, II/ 325, 510 , III/ 44 , VI/ 19, 20 ; Dârimî, İsti’zân 6 ; Muvatta, Selâm 1.

[9] Tirmizî, İsti’zân 6.

[10] Bakara Sûresi 148. Âyet ; Mâide Sûresi 48 Âyet.

[11] Buhârî, İsti’zan 9 ; Müslim, İmân 63.

[12] Ebû Yâ’Iâ, Müsned (Hüseyin SeIim Esed), I – XIII, Dımaşk 1412/1992, V, 92 ; Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, Beyrut,1968 (I-IV) cilt:III shf:358.

[13] Haşr Sûresi 9. Âyet.

[14] İnsan Sûresi 8. ve 9. Âyet.

[15] Abdullah b. Mübarek, Kitabü’z-Zühd ve’r-Rekâik No:684.

[16] Abdullah b. Mübarek, Kitabü’l-Birr ve’s-Sıla No:335.

[17] Ebû Dâvûd, Zekat 41.

[18] Kurtubî, el-Câmiu’l-Ahkami’l-Kur’an ve Taberî, Câmiu’l-Beyân: Nahl Sûresi:90. âyetin tefsiri.

[19] Bkz. İsrâ Suresi 23. Âyet.

[20] Tirmizî, Birr 3.

[21] Buhârî, Edeb 2; Müslim, Birr 1.

[22] Buhârî, Edeb 15.

[23] Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, III, 342.

[24] Secde Sûresi 32/16-17.

[25] Ebû Hureyre (r.a)’nin sözü (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 2).

[26] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 4 ; Müslim, İmân 128.

[27] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 11 ; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 176.

[28] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 2 , Temenni 9.

[29] Müslim, Kitâbü’l-Cihâd ve’s-Siyer 37.

[30] İbn-i Mâce, Tahâre 28.

[31] Ebû Dâvûd, Libas 29.

[32] Buhârî, Nikâh 112 , Menâkıbu’l-Ensâr 5 , Eymân 3 ; Müslim, Fezâilü’s-Sahabe 175.

[33] Buhâri, Fezailu'l-Medine 11, Menakıbu'l-Ensâr 46, Mardâ 8, 22, 43; Müslim, Hacc 480.

[34] Buhârî, Büyu' 53, Kefâret 5, İ'tisâm 16; Müslim, Hacc 465 ; Muvatta, Câmi' 1.

[35] Müslim, Hacc 484.