Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrâh radıyallahu anh

Kureyş’in Dâhisi


Müslüman, bu karanlık dünyanın aydınlığı, nurudur. İnsanın eşine dostuna, en sevdiğine dahi sırtını dönemediği, güven hissinin kaybolduğu zamanlarda sevginin, merhametin,

 emniyetin sembolüdür. Muhacir, Allah’ın yasakladıklarından ateşten kaçarcasına uzaklaşan, Rabbinin rızası için her şeyini feda edebilen, vatanından bile vazgeçen insandır. Âlemlerin Emini böyle buyurmuş: “Müslüman elinden ve dilinden insanların selamette olduğu kimsedir,  muhacir ise Allah’ın yasakladığını terk edendir.”[1] 

Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Muhammedü’l-Emin’in (s.a.s) dostlarının seçkini, önderi ve en eminidir. “Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini ise Ebû Ubeyde b. Cerrâh’tır.”[2]

Onun asıl ismi Âmir b. Abdullah b. Cerrâh ise de halk arasında dedesine nispetle Ebû Ubeyde b. Cerrâh adıyla meşhur olmuştur.[3] O, Kureyş’in sevilen, takdir edilen gençlerinden; Mekke’de okuma-yazma bilen nadir kimselerdendir. Onun İslâm öncesi hayatını şu sözler ne güzel anlatır:

“Kureyş’in iki dâhisi vardır. Bunlar Ebû Bekir ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh’tır.”[4]

 

Mümin, Muhacir, Mücahid


Ebû Ubeyde, İslâmî tebliğin henüz ilk günlerinde yüce davetçi Hz. Ebû Bekir’in irşadıyla Müslüman oldu. O, Osman b. Maz’ûn, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebi’l-Erkam, Ebû Seleme ve Ubeyde b. Haris ile birlikte Efendimizin huzuruna gelmiş; ilk Müslümanlardan olma şerefine ermiş; Allah’ın adını yüceltme yolunda Sevgili Peygamberimize omuz vermişti.[5]  İnsanların yeni dinden bahsetmeye dahi cesaret edemedikleri netameli günlerdi. Ebû Ubeyde, bu zor zamanda Müslüman olduğunu açıklayan ve her türlü tehlikeyi göze alarak kavmini İslâm’a çağıran cesur bir dava adamıydı.[6]

Başta babası olmak üzere İslâm düşmanlarının hakaret ve işkencelerinden bunalan Ebû Ubeyde, Habeşistan’a yapılan ikinci hicrete katıldı.[7] Yurdundan ve Peygamberinden ayrı geçirdiği uzun yıllardan sonra Mekke’ye geri döndü. Fakat Mekke durulacak gibi değildi. Allah Rasûlünün emriyle bu sefer Medine’ye göç etti. O, Allah yolunda iki hicret sahibi mümtaz şahsiyetlerdendi.

Medine’ye geldiğinde Külsüm b. Hidm’in evine misafir oldu. Efendimiz onu eşsiz sahâbilerden, ensarın yıldızı Sa’d b. Muâz’la kardeş ilan etti.[8]

 

 

En Ağır İmtihan


İmanın ve hicretin hakkını veren Ebû Ubeyde cihadın hakkını da layıkıyla verdi. Hak ile batılın karşı karşıya geldiği Furkan Günü’nde, güçlü düşman ordusu önünde Müslümanlar ağır bir imtihana uğradı. O gün kardeşle kardeşin, baba ile oğlun, amca ile yeğenin karşı karşıya geldiği, tarihin eşini bir daha görmediği zorlu bir gündü. Bedir, tam anlamıyla bir iman mücadelesiydi. Bir tarafta Hz. Ali diğer tarafta kardeşi Akil; bir tarafta Hz. Ebû Bekir diğer tarafta oğlu Abdurrahman; bir tarafta Peygamberin amcalarından Hamza, diğer tarafta Abbas vardı. Ebû Ubeyde’nin karşısında ise babası Abdullah duruyordu.

İnsanlar, savaşta düşman saflarında olan akrabalarından uzak durur, onlara ilişmezlerdi. Ne de olsa bir yakınlık, birlikte yaşanmış tatlı hatıralar vardı. O güzel günlerin hatırı için insan akrabasının üzerine gitmez, belasını başkasından bulsun diye düşünürdü. Ama Ebû Ubeyde’nin babası öyle miydi? O sanki bu savaşa başka bir şey için değil sırf oğlunu öldürmek için gelmişti. Koca savaş meydanında oğlunu arayıp buluyor, öldürücü darbelerini oğluna vuruyordu. Bu darbelerden ustalıkla sıyrılan Ebû Ubeyde babasından kaçıyor, başkalarıyla savaşıyor fakat kısa bir süre sonra hırsından kudurmuş babasını yine karşısında buluyordu. Babasından iki kez sıyrılan Ebû Ubeyde üçüncü karşılaşmada iyice köşeye sıkışınca kendisini korumak amacıyla rakibine hamle yaptı. Bu hamle babasının ölümüne sebep olmuştu. [9]

Allahım, bu nasıl bir sahne, bu ne zorlu bir imtihandı! Allah’ın dininin yücelmesi için yaşayan, Allah ve Rasûlünün yolunda en yakınlarıyla savaşmayı göze alan bu insanların ne derin bir imanı ve ne ağır imtihanları vardı! Onlar Allah’ın adını yüceltmek için nelere katlanmış;  ne sevdalardan, yakınlıklardan vazgeçmiş; kimlerle savaşmayı göze almışlardı. Rableri, Kitabında onları ne güzel anlatmıştı:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kavmin; babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah’a ve Peygamberine düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, onlar orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş onlar da Ondan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın taraftarlarıdır. Muhakkak ki başarıya ulaşacak olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.”[10]

 

Onlar gönüllerine Allah ve Rasûlünün sevgisini koymuş, bu sevgi uğrunda, gayri tüm sevdaları terk etmiş kimselerdi. Onlar Allah’ın tarafında, Rasûlün yanında olanlardı. Onlar ebedi cennetlerin bahtiyar sahipleriydi.

 

Sana Canımız Feda


Uhud Savaşı’nın en zor anıydı. Hani Müslümanlar darmadağın olmuş, düşman amansızca saldırıyordu. Rasûlün yanında sadece on dört mücahit kalmıştı. Ebû Ubeyde bu on dört adamın arasında düşmanın karşısında, Efendisinin yanındaydı.[11]

Savaş bitmiş, düşman çekip gitmiş fakat Müslümanlara derin acılar, kayıplar yaşatmıştı. Allah’ın Sevgili Rasûlü yaralanmış, başına aldığı darbeler sonucunda miğferinin halkaları yanaklarına batmıştı. Bu halkalar ona büyük acılar veriyor, acının şiddetinden konuşamıyordu.

Peygamber acı çekerken dostları durur muydu? Onlar kendi yaralarını, ağrılarını unutmuş Efendilerine koşmuş, O’na yardımcı olmanın derdiyle yanıyorlardı. Ama Ebû Ubeyde başkaydı. O herkesi geride bırakmış, bu şerefe sahip olmanın aşkıyla Nebinin yanına varmıştı. Miğferin halkalarını eliyle çıkarması halinde Efendimiz çok acı çekerdi. Öyleyse dişleriyle bir defada çıkarmayı denemeliydi. Birinci halkayı çıkardığında Ebû Ubeyde’nin ön dişlerinden biri düştü. Sonra diğer halkayı da bir çekişte çıkardı, fakat bir dişi daha düştü. Efendimiz aleyhisselâm demir halkaların acısından kurtulmuş, Ebû Ubeyde’nin ise iki dişi kırılmış, ağzı kan içinde kalmıştı.[12] Rasûlün yolunda iki dişin ne önemi vardı. Ona canlar feda olsundu. Ebû Ubeyde, Efendimize yardımcı olmanın mutluluğunu kim bilir nasıl yaşamıştı. Bu mutluluğun bir tarifi var mıydı?

 

Habat Seriyyesi


Ebû Ubeyde, Allah Rasûlünün muzaffer komutanıydı. Efendimiz onu Zülkassa ve Sîfulbahr seriyyelerine komutan tayin etmiş, Ebû Ubeyde bu seferlerden başarılarıyla geri dönmüştü. Sîfulbahr Seriyyesi ne kadar zor geçmişti! O yıl Medine’de kıtlık çıkmış, Peygamber Efendimiz askerlere yeterince erzak verememişti. Müslümanlar sefer sırasında aç kalmış, ağaç yapraklarını yemek zorunda kalmışlardı. Öyle ki savaşa da “Habat” (ağaç yaprakları) adı verilmişti.[13] Bu savaşın büyük zorlukları ama bir o kadar da güzellikleri vardı. Müslümanların karnını doyurmak için karaya vuran o dev gibi balina unutulur muydu! Allah Celle rızası için yola çıkan kullarını yolda bırakır mıydı!

 

Gönüllerin Kahramanı


Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Zatu’s-Selâsil Seriyyesi’ndeki tavrıyla da gönüllerde taht kurmuş, bu tavır tüm Müslümanlara ders olmuştur. Peygamber aleyhisselâm, Amr b. Âs’ı bir seriyyenin başında düşman üzerine gönderir, Müslümanlar yolda düşmanın çok kalabalık olduğunu öğrenince Efendimize bir mektup yazarak yardım isterler. Allah Rasûlü, Ebû Ubeyde b. Cerrâh önderliğinde aralarında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de bulunduğu bir orduyu yardıma gönderir. Peygamber Efendimiz birleşen İslâm ordularına Ebû Ubeyde’nin komuta etmesini isterken, Ebû Ubeyde’ye Amr b. Âs ile iyi geçinmesini, asla ihtilafa düşmemelerini öğütler.

İki ordu bir araya geldiğinde Amr b. Âs,  Ebû Ubeyde’nin komutan olmasını kabul etmez ve taraflar arasında tartışma yaşanır. Sahâbiler Ebû Ubeyde’nin komutan olması gerektiğinde ısrar ederler. Zira o, hem ilk Müslümanlardandır hem de son derece kabiliyetli bir kimsedir. Ayrıca Allah Rasûlü onun komutan olmasını istemiştir. Amr ise muhalefete devam etmekte, inatla “Komutan benim.” demektedir.

Ebû Ubeyde’nin dünyası da derdi de başkadır. O, Müslümanlar arasında ihtilaf, kavga istemez. Önemli olan kimin lider olduğu değil, İslâm’ın zaferi, Müslümanların menfaatidir. Varsın komutan başkası olsun yeter ki zafer inananların olsun. Komutanlık hakkından vazgeçer ve sıradan bir asker olarak dinine hizmet eder.[14]

 Şahsî ihtirasları uğruna ümmeti felakete sürükleyenler, baş olmak, en önde durmak adına Müslümanları birbirine düşürenler, kendilerini bulunmaz Hint kumaşı olarak gören ve ümmetin tek kurtuluş çaresi gösterenler; Ebû Ubeyde’yi ve onun fedakârlığını iyi düşünmelidir. O Müslümanların iyiliği için hakkından vazgeçen, tartışmayı değil Allah yolunda cihadı düşünen ne güzel bir insandır! Az olsun ama benim olsun, ben ne dersem o olsun diyen bir anlayış Ebû Ubeyde’yi ve onun idealini anlayamaz. Haklı olduğu halde tartışmaktan vazgeçene cennetin ortasında bir köşk vadeden Allah Rasûlü, Ebû Ubeyde’nin ferâgatini öğrenince pek memnun olmuş ve onun için dua etmiştir.[15] Hangi makam veya rütbe Allah Rasûlünün hayır duasından daha değerli olabilir ki…

Allah’ın Sevgili Elçisi, Mekke’yi fetheden mübarek ordusunu dört kısma ayırdığında kendisinin de içinde bulunduğu birliğin başına Ebû Ubeyde’yi komutan tayin etmişti.[16] O ne güzel bir asker ve ne güzel bir komutandı!

