Yetim Yetime Emanet

Enes Babasız Kalıyor

Babası evden gittiğinde, sebebini anlayamayacak kadar küçüktü.

Bildiği tek şey dili döndüğü andan itibaren, “La ilahe illallah” deyişiydi. Ardından şehadet kelimeleri geliyordu. Şehadet ederim Allahım, senden başka ilah olmadığına ve şehadet ederim Allahım, Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna. 

Tarihe adı geçecekti ki en çok o şahitti. Muhammed’in (s.a.s) hem kulluğuna hem Allah’ın Rasûlü oluşuna. Daha nelere şahit değildi ki… Nelere güldüğüne nelere kızdığına… Kimlerle sohbet edip kimlerle savaştığına... Sahuruna,  iftarına ve gece sakallarını ıslatan gözyaşlarına.

Anlatıldığına göre onun küçücük yaşta şahit olduğunu dillendirmesi babasını çok öfkelendirmişti. Öyle ya bu sözleri ona annesi öğretiyordu. Ve dahi teyzeleri, dayıları hatta belki amcası. Muhammed yeni bir din icad etmişti ve onu küçücük çocuklara varıncaya kadar yaymaya çalışıyorlardı. Etrafındaki herkes O’na inanmaya başlamıştı. Akrabaları ve en çok da hanımı Ümmü Süleym. O bir işe karar verdi mi asla caymazdı. Babası, Medine’nin artık yaşanacak bir yer olmaktan çıktığını düşünüyordu. Gitmeliydi buralardan. Düşündüğünü aynen yaptı ve çekip gitti…

Oğlu Enes’i, Ümmü Süleym’i ve dahası en büyük hakikati terk edip gitti. Hükmünün geçmediği bu aileden, yeni dinden ve peygamberliğini ilan eden Muhammed’den kaçtığını düşünüyordu. Hırsla yola koyuldu ancak bu kez de düşmanlarının elinden kurtulamadı ve körü körüne öldü gitti.

Önce terkedilen sonra da kendisinin dul, çocuğunun ise babasız kaldığını öğrenen Ümmü Süleym bu durumu büyük bir metanetle karşıladı. O dirayetli ve cesur biriydi.  Allah Rasûlü’ne gönülden bağlı bir hanım olarak yaşadıklarına sabretti ve Enes’i en güzel şekilde yetiştirme gayretiyle -oğlu meclislerde söz söyleyebilecek yaşa gelinceye kadar- evlenmeyeceğini beyan etti.

 

Ümmü Süleym’in Yüksek Mehri

Enes’in temyiz çağını aştığı günlerdi. Kavmi tarafından sevilen bir kişi olan Ebû Talha, Ümmü Süleym’e evlilik teklifinde bulundu. Ümmü Süleym, henüz müşrik olan Ebû Talha ile evliliği uygun görmedi. Ancak onu İslam’a davet etmekten de geri durmadı.

Teklifini her yinelediğinde ona putların marangoz tarafından yontulan bir ağaç olduğunu hatırlatıyor ve bu güzel ahlaklı kişinin İslamla şereflenmesi için çabalıyordu. Onun ısrarla vurguladığı sözler, Ebû Talha’yı düşünmeye sevketmiş ve kalbinde iman pırıltıları ışıldamaya başlamıştı.

O dönemde Medineli hür kadınlar evlilik mehirlerini yüksek tutarlar ve bu durumu evliliğin bir güvencesi olarak görürlerdi. Ümmü Süleym geçim sıkıntısı çeken bir hanım olmasına rağmen sonunda talibine bambaşka bir teklif yaptı. Onun Müslüman olmasını mehir olarak sayacak ve nikâhına karşılık maddi hiçbir şey talep etmeyecekti. Gönlü yumuşayan Ebû Talha işte bu basiretli hanımın nezaketli ve kararlı tavrı karşısında ikna olmuş ve Müslüman olduğunu ilan etmişti.  

Sonrasında seçkin sahabe arasına katılacak olan Ebû Talha’yı İslam saflarına kazandırmak ne büyük bahtiyarlıktı. Müslümanlar onu Ebû Umeyr’in babası olarak hatırlayacaklar, Âl-i İmrân suresi 92. ayetini okuduklarında onu, infak ettiği Beyruha arazisi ile anacaklardı.


Hicret ve Enes’i Elinden Tutan El

Yesrip’te büyük bir heyecan vardı. Coşkulu kalabalık sabırsızlıkla Hz. Peygamberin gelişini gözlemişti. Onun gelişiyle birlikte şehre sanki dolunay doğmuştu. Müslümanların yüzü ışıl ışıldı. Bu ışıltıdan en çok payını alanlar hiç şüphesiz Hz. Peygamberin dayıları ve teyzelerinin mensup olduğu Neccâroğulları soyu idi. Ebû Eyyûb’un evi dolup dolup taşıyordu. O’nu görmeye gelenler, yeni iman edenler, Mekke’den daha önce gelip onu özleyenler, Akabe’de ona bağlılık sözü verenler kısaca herkes “Yâ Rasûlallah, hoş geldin anam babam, canım kanım sana feda olsun.” deme gayreti içindeydi.

Ümmü Süleym bahtiyarlığın zirvesinde olmalıydı. Müslüman olmanın bedelini yıllardır yaşayan bir hanım olarak o da heyecanla Peygamberinin gelişini gözlemişti.  Ona ev sahipliği yapmak şereflerin en yücesiydi. Üstelik Neccâroğulları sülalesindendi. Yani o ve kız kardeşi Ümmü Harâm, Hz. Peygamberin teyzeleri konumunda idiler. Ve akrabaları Amine’nin emanetine elbette ki önce onlar sahip çıkacaklardı.

Ümmü Süleym, Allah Elçisi’nin yanına giderken oğlu Enes’in elini sıkıca kavradı. O’na sunacağı hediyeyi bulmuştu. Künyesi Rümeysâ olan bu mümine hanım, tüm yüreğiyle evladını kabul etmesini dilemişti belki de Allah’tan. Tıpkı Meryem’i adayan Hanne gibi…

Enes küçük yaşta yetim kalmış akıllı ve zeki bir çocuktu. Bir yetimi en iyi yetim olan anlardı. Yetimler Allah ve Rasulü’nün himayesinde değil miydi?

Enes şimdi küçüktü ama büyüyecekti. O’nun yanında, dizi dibinde, himayesinde ve terbiyesinde… O’nun hizmetine koşacak, güldüğüne gülecek, ağladığına ağlayacak, kızdığına kızacaktı. Bir ihtiyacı var mı, diye gözlerinin içine bakacak ve duasını alacaktı. Onun gibi namaz kılacaktı. İbadeti, feraseti, vahyi hep O’ndan öğrenecekti. Allahım olur muydu böyle bir şey!  Rasûl, Enes’i kabul eder miydi? Çocuktu elbet ama bu din, genç yaştaki Erkamların, Zeydlerin, Alilerin omzunda yükselmemiş miydi? İki erkek ve dört kız babası,  dahası ümmetin hamisi olan Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Enes’i geri çevirmezdi öyle değil mi!


Peygamber Duası, Hayırlı ve Bereketli Bir Ömür

“Ya Rasûlallah, ensardan sana hediye sunmayan ne bir erkek ne bir kadın kaldı. Benim ise sana şu oğlumdan başka hediye edebileceğim hiç bir şey yok. Onu yanına al.”

Ümmü Süleym’in, oğlunu bir hediye gibi sunması üzerine Rasûlullah, Enes’i yanına aldı. Enes ona 10 yıl hizmet etti. O sabahleyin erkenden kalkar, Hz. Peygamber oruca niyetlenecekse sahurunu hazırlar ve sabah namazlarını onunla birlikte eda ederdi. 

Peygamber Efendimiz çocukken onunla “iki kulaklı” diye şakalaşır, gönlünü kırmadığı gibi başkalarının da onu kırmasına müsaade etmezdi.

Ümmü Süleym ile Enes’in teyzesi Ümmü Harâm’ın evi Hz. Peygamber’in ara sıra uğradığı, kaylule uykusu yapıp dinlendiği, yemek yediği ve hane halkına namaz kıldırdığı evlerden biri olmuştur. Bu yakınlık ve akrabalık neticesiyledir ki Enes b. Mâlik, Hz. Peygamberin duasını almış mübarek bir sahabi olarak yetişmiştir. Hz. Peygamberden aldığı dua sebebiyle onun malca zenginliğe eriştiği, evlat bakımından çoğaldığı ve uzun bir ömre sahip olduğu rivayet edilir. Kaynaklara göre Basra’da en son vefat eden sahabî, Enes b. Mâlik’tir. O, Hz. Peygamber’den gördüğü, duyduğu ve şahit olduğu şeyleri büyük bir titizlikle nakletmiş ve en çok hadis rivayet edenler arasında yerini almıştır.

Mümin bir annenin fedakârlığının en güzel timsalidir Enes. Ümmü Süleym, Meryem’in annesi gibi evladını Allah Rasûlü’ne adamış ve mütavazı bir şekilde hediyesini kabul etmesini yürekten dilemiştir. Allah Rasûlü de kabul etmiş, bu adayış meyvesini vermiş böylece Enes’in ve annesinin adı, unutulmayan sahabîler arasına nakşedilmiştir. Allah onlardan razı olsun.


Enes b. Mâlik’in Akrabalarından Bazıları:

Ümmü Süleym: Annesi. Enes’i Hz. Peygamber’in hizmetine adayan kişi. Künyesi Rümeysâ.

Ebû Talha: Annesinin, mehir olarak Müslüman olmasını teklif edip evlendiği kişi.

Ümmü Harâm: Teyzesi.  Kıbrıs’ta kabri bulunan ve Hala sultan olarak bilinen kişi.

Haram b. Milhan:  Dayısı. Bi’rumaune’de katledilen muallimlerden.

Enes b. Nadr: Amcası.  Uhud Şehitlerinden. Enes’in adını aldığı kişi.

Berâ b. Mâlik: Kardeşi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar: