Her Hicret, Ensâr İster

Metin KARABAŞOĞLU

Hicret deyince, her mü’minin aklına önce Hz. Peygamber aleyhissalâtu vesselâm, sonra yol arkadaşı Ebû Bekir radıyallahuanh, sonra Mekke, sonra Medine gelir. Bir adım sonra, Mekke’den Medine’ye hicret eden sair sahabîleri de düşünürüz.

Hicret deyince akla gelenler hayalimizde bu şekilde bir bir canlanırken, hicret deyince muhakkak akla gelmesi gereken bir grup insan bir şekilde nazarlarda gizlenir yahut gerilerde kalır.

Bu bir grup insan, Ensâr’dır. Ensâr; Mekke’den hicret eden Muhâcirsahâbîlere, her açıdan yardım elini uzatan Medineli sahâbîler.

İşte o Ensâr, Hicret hatırlara geldiğinde, unutulmasa da, sıralamada geri kalır ve nazarlardan gizlenir.

Kim bilir, belki de hicretin asıl zor tarafını Mekkeli mü’minler gerçekleştirdiği içindir bu. Hz. Peygamber’in bile, terkederken geri dönüp “Benim için sen, Allah’ın arzında bana en sevgili yersin. Kavmim beni mecbur bırakmasıydı, seni asla terk etmezdim” buyurduğu yerdir Mekke. Kâbe’si, Zemzem’i, Safâ ile Merve’si, Hirâ’sıile, az ötedeki Arafat’ı ile, insanlık tarihinin en ulvî hatıralarını özünde taşıyan yerdir. Allah’a ibadet için inşa edilen ilk bina da Mekke’dedir, sözlerin en güzeli olarak Kur’ân-ı Hakîm de ilk olarak burada Peygamber’e inmiştir. 

Peygamber aleyhissalâtu vesselâm ve Mekkeli sahâbîler, işte böylesine kudsî hatıralar yüklü olduğu halde Mekke’yi terketmişlerdir. Dahası, yanlarına alabildikleri üç-beş eşya ve üç-beş dinar dışında, dünyalık namına neleri varsa onları da geride bırakarak ayrılmışlardır bu şehirden. Daha da ötesi, birçoğu anasını, babasını, eşini, evladını ve her hâlükârda akrabasını arkada bırakarak ayrılmıştır Mekke’den.

Dolayısıyla hicret deyince, ferâgatin büyüğü, elbette Mekkeli Muhâcirîn’e aittir. Zira imanları için herşeyden ve herkesten geçmişlerdir. Kurulu düzenlerini bozmuş, işlerini-güçlerini bırakmış, eş-dost-akrabadan kopmuş; sırf imanlarını tam olarak yaşamak adına, hepsinden feragat etmişlerdir.

Ama birşey var ki, Mekkeli sahâbîler, hicret ederken, bir bilinmeze doğru göç etmiş de değillerdir. Peygamber aleyhisselâm ve yol arkadaşı Ebû Bekir, hicret ederken meçhul bir diyara ve meçhul bir akıbete doğru hicret ediyor değildir.

Zira hicret, apar-topar, bir anda ve bir belirsizliğe doğru bir yolculuk değildir.

Sahâbîler de, Hz. Peygamber de hicret ederken, nereye, hangi şartlarda, kimlerle karşılaşmak üzere gidiyor olduklarını bilmektedir.

Açıkçası hicret, Mısır’dan Filistin’e o mucizevî hurûcunda Hz. Musa’nın yaşadığına benzer mihnetler barındıran bir yolculuk değildir. İkibin küsur metrelik derinliğiyle Kızıldeniz’in yarılıp yol olarak açıldığı bu mucizevî hurûcun akabinde Eriha’ya varıldığında gelencihad emri karşısında Benî İsrâil’in tavrı “Ey Musa! Git, sen ve Rabbin savaşın!” aymazlığı iken; Medineli sahâbîler, hicret gerçekleşmeden evvel, hem de iki kez Akabe’de Peygambere biat etmişlerdir.

Hem de nasıl bir biat!

Akabe biatlarındaEnsârın en ziyade öne çıkan ismi Es’ad b. Zürâre’nin dediği şekilde, onlar, Peygamber aleyhisselâm’ı ve Mekkeli sahâbîleri Medine’ye davet ederken, kendileri için nelere davetiye çıkardıklarının farkında olarak bu biatı etmişlerdir:

“Bizler, ancak bu zâtınRasûlullah olduğunu bilerek, develerimizin böğürlerini tepe tepe buraya gelmiş bulunuyoruz. Bugün kendisini alıp Medine’ye götürmek, bütün Araplardan ayrılmak, ayrı baş çekmek ve neticede en hayırlılarınızın öldürülmesi ve sizlerin de kılıç darbeleriyle kesilip biçilmeniz demektir. (...) Ey insanlar! Muhammed’e ne üzerine bey’at edeceğinizi biliyor musunuz? Siz ona; Arap ve Arap olmayanlarla, bütün cin ve insanlar topluluğu ile savaşmak üzere bey’at edeceğinizin farkında mısınız?”

Yahut Abbâs b. Ubâde’nin dikkat çektiği şu istikbale razı olarak:

“Sizler, insanların kızıl ve kara derilileriyle savaşmak üzere kendisi ile biatlaşacaksınız!

Eğer karşılaşacağınız musibetle mallarınız azaldığı, eşrafınız öldürüldüğü zaman ona yardım etmeyecek, kendisini muhaliflerinin ellerine bırakacaksanız, vallahi bu, dünyada da, ahirette de yüzkarasıdır. Şimdiden bundan vazgeçin.

Fakat eğer sizler kendisine vaadde bulunduğunuz yardım, barındırma, muhaliflerinden koruma gibi şeyleri yerine getireceğinize kani iseniz, mallarınızın azalması ve eşrafınızın öldürülmeleri pahasına da olsa onu tutunuz ki, vallahi bu da, dünyada da, ahirette de hayırlıdır!”

Onlar işte bunun farkında olarak Akabe’de Hz. Peygambere biat edip onu Medine’ye davet etmişlerdir.

Verdikleri bu sözün şartlarını da bihakkın yerine getirmişlerdir. Mallarını da, zamanlarını da, hayatlarını da Rasûlullah için feda etmekten çekinmemiş; asla ve kat’a, “Git, sen ve Rabbin savaşın!” kabilinden bir aymazlığa düşmemişlerdir. İşte Bedir, işte Uhud, hele ki Hendek bunun apaçık delilidir.

Bu açıdan bakıldığında ise, hicrette Ensâr’ın hissesi daha bir berraklıkla çıkar karşımıza.

Anlarız ki, hicret, tek-taraflı bir göç değildir.

İmanından dolayı yurdunda barınamayan ve canına kastedilen bir topluluğun, imanını yaşayabilmek için meçhul bir diyara göç etmesi değildir hicret.

İmanından dolayı yurdunda barınamayıp canlarına kastedilen bir topluluğun, imanlarını yaşayabilmeleri için her açıdan onlara yardıma, her türlü destek ve korumaya söz veren insanların olduğu bir diyara yapılan göçtür o.

Hicretten söz ediyorsak, bir tarafta tanım gereği elbette Muhâcirîn, yani ‘göç edenler’ vardır.

Ama diğer tarafta o hicret edenleri yurtlarına kabule, her açıdan yardıma, desteğe ve korumaya önceden söz vermiş Ensâr, yani ‘yardımcılar’ da vardır.

Hicret, bir bilinmeze yolculuk değildir. Bir “Git, sen ve Rabbin savaşın!” yolculuğu da değildir. Bir “Gidin, siz ve Rabbiniz savaşın!” yolculuğu da değildir.

Hicretin bir ucunu Allah için her şeyden ferâgat eden Muhâcirîn tutmuş, gitmekte; öteki ucunu ise Allah için her şeyden ferâgat edenler için her şeyden ferâgat eden Ensâr tutmuş, “Bize gelin!” demektedir.

Hicret, “Gelin, ne gerekiyorsa ben de varım; ne yapılacaksa, ben de işin içindeyim; hangi bedel ödenecekse, ben de hazırım!” diyebilen bir Ensârın varlığında gerçekleşmektedir.

Yok mudur “İçimde bir Muhâcir var” diyebilen?

Var mıdır “İçimde bir Ensâr var” diyebilen?