 

Bu Ümmetin Emini


Yemenli Necran heyeti Medine’ye gelerek Allah Rasûlüyle görüşürler.  Kendilerine İslâm’ı öğretecek, aralarında çıkacak ihtilafları çözebilecek güvenilir, emin bir sahâbinin Yemen'e gönderilmesini isterler. Efendimiz aleyhisselâm onlara ashâbı içinden güçlü, emin ve güvenilir birisini göndereceğini söyler. O gün öğle namazından sonra sahâbilerin pek çoğu gönderilecek bu emin kimsenin kendisi olması için dualar ederler. Hz. Ömer gibi bazı sahâbiler ise en ön safa geçip Efendimizin kendilerini görmesi ve seçmesi için çaba sarf ederler. Efendimiz aleyhisselâm Ebû Ubeyde’yi görünce durur ve kararını verir:

Her ümmetin bir emini vardır. Ümmetimin emini ise Ebû Ubeyde b. Cerrâh’tır.”[17]

 

Bunlar Allah Rasûlünün sözleridir. Onun ağzından çıkan güzel bir söze mazhar olmak saadetlerin en yücesidir. Böyle bir makama erebilmek ise Ebû Ubeyde misali, insanlara güven verebilen, sağlam karakterli bir mümin olmakla mümkündür.

  O Bahreyn’e cizye memuru, diğer bazı kabilelere ise zekât memuru olarak gönderilmiş,[18] Peygamber aleyhisselâm’ın kendisine verdiği tüm görevleri layıkıyla yerine getirmiştir.

             

Suriye Fatihi


 Efendimiz aleyhisselâm, ebedi âleme irtihal edip Refik-i Âlâ’ya ulaştığında Müslümanlar büyük bir acı duymuş, ayrıca Allah Rasûlünden sonra neler olacağının endişesini yaşamışlardı. Hz. Ebû Bekir, Ebû Ubeyde’yi işaret ederek onun halife olmasını istemiş,[19] Ebû Ubeyde ise Rasûlullah’ın hicretinde dost edindiği, vefatından önce imam seçtiği[20] Ebû Bekir’in halife olmasını arzulamış, Müslümanların o zor gününde Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesi için elinden gelen gayreti göstermişti.

  Hz. Ebû Bekir devrinde, önce devletin mali işlerini yürütmüş daha sonra ise Suriye cephesinde cihad eden ordulardan birinin komutanlığına getirilmişti.[21] Hz. Ömer halife olduğunda Ebû Ubeyde’ye tüm Suriye ordularının başkomutanlığı vazifesini vermiş, bu dönemde Dımaşk, Humus, Hama, Lazkiye, Halep, Antakya ve Kudüs başta olmak üzere pek çok şehrin fethi gerçekleşmiş, Anadolu içlerine seferler düzenlenmişti.  Ebû Ubeyde fethedilen tüm bu bölgeleri vefat edinceye dek yönetmişti.[22]

Suriye bölgesindeki şehirleri ziyaret eden Hz. Ömer, Ebû Ubeyde ile buluştuğunda kaldığı çadıra misafir oldu. Fethedilen zengin bölgelerin fatihinin yaşadığı çadırın sadeliğini, yediği kuru ekmek parçalarını görünce duygulandı, “Dünya içimizden yalnızca seni değiştiremedi.” diyerek hayranlığını ifade etti.[23] O, Ebû Ubeyde’den ayrılırken ona sarılmış, elini öpmüş ve gözyaşı dökmüştü.[24]

       

 Ona Şehadet Yaraşır


Hicretin on yedinci yılında Şam bölgesinde çıkan Amvâs Tâûnu binlerce Müslüman’ın ölümüne sebep olmuştur. Hz. Ömer vebanın iyice yayıldığını haber alınca Ebû Ubeyde’ye bir an evvel Medine’ye dönmesi için haber gönderir. Ebû Ubeyde halifenin kendisini vebadan korumak için çağırdığını anlayarak ona bir mektup yazar, emri altındaki Müslümanları yalnız bırakamayacağını, kendi canını onlardan daha üstün göremeyeceğini belirtir ve affını talep eder.[25]

Ebû Ubeyde b. Cerrâh vebaya yakalandığını anlayıp durumu iyice ağırlaşınca etrafındaki Müslümanlara şu vasiyette bulunur:

“Namazınızı hakkıyla kılın, orucunuzu tutun, zekâtınızı verin, haccedin, umre yapın, birbirinize hakkı tavsiye edin. İdarecilerinize hayırlı nasihatlerde bulunun. Dalkavukluk yaparak onları aldatanlardan olmayın.

Dünya hayatı sakın sizi kandırmasın. Onun eğlenceli havasına kapılmayın. Bir kimseye bin yıl ömür verilse bile gördüğünüz bu ölüm mutlaka onun başına da gelecektir.  Bunu sakın unutmayın. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.”[26]

Ebû Ubeyde b. Cerrâh bu konuşmadan kısa bir süre sonra hicretin on sekizinci yılında Ürdün’de vefat etti.[27] Cenaze namazını kıldıran Muâz b. Cebel[28] onu şu sözlerle anlattı:

 “Vallahi, bugün öyle bir adamı kaybettiniz ki gönlü iyilikle dolu olan, kin ve öfkeden uzak duran, ölümü arzu eden,  insanlara yardım edip onlara hayırlı nasihatlerde bulunan onun gibi birini bilmiyorum.”[29]

 

Onu Peygamber Sevdi


Uzun boylu, ince yapılı, seyrek sakallı ve güzel simalı bir kimse olan Ebû Ubeyde b. Cerrâh vefat ettiğinde 58 yaşındaydı.[30] O, Hz. Âişe’nin ifadesiyle Efendimiz aleyhisselâm’ın Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’den sonra en sevdiği insandı.[31] Aşere-i Mübeşşere’den, henüz hayatta iken cennetle müjdelenen bahtiyarlardandı.[32] Allah Rasûlü onun bu ümmetin emini olduğunu söyler, Ebû Bekir ne güzel bir kuldur, Ömer ne güzel bir kuldur, Ebû Ubeyde b. Cerrâh ne güzel bir kuldur, diyerek ona olan sevgisini ifade ederdi.[33]

Abdullah b. Amr şöyle derdi: Kureyş’ten üç kişi vardır ki onlar bu ümmetin en önde gelenleri, ahlakı en güzel, hayâ duygusu en fazla olanlarıdır. Konuşunca sana asla yalan söylemezler ve sen konuşurken açığını aramazlar. Bunlar Ebû Bekir, Osman ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh’tır.[34]

 

Ebû Ubeyde Hayatta Olsaydı


Hz. Ebû Bekir onu Müslümanlara komutan tayin ettiğinde şöyle anlatmıştı: “Size kendisine zulmedildiği zaman zulmetmeyen, kötü davranıldığında affeden, yumuşak huylu ve müsamahalı birini seçtim. O müminlere karşı merhametli, kâfirlere karşı ise sert biridir.”[35]

Hz. Ömer vefat etmek üzereyken yerine kimin halife olması gerektiği sorulduğunda şöyle demişti: “Ebû Ubeyde hayatta olsaydı yerime onu bırakırdım.”[36]

Hz. Ömer bir gün yanındakilere en çok ne istediklerini sormuştu. Bazıları bir ev dolusu altın, bazıları bir ev dolusu para, bazıları da bir ev dolusu mücevher istedi. Bu altınları, mücevherleri Allah yolunda harcamak için arzulamışlardı. Sıra Hz. Ömer’e geldiğinde şöyle dedi: “Ben şu ev dolusu Ebû Ubeyde, Muâz b. Cebel ve Ebû Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim gibi adamlarım olmasını ve onları Allah’ın adının yücelmesi için görevlendirmeyi isterdim.”[37]

Bir ev dolusu altın bulunur, para toplanır da bir Ebû Ubeyde bulunmaz. Onun gibisi gelmez bir daha dünyaya. Rabbim ümmetin eminine rahmet etsin. Onun gibi yaşamayı, onu örnek edinmeyi bizlere nasip eylesin.


 



[1] Buhârî, “İman” 4-5; Müslim, “İman” 64-65.

[2] Buhârî, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebi” 21; Müslîm, “Fedâilu’s-sahâbe” 53; Hâkim, el-Müstedrek, III, 299.

[3]İbn Hişâm, es-Sîre, I, 269; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VI,201; Zübeyrî, Nesebu Kureyş, 445.

[4] İbn Asâkîr, Tarihu Medineti Dımeşk, VIII, 734.

[5] Hâkim, el-Müstedrek, III, 299; Zehebî, A’lamu’n-nübelâ, I, 7-8; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 508.

[6] İbn Sa’d, et-Tabakât, I,200.

[7] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 352; Hâkim, el-Müstedrek, III, 299; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VI, 202.

[8] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 151;  İbn Hacer, el-İsâbe, V, 510.

[9] Hâkim, el-Müstedrek, III, 297; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 509; Zehebî, A’lamu’n-nübelâ, I, 8.

[10] Mücâdele 58/22; Hâkim, el-Müstedrek, III, 297; Ebû Nuaym, Hilyetu’l-evliyâ, I, 101.

[11] Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 240.

[12] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 269; Hâkim, el-Müstedrek, III, 298-299; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 246-247.

[13] İbn Sa’d, et-Tabakât, III,411; Vâkıdî, el-Meğâzî, II,774;Elşad Mahmudov,“Sîfulbahr”,DİA, XXXVII,156.

[14]Vâkıdî, el-Meğâzî, II, 770-771; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 511; Zehebî, A’lâmu’n-nübelâ, I, 9

[15] Vâkıdî, el-Meğâzî , II, 773.

[16]Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 538.

[17] Buhârî, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebi” 21; Müslîm, “Fedâilu’s-sahâbe” 53; Hâkim, el-Müstedrek, III, 299.

[18] Buhârî, “Rekâik” 7; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 531.

[19] Hâkim, el-Müstedrek, III, 300; Zehebî, A’lâmu’n-nübelâ, I, 8; İbn Abdülber, el-İsti’âb, IV, 1711.

[20] Hâkim, el-Müstedrek, III, 300; İbn Sa’d, et-Tabakât, III,181.

[21] İbn Hacer, el-İsâbe, V, 509; Halife b. Hayyât, Tarih, I, 123; Ezdî, Fütûhu’ş-şâm, 5.

[22] İbn Hacer, el-İsâbe, V, 509; Ahmet Önkal, “Ebu Ubeyde”, DİA, X, 250.

[23] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VI, 202; İbn Abdülber, el-İsti’âb, IV, 1711.

[24] Zehebî, A’lâmu’n-nübelâ, I, 15.

[25] Hâkim, el-Müstedrek, III, 295; Taberî, Tarih, IV,61.

[26] İbn Asâkîr, Tarîhu Medineti Dımeşk, VIII, 760-761.

[27] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 269; Hâkim, el-Müstedrek, III, 296.

[28] Hâkim, el-Müstedrek, III, 296; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VI, 202; İbn Abdülber, el-İsti’âb, IV, 1711.

[29] Hâkim, el-Müstedrek, III, 295-296; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 514.

[30] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 269; Hâkim, el-Müstedrek, III, 296; Osman Aydınlı, Ebu Ubeyde, 212-214.

[31] Tirmizî, “Menâkıb” 14; Zehebî, A’lâmu’n-nübelâ, I, 10; İbn Hacer, el-İsâbe, V, 512.

[32] Tirmizî, “Menâkıb”14; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 269; İbn Sa’d, Tabakat, III,383.

[33] Tirmizî, “Menâkıb” 14; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II,419; Hâkim, el-Müstedrek, III, 300.

[34] İbn Hacer, el-İsâbe, V, 513.

[35] Osman Aydınlı, Ebu Ubeyde, 221.

[36]  Hâkim, el-Müstedrek, III, 300; İbn Sa’d, et-Tabakât, III,413; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 18.

[37] İbn Sa’d, et-Tabakât, III,413; Hâkim, el-Müstedrek, III, 294; Zehebî, A’lâmu’n-nübelâ, I, 14.

 

Yazar: