Hz. Osman b. Maz'ûn radıyallahu anh

Yüce Bir Allah Dostu

Dünyadan ve içindeki her şeyden vazgeçmiş bir zahid; geceleri herkesin uyuduğu bir saatte kalkıp namaz kılan, namaz kılarken kimin huzurunda bulunduğunun bilincinde olan bir âbid; gündüzün sıcağında tuttuğu orucun şuurunda olan bir mümin. Bir yanında hanımı, bir yanında çocukları ve kardeşleriyle Allah rızası için yerini yurdunu terk eden; Habeşistan’a ve Medine’ye göç eden, hicret yollarında çıplak ayakla yürüyen, yürüdükçe sayısız çileler çeken bir muhacir. Bedir’de düşman saflarını dağıtan kahraman bir mücahid. Ölümüyle Efendimizi ağlatan, ardında pek güzel hatıralar bırakan eşsiz bir sahâbî: Osman b. Maz’ûn. Cennetü’l-Bakî’ye gömülen ilk muhacir, vefa sahibi Peygamber’in hatırından çıkarmadığı, daima ziyaret ettiği, kalemlerin hakkını vermekten aciz kaldığı yüce bir Allah dostu. 


Ahlakî değerlerin hiçe sayıldığı, hayvanlardan daha aşağı seviyede bir toplum içerisinde tertemiz kalabilmenin mücadelesini veren özü güzel, sözü güzel bir kimse. İçkinin su gibi tüketildiği cahiliye toplumunda, şarabı kendisine haram kılmış, çevresini şaşkına çevirmiş faziletli bir insan. O, kendisine neden içki içmediğini soranlara şu cevabı veriyor:

“Aklımı başımdan alan, aşağılık insanları bana güldüren, kızımı istemediğim bir kişiyle evlendirmeme sebep olabilecek olan şarabı asla içmeyeceğim.”[1]

 

Allah Adaleti Emreder


Böyle faziletli bir kimse, İslâm dininden ve Onun sevgili Peygamberinden uzak kalamazdı. Henüz İslâm’ın ilk günleriydi, Allah Rasûlü aleyhisselâm evinin önünde oturuyordu. Oradan geçmekte olan Osman, Efendimizi gördü. Kureyş’in önde gelenleri kim bilir, sevgili Efendimiz hakkında küçük düşürücü, hakaret dolu ne sözler söylemişlerdi? Osman bunları aklına dahi getirmedi ve Peygamberimize bakarak tebessüm etti. Allah Rasûlü onu görünce yanına çağırdı: “Biraz oturmaz mısın?” Muhammedü’l-Emin’in daveti nasıl reddedilirdi? Osman, Sevgili Efendimizin karşısına geçti ve Onu dinlemeye başladı. Bir ara Rasûl-i Ekrem gözlerini göğe çevirdi. Sanki birisi konuşmakta O ise dinlemekte, dinlediklerini anlamaya çalışmaktaydı. Bir süre geçip bu hâl sona erince Osman merak içerisinde sordu: “Az evvel neler oldu, Sen neler yaşadın?”

Nebiyyi muhterem Efendimiz şu cevabı verdi: “Cebrail geldi ve Bana vahiy getirdi.” Sonra Cebrail’in getirdiği âyet-i kerimeyi okudu:

“Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği, akraba ve yakınlara yardım etmeyi emreder. Hayâsızlıkları, kötülükleri ve haddi aşmayı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”[2]  

Osman bu âyet-i kerimeyi hayranlıkla dinledi. Kureyş’in yaşadığı manevî çöküntü nerede, bu âyetin hedeflediği faziletli ümmet neredeydi? İslâm’ın nuru ve Allah Rasûlünün sevgisi Osman’ın yüreğine yerleşti ve Osman b. Maz’ûn hiç tereddüt etmeden Müslüman oldu.[3]

Bir başka rivayete göre ise Osman b. Maz’ûn, Abdurrahman b. Avf, Ebû Seleme, Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve Ubeyde b. Hâris, birlikte Efendimizin yanına gitmişlerdi. Allah Rasûlü onlara İslâm’ı anlatıp Müslüman olmalarını teklif ettiğinde hepsi birden Müslüman olmuştu.[4] Osman b. Maz’ûn ve arkadaşlarının Hz. Ebû Bekir’in davetiyle Müslüman oldukları da rivayet edilmektedir.[5]

Osman b. Maz’ûn, Peygamber Efendimiz Dâru’l-Erkam’a yerleşmeden önce Müslüman olmuştur ki kendisi Müslüman olan on dördüncü kimsedir.[6]

 Böyle erken bir dönemde Müslüman olmak ve her türlü tehlikeyi göze almak ancak pek cesur kimselerin güç yetirebileceği büyük bir kahramanlıktır. O Müslüman olmakla kalmamış, hanımı Havle bint Hâkim’in, oğlu Sâib’in ve kardeşlerinin de Müslüman olmalarına vesile olmuştur. Bu ise Efendimiz aleyhisselâmı çok sevindirmiştir.

İslâm’ın her geçen gün yayılması üzerine dehşete kapılan Mekke’nin önde gelenleri, akla hayale gelmeyecek işkencelerle Müslümanları dinlerinden vazgeçmeye zorladığında Osman ve ailesi de bu vahşi muameleye maruz kaldı. Özellikle Osman’ın yaşadığı mahalle işkencenin, zulmün en ağır şekilde yaşandığı bir yerdi. Zira Osman, Cumahoğulları kabilesine mensuptu.[7] Bu kabilenin lideri olan Ümeyye b. Halef, köleleri Bilâl b. Rebâh’a, Âmir b. Füheyre’ye ve Ebû Fükeyhe’ye acımasızca işkence ediyordu. Bathâ Vadisi acı dolu seslerin vahşi naralarla birbirine karıştığı, kırbaç seslerinin ardı ardına duyulduğu, insanlığın ve insafın unutulduğu bir mekândı. Bilâl ve arkadaşlarının çektiği çileler diğer Müslümanlara yaşadıklarını unutturacak bir boyuta ulaşmıştı.

 

Zorlu Bir Yolculuk


Osman b. Maz’ûn bir şey yapamamanın acısıyla kavruluyordu. Burası artık yaşanabilecek bir yer olmaktan çıkmış, acılar dayanılmaz bir hal almıştı. Mekke’den gitmeli, Ümeyye’nin, Ebû Cehil’in olmadığı bir yere, dinini özgürce yaşayabileceği bir diyara göç etmeliydi. Allah Rasûlünün emriyle Habeşistan’a doğru yola çıktı. Hanımı, oğlu ve kardeşleri de onunla birlikteydi.[8] Maz’ûn ailesi bir gece vakti  gizlice, doğduğu toprakları, evini barkını terk etti ve hiç bilmedikleri bir yere, meçhule doğru zorlu bir yolculuğa çıktı.

Habeşistan’da, Necaşi’nin yurdunda güven içerisinde yaşarken, Mekke’den gelen bir haber Müslümanları heyecan içerisinde bıraktı. Habere göre bütün Mekkeliler Müslüman olmuştu.[9] Kureyş’in seyyidi Velîd b. Muğîre ve Ebû Uhayha Saîd b. Âs bile iman etmişti. Onlar Müslüman olduktan sonra artık burada gurbet ellerde yaşamanın, Allah Rasûlünden uzakta olmanın ne gereği vardı? Zaten kendileri Habeşistan’da, akılları ve kalpleri ise Mekke’deydi. Hemen yol hazırlıkları başladı. Bazı Müslümanlar acele edilmemesini ve haberin iyice araştırılmasını teklif ettilerse de pek çok Müslüman yollara düştü. Acı ve zorlukla dolu yollar, sevinç ve mutluluk dolu adımlarla geride kalıyordu. Ancak Mekke’ye yaklaşıldıkça sevinç, yerini endişeye bıraktı. Yoksa haber yanlış mıydı? Mekke’ye yaklaşıldıkça ümitsizlik artıyor, karşılarına çıkan kimselerin anlattıkları, son umut kırıntılarını da tüketiyordu. Mekke şu dağların ardındaydı. Ama oraya giremezlerdi. Zira Mekke’yi terk etmiş, başka bir ülkede yaşamaya başlamışlardı. Bu şehre dönmenin tek yolu güçlü bir Mekkelinin himayesine sığınmaktı.

Osman b. Maz’ûn ne yapacağını bilemiyordu. Habeşistan’a geri dönebilirdi. Ama Mekke, doğduğu, büyüdüğü şehir, Kâbe ve elbette Peygamberimiz… Onlar bir adım ötedeydi. Diğer tarafta ise işkence ve ölüm vardı. Şehir ve ölüm… İbrahim’in şehrine, Allah’ın evine ve Muhammed aleyhisselâma bu kadar yakın olup da onlara kavuşamamak, Osman b. Maz’ûn’un dayanabileceği bir şey değildi.

Osman bir süre düşündü ve kararını verdi. Muhacirlerin çoğu Habeşistan’a dönse de, o birkaç arkadaşıyla birlikte, ucunda ölüm bile olsa Mekke’ye girecekti.

 

Velîd b. Muğîre


Mekke’den ayrılmış, başka bir şehre yerleşmiş, başka milletlere sığınmış bir kimsenin yeniden Mekke’ye dönebilmesi ancak Kureyş’in ileri gelenlerinden birinin himayesiyle mümkündü. Osman b. Maz’ûn, kendisini himaye etmesi için Velîd b. Muğire’ye haber gönderdi. Zira Velîd, Osman’ın yakın bir akrabasıydı.

Velîd b. Muğire, Kureyş’in önemli kabilelerinden birisi olan Mahzûmoğulları’nın lideriydi. Malının ve evlatlarının çokluğu, ilerlemiş yaşı, ona Mekke üzerinde hâkim bir güç veriyordu. Öyle ki Kureyşliler: Bu Kur’ân nasıl olur da Mekke’nin önderi Velîd b. Muğîre’ye ya da Taif’in lideri Urve b. Mes’ûd’a değil, malı mülkü olmayan kimsesiz bir çobana indirilir.” diyerek Velîd’in toplum içerisindeki nüfûzunu ifade edip hayretlerini dile getiriyorlardı.

Velîd, adamlarını göndererek Osman’ı Mekke’ye getirtti. Sonra Osman’ın elinden tutarak Kâbe’ye geldi ve bütün Kureyşlilere şu sözleri söyledi: “Ey Kureyş halkı! İyi biliniz ki Osman b. Maz’ûn, benim himayem altındadır. Her kim eliyle ya da diliyle ona bir zarar vermeye kalkarsa karşısında beni bulur.”

 

İnsanların Himayesini Reddediyorum


Osman b. Maz’ûn artık Mekke’de sevdikleriyle birlikteydi. Dilediği gibi dolaşabiliyor, ibadetlerini rahatlıkla yerine getiriyor, Kâbe’yi istediği saatte tavaf edebiliyordu. Hiç kimse, Müslüman olması sebebiyle ona işkence edemiyor,  kırıcı bir söz dahi söyleyemiyordu. O bu şekilde rahat bir hayat sürerken diğer Müslümanlara yapılan zulüm bütün şiddetiyle devam ediyordu. Rabbim Allah’tır.” dediği için işkenceye uğrayan müminlerin feryatları Mekke sokaklarını dolduruyordu. Osman b. Maz’ûn bu durumdan son derece rahatsız oldu. Onun gibi inanan ve onun gibi yaşayan arkadaşları, din kardeşleri eziyet çekerken kendisi nasıl rahat edebilirdi? Allah’ın Rasûlü, müminler ve yakın akrabaları zorluklarla mücadele ederken o bir müşriğin himayesinde keyif süremezdi. Bu onun için büyük bir eksiklikti. Diğer müminlerden ayrılmamalı, onların yaşadığı acılara ortak olmalıydı. “Ben” demeyip “biz” olmanın savaşını vermeli, acısıyla tatlısıyla her durumda ümmet olmanın bilincinde yaşamalıydı. Kardeşleri sıkıntı içerisindeyken rahatına bakmak Osman b. Maz’ûn gibi yüce bir Müslüman’ın tercihi asla olamazdı. Derhal kalktı ve Velîd b. Muğîre’nin yanına gitti.

- Ey Abdüşems’in babası, ben senin himayenden çıkmak istiyorum.

- Yeğenim ne oldu, yoksa birisi sana kötü bir söz mü söyledi, birileri eziyet mi etti? Neden benim himayemden çıkmak istiyorsun?

- Vallahi, sen bana çok vefalı davrandın. Himayeni en güzel şekilde yerine getirdin. Ama ben bir kulun himayesine değil Allah’ın himayesine girmek istiyorum. Allah Rasûlü ve arkadaşlarını örnek almak istiyorum. İnsanların himayesini reddediyorum.

Bu sözler üzerine Velîd ve Osman birlikte Kâbe’ye geldiler. Velîd, etrafına toplanan kalabalığa hitaben:

- Ey Kureyşliler! Bu yanımdaki, Osman b. Maz’ûn’dur. Haberiniz olsun ki o, benim himayemi reddediyor, dedi. Osman ise: 

- Evet, ben yalnızca Allah’ın himayesinde yaşamak istiyorum, diyerek Velîd’e cevap verdi ve orayı terk etti.[10]

Cennet Nimetleri Asla Yok Olmayacaktır

Osman b. Maz’ûn mescitten ayrıldıktan sonra Kureyşlilerin oturup sohbet ettiği bir mekâna geldi. Arapların meşhur şairi Lebîd b. Rebîa kalkmış şiir okuyordu. Şiirin bir yerinde:

- İyi biliniz ki Allah’tan başka her şey batıldır, dedi.

Osman b. Maz’ûn: Evet, doğru söyledin, diye ona mukabele etti. Lebîd şiirin devamında:

- Bütün nimetler yok olup gidecektir, deyince Osman bu sefer itiraz etti:

- Hayır, Cennet nimetleri asla yok olmayacaktır.

Şiirine müdahale edilmesine alışık olmayan şair, bu durumdan rahatsız oldu. Dinleyiciler ise şairi teşvik ederek, şiiri yeniden okumasını istediler. Lebîd şiiri tekrar okuduğu sırada Osman b. Maz’ûn yeniden itiraz edince, Lebîd artık dayanamadı ve:

- Vallahi Ey Kureyş halkı! Şairleri rahatsız etmek sizin huyunuz değildi, dedi. Oradakiler Lebîd’i sakinleştirmeye çalıştılar:  

- Bu adam kavminin dinini terk eden beyinsizlerden biridir. Onun sözleri sakın seni rahatsız etmesin.

Sonra Osman b. Maz’ûn’a ve orada bulunan diğer Müslümanlara hakaret etmeye başladılar. Osman b. Maz’ûn öyle zoru gördüğünde sinecek, korkacak ve geri çekilecek bir kimse değildi. Tartışmaya, davasını savunmaya devam etti. Ashâb-ı Kirâm hep böyleydi. Onlar Hakkı söylemekten asla çekinmez, kınayanın kınamasından korkmaz ve Hakk yolunda başlarına gelen her türlü musibete sabır gösterirlerdi. Osman, bu şekilde muhalefetini sürdürürken müşriklerden Abdullah b. Ebî Muğîre kendisine saldırarak yüzüne şiddetli bir yumruk attı. Osman’ın gözü yanmaya başlamıştı.  Kahramanlığıyla meşhur genç sahâbî Sa’d b. Ebî Vakkas ise derhal saldırarak Abdullah b. Ebi Muğîre’ye bir yumruk attı ve burnunu kırdı. Kavga şiddetlenmiş, ortalık iyice karışmıştı. Osman b. Maz’ûn’un gözü ise yumruğun şiddetiyle yanıyordu. Bir kenarda oturmuş kavgayı seyreden Velîd b. Muğîre:

- Ey kardeşimin oğlu! Eğer benim himayemden çıkmasaydın, başına bu hal gelmezdi. Şu gözünün haline bir bak, deyince Osman şu cevabı verdi:

- Vallahi ey Abdüşems’in babası! Sağlam kalan şu gözüm var ya, o da diğer gözümün uğradığı musibete muhtaçtır. Ben Allah yolunda diğer gözümü kaybetmekten de çekinmem. Ben senden çok daha aziz ve çok daha güçlü bir zâtın, Allah Celle ve A’lâ’nın himayesindeyim.

Velîd bu defa:

- Yeğenim gel, yeniden himayeme gir, deyince Osman bu teklifi kesin bir dille reddetti:

- Ben Allah’ın himayesindeyim.[11] Sonra bir şiir okuyarak Allah ve Rasûlüne olan imanını ortaya koydu. Eğer gözü Allah yolunda bir müşrik tarafından zarar gördü ise, merhamet sahibi olan yüce Allah ona çok daha büyük bir mükâfat verecekti. İnsanlar ne söylerlerse söylesinler o, Muhammed aleyhisselâmı ve İslam dinini asla terk etmeyecekti. Zira onun tek hedefi Allah’ın rızasını kazanmaktı.

Osman b. Ma’zun’un uğradığı bu şiddet Müslümanları üzmüş ve oldukça öfkelendirmişti. O sırada 16-17 yaşlarında olan Hz. Ali, bir gün atılan bu yumrukların intikamını alacaklarını anlatan şiirler okuyordu.

Osman b. Maz’ûn’un günleri acı ve zorluklarla geçti. Kabilesinin lideri Ümeyye b. Halef tarafından eziyetlere maruz bırakıldı. Nihayet İslam’ın nuru Medine’de parlayıp Efendimiz aleyhisselâm arkadaşlarına hicret etmelerini emrettiğinde, Osman ve ailesi yeniden yollara düştü.

 

Yeni Bir Hayat

 

Allah yolunda diyar diyar dolaşan, yerini yurdunu terk eden, nerede ve kimin yanında kalacağını dahi bilmeyen ancak Rabbine güvenen, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” diyerek Medine’ye sığınan Muhacirler ne güzel kimselerdir. Muhacirlere kucak açan, sofrasındaki yiyeceği, sırtındaki elbiseyi paylaşan, ihtiyaç sahibi olsalar dahi Mekkeli iman kardeşlerini kendilerine ve çocuklarına tercih eden Medineli Müslümanlar yani Ensâr nasıl bir iman sahibidir? Düne kadar birbirlerini hiç görmemiş insanları bu kadar yakın hale getiren, onları öz kardeşlerinden bile daha samimi kılan, o mü’minlerin Allah ve Rasûlüne olan sevgileri ve bağlılıkları değil midir?

Osman b. Maz’ûn işte bu şanlı muhacirlerden biriydi. O ve ailesi Medine’ye hicret etmiş, Mekke’deki evlerinin kapısına kilit vurmuşlardı. Bir gece vakti gizlice yola çıkan bu mü’minler, dünyaya ait neleri varsa, o güne kadar kazandıkları ve biriktirdikleri servetlerini, meskenlerini ve içindeki eşyalarını Allah ve Rasûlünün uğruna geride bırakmışlardı.

Efendimiz aleyhisselâm, Medine’de yeni bir hayata başlayan Osman b. Maz’ûn’a ve ailesine bir ev yapmaları için arsa tahsis etmiş, Ensâr ve Muhacir kardeş edilirken, Osman da Hazrec kabilesinden Abbas b. Ubâde, bir başka rivayete göre ise Ebû’l-Heysem Mâlik b. Teyyihân ile kardeş olmuştu.[12]

Mekke’de uğradığı baskı ve işkencelerden sonra Medine’ye yerleşen Osman b. Maz’ûn kendini her şeyiyle ibadete verdi. Öyle ki o, gece boyunca namaz kılıyor, Rabbini zikrediyor, gündüzleri ise oruç tutuyordu.[13] Allah’ın zikriyle geçen gecelerde doyumsuz bir lezzet yaşıyor, zikir ve ibadetlerden aldığı bu zevk onu çevresinden ve bütün dünyadan uzaklaştırıyordu.

 

Gerçek Bir Zahid


Ashâb-ı Kirâm içerisinde zühd ve ibadetiyle âdeta bir sembol haline gelen Osman b. Maz’ûn radıyallahu anh, dünyaya ait her şeyi terk eden, Allah’ın rızasını kazanmaktan başka hiçbir düşüncesi olmayan gerçek bir zahiddi. Bir oyun ve eğlenceden ibaret olan dünyadan ve insanların ellerindeki dünyalıklardan vazgeçen kimseler, Allah’ın sevgisine ulaşabilirdi. İşte Osman b. Maz’ûn bu kimselerden biriydi.

 

Güzel Ahlakın Zirvesi


Osman b. Maz’ûn hayâ ve güzel ahlak sahibi olmak isteyenlerin örneğidir. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem onu şu sözlerle anlatır:

- Osman b. Maz’ûn hayânın zirvesindedir.[14]

O günah işlemekten, harama bakmaktan o kadar çekinirdi ki bu endişesini Allah’ın Rasûlüyle paylaşırdı. Savaşlar için yolculukların uzun sürdüğünü ve bu seferlerde günaha girmekten korktuğunu söylediğinde, Efendimiz ona oruç tutmasını tavsiye etmişti.[15]

Osman b. Maz’ûn’un önderlik ettiği ve aralarında Sa’d b. Ebî Vakkas, Ebû Zerr ve Hz. Ali’nin de bulunduğu bir grup sahabî et yemeyeceklerine, bekâr iseler evlenmeyeceklerine, evli iseler hanımlarıyla ilgilenmeyeceklerine ve sürekli ibadet edeceklerine dair yemin ettiklerinde, Rasûl-i Ekrem, Osman’ı ve arkadaşlarını bu şekilde yaşamaktan men etti.[16]

 

Ben Senin İçin Güzel Bir Örnek Değil miyim?

 

Osman b. Maz’ûn’un hanımı Havle binti Hakîm bir gün Allah Rasûlünün evine misafir olur. Üstü başı perişan hâldedir. Kureyş kadınlarının önde gelenlerinden birisi olan Havle’nin durumu Efendimizin hanımlarını rahatsız eder. Neden bu halde olduğunu sorduklarında, Havle halini şöyle anlatır:

- Benim eşim gecelerini namazla, ibadetle geçiriyor, gündüzleri ise oruç tutuyor.

Eşinin ilgisizliği sebebiyle kendisini ihmal ettiğini söyleyen Hz. Havle’nin şikâyeti Efendimize haber verilir.[17] Allah Rasûlü hemen Osman b. Maz’ûn’un yanına gider ve sorar:

- Ey Osman, ben senin için güzel bir örnek değil miyim?

- Anam babam Sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü! Bu sorunun sebebi nedir?

- Sen gündüzleri hep oruç tutuyor, geceleri de namaz kılıyormuşsun, öyle mi?

- Evet, Ya Rasûlallah!

- Böyle yapma! Gözlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. Ailenin senin üzerinde hakkı vardır. Namaz kıl ama sonra uyu. Oruç tut ama bazen de tutma.[18]

Efendimizin bu ikazından birkaç gün sonra Havle binti Hakîm yine Hücre-i Saâdet’e misafir olur. En güzel elbiselerini giymiş, güzel kokular sürmüş, âdeta yeni gelinler gibi süslenmiştir.[19] Allah Rasûlünün tavsiyeleri hemen hayata geçirilmiştir.

 

Allah, Beni Ruhbanlıkla Göndermedi


Bir ev tutarak burayı mescid haline getiren ve münzevi hayat sürmek isteyen Osman b. Maz’ûn bu evde ibadet ettiği sırada Allah Rasûlü evin kapısına gelir ve Osman’a şöyle seslenir:

“Ey Osman! Allah Beni ruhbanlıkla göndermedi. Allah katında dinlerin en hayırlısı, kolaylık dini olan hanifliktir.” Efendimiz bu sözü üç kez tekrarlar.[20]

 

Bedir’in Aslanı


Zühd ve takva üzerine bir hayat yaşamaya çalışan Osman b. Maz’ûn Allah yolunda cihadı da ihmal etmemiş, gerçek bir zahidin aynı zamanda kahraman bir mücahid olması gerektiğini hepimize en güzel şekilde göstermiştir. Hak ile batılın ayrıldığı Bedir Savaşı’nda düşmanın üzerine yıldırım gibi düşmüş, müşriklerden Evs b. Miyer’i öldürmüş,[21] Hanzala b. Gabîsa’yı ise esir almıştır.[22] Hicret yollarında yanından ayırmadığı kardeşleri ve oğlu da bu savaşa katılmış, Maz’ûn ailesi hak ve batıl mücadelesinde daima en ön safta yer almıştır.

 

Allah Rasûlünü Ağlatan Sahabî


İlk Müslümanlardan, her iki hicretin sevabına da nail olan, takvayı, verâyı ve cihadı şahsında birleştirmiş büyük sahâbî Osman b. Maz’ûn, Bedir Savaşı dönüşünde rahatsızlanmış ve hicretten otuz ay sonra Medine’de vefat etmiştir.[23] O, Medine’de vefat eden ilk muhacirdir.[24]

Osman b. Maz’ûn hastalandığında Efendimiz aleyhisselam onu ziyarete gitti. Osman son anlarını yaşıyor, can çekişiyordu. Rasûl-i Ekrem, Osman’ın üzerine eğildi, sanki bir şeyler söyledi, başını kaldırdığında gözleri dolmuştu. Sonra bir daha Osman’ın üzerine eğildi, başını kaldırdığında yeniden eğildi. Üçüncü kez başını kaldırdığında artık Osman hareket etmiyordu. Efendimiz ağlıyor, gözyaşları Osman’ın yüzüne dökülüyordu. İnsanlar ağlamaya, feryat etmeye başladılar. Allah Rasûlü ise eğildi Osman’ı alnından öptü.[25] Ölünün ardından bağırıp çağırılmamasını, sessizce gözyaşı dökmenin daha doğru olacağını söyledi.[26]

 

O, Allah ve Rasûlünü Severdi


Osman b. Maz’ûn yıkanıp kefenlendikten sonra sevgili Peygamberimiz yine onun yanına geldi. Bu sırada hicretin ilk günlerinde Osman b. Maz’ûn’u misafir eden Ensârın hanımlarından Ümmü A’lâ ya da bizzat Osman’ın hanımı Havle binti Hakîm şöyle dedi:

- Ey Ebâ Sâib, Cennet sana mübarek olsun, Allah’ın sana ikramda bulunduğuna şehadet ederim.[27] Bu sözler Allah Rasûlünü rahatsız etti. Döndü ve kızgın bir şekilde sordu:

- Allah’ın ona ikramda bulunduğunu nereden biliyorsun?

- Ya Rasûlallah, Allah ona merhamet etmez de kime eder? O senin dostun ve süvarin değil midir?

- Vallahi, Ben onun hakkında yalnızca hayır ümit ediyorum. Ancak Ben Allah Rasûlü olduğum halde Bana dahi nasıl muamele edileceğini bilmiyorum. O, Allah ve Rasûlünü severdi, demeniz daha doğru olurdu.[28]

Efendimizin, Osman b. Maz’ûn hakkında böyle söylemesi Ashâb-ı Kirâm’ı derinden sarstı. Onun gibi yüce bir Allah dostu Cennete giremeyecek ise kendi hâlleri nice olurdu?

Hanım sahabîlerin sözlerine Allah Rasûlü’nün bu tepkiyi göstermesinde bizim için çok önemli dersler vardır. Böyle yüce bir sahabî hakkında dahi kesin bir ifade kullanılmasını Efendimiz doğru bulmuyorsa, hiç kimsenin sonu hakkında konuşmak bizlere düşmez. Kimin Cennete, kimin Cehenneme gideceğini sadece Rabbimiz bilir. Bizim görevimiz ölülerimizin gideceği adresleri belirlemek değil, onların günahlarının bağışlanması için Rabbimize dua etmektir. Ayrıca hiç kimse amellerine güvenerek kendisinin kurtulduğunu söylememeli, Allah Celle’nin merhametine, cömertliğine ve lütfuna sığınmalıdır.

 

Cennetü’l- Bakî’ye Gömülen İlk Muhacir


Sevgili Peygamberimiz, Osman b. Maz’ûn’u gömmek ve ashâbına bir mezar yeri bulmak amacıyla Medine çevresini dolaştı. Garkad adı verilen çalıların bulunduğu Bakî mevkiine geldiğinde, burayı Medine’nin mezarlığı olarak belirledi. Osman b. Maz’ûn bu mezarlığa gömülen ilk muhacir oldu.[29] siyer cennetu'l baki osman b. mazun mutlu binici cennetu'ıl bakiye gömülen ilk mhacir abid zahid

Osman’ın cenazesi omuzlar üzerinde götürülürken Allah’ın Sevgili Elçisi seslendi:

- Ey Sâib’in babası, Allah sana rahmet etsin. Sen gittin. Ne sen dünyaya iltifat ettin ne de dünya sana. Sen dünyaya hiç bulaşmadın.[30]

Bunlar Rasûlullah’ın sözleridir. Rasûl’ün böyle anlattığı, hakkında bu kadar güzel sözler söylediği kimse ne güzel bir kimsedir!

Mezar yerine geldiklerinde, Allah Rasûlü şöyle buyurur:

- Bu bizim ahirete ilk gidenimizdir. O bizim için ne güzel bir seleftir![31]

Efendimiz, Osman’ın mezarına girdi. Kardeşi Osman’ı bizzat kendisi defnetti. Osman’ın kardeşleri ve çocukları da ona yardım ediyorlardı. Defin işlemi bittikten sonra Allah Rasûlü bir sahâbîden büyükçe bir taş istedi. Sahâbî taşı kaldıramayınca, Efendimiz kendisi taşı kaldırarak Osman’ın mezarının başucuna koydu[32] ve şöyle dedi:

- Bununla kardeşimin mezarını bulur, tanır ve ailemden ölenleri de buraya gömerim.[33]

 

Salih Selefimiz Osman b. Maz’ûn


Efendimizin kızı Zeyneb vefat ettiğinde, Allah Rasûlü aleyhisselâm kızına hitaben şöyle buyurdu:

- Hayırlı selefimiz Osman b. Maz’ûn’a kavuş.[34]

Vefa sahibi Sevgili Peygamberimiz, arkadaşı Osman b. Maz’ûn’u hiç unutmadı. Onun mezarını sık sık ziyaret ediyor, her vesileyle onu anıyordu. Çok sevdiği yavrusu İbrahim vefat ettiğinde, Rasûl-i Ekrem büyük bir acı yaşadı. İbrahim’in nereye gömüleceği sorulduğunda:

- Salih kardeşimiz Osman b. Maz’ûn’un yanına, buyurdu.

 Yine oğlu İbrahim’e gözyaşları içerisinde seslendi:

- Salih selefimiz Osman b. Maz’ûn’a kavuş.[35]

Ensarın hanımlarından Ümmü A’lâ, rüyasında Osman b. Maz’ûn’a ait bir ırmak gördü. Efendimize giderek rüyasını anlattığında Rasûl-i Ekrem: “Bu onun amelidir.” buyurdu.[36]

 

Gözyaşlarım Hiç Dinmeyecek


Havle binti Hakîm, eşi Osman’ı ahirete şu sözlerle uğurladı:

- Ey gözlerim, dinmeksizin gözyaşı dökün. Ağlayın Osman b. Maz’ûn için, Rabbinin rızası uğruna sabahlayan kişi için. Ölüp de mezara gömülen o kimseye ne mutlu! Bakî mezarlığı ve garkad ağaçları ona ne güzel bir mekân oldu! Onun ölümü, kalbime ebedî bir keder bıraktı. Gözyaşlarım ölünceye dek hiç dinmeyecek.[37]

Ebû Sâib[38] Osman b. Maz’ûn radıyallahu anh vefat ettiğinde geride bir kızı, Abdurrahman ve Sâib adlı iki de oğlu kaldı. Efendimiz aleyhisselâmın Buvât Gazvesi’ne çıktığında Medine’de vekili olarak bıraktığı Sâib, yalancı peygamber Müseylime’ye karşı savaşırken Yemâme’de şehit oldu.[39]

Allah, Osman b. Maz’ûn’a, o yüce sahabîye rahmet eylesin. Onun ve arkadaşlarının Hak davasından bizleri ayırmasın. Âmin.

 



[1] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 270; İbn Sa’d,  et-Tabakât, III, 394; İbnü’l Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 590.

[2] Nahl Sûresi  16/90.

[3] İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm, IV,597.

[4] İbn Sa’d,  et-Tabakât, III, 393; Nevevî, Tehzîbü’l-esmâ, I, 326; Mizzi, Tehzîbü’l-kemâl, XIV, 55.

[5] İbn Kesîr, el-Bidâye, IV, 75; Mustafa Fayda, “Hz. Ebû Bekir”, DİA, X, 102. 

[6]İbn Hişâm, es-Sîre, I, 270;  İbnü’l Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 589; Zehebî, A’lamu’n-nübelâ, I, 155.

[7] İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 1053; İbn Hacer, el-İsâbe, VII, 109; İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 236.

[8] İbn Hişâm, es-Sîre, I,350; İbnü’l Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 589; İbn Hacer, el-İsâbe, VII, 109.

[9] İbnü’l Esîr, el-Kâmil, I,597; Ebû  Nuaym,Hilyetü’l-evliyâ, I, 104.

[10] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 9; İbnü’l Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 590; Ebû  Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 103.

[11] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 9-10; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 228; Semîra ez-zâyed, Muhtasaru’l-câmi fi’s-sîre, I, 178.

[12] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 396; M. Yaşar Kandemir, “Osman b. Maz’ûn”, DİA, XXXIII, 470.

[13] İbnü’l Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 590; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1054.

[14] İbn Sa’d,  et-Tabakât, III, 394.

[15] Buhâri, “Nikah” 8; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 395; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1055; İbn Hacer, el-İsâbe, VII,110.

[16] İbn Sa’d,  et-Tabakât, III,394; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1054.

[17] Beğâvî, Mu’cemu’s-sahâbe, IV, 339.

[18] Ahmed, el-Müsned, VI,268; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 395.

[19] İbn Sa’d,  et-Tabakât, III, 395; Selman Başaran, “Havle binti Hakîm”, DİA, XVI, 538.

[20] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 395; Beğâvî, Mu’cemu’s-sahâbe, IV, 339-340.

[21] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 372; Vâkıdî, el-Meğâzî, I, 151.

[22] Vâkıdî, el-Meğâzî, I,142.

[23] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 396; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1053.

[24] İbnü’l-Esir, Üsdü’l-ğâbe, III, 591; İbn Hacer, el-İsâbe, VII, 111; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1053.

[25] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 396; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1053; İbn Hacer, el-İsâbe, VII,111.

[26] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 399; İbn Abdilber, el-İstî’âb, III,1056.

[27] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 399; İbn Hacer, el-İsâbe, VII,111; Ebû  Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 106.

[28] Buhâri, “Cenâiz” 3; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 398-399; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-ğâbe, III, 591.

[29] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 397; İbn Hacer, el-İsâbe, VII, 111; Mustafa Fayda, “Cennetü’l-Bakî’”, DİA, VII, 387.

[30] Mâlik, el-Muvattâ, “Kitâbu’l-Cenâiz” 16; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 397;  Beğâvî, Mu’cemu’s-sahâbe, IV, 339.

[31] İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1053.

[32] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 397; Hâkim, el-Müstedrek, III, 209; Zehebî, A’lamü’n-nübelâ, I, 154.

[33] İbn Mâce, “Cenâiz” 42; Ebû Dâvûd, “Cenâiz” 57; Zehebî, A’lamü’n-nübelâ, I, 154; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 400.  

[34] İbn Mâce, “Cenâiz” 42; Hâkim, el-Müstedrek, III, 210;  İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 398.

[35] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 591; İbn Hacer, el-İsâbe, VII, 111; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1053.

[36]İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 398; Zehebî, A’lamü’n-nübelâ, I, 160; Ebû  Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 104.

[37] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 591; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III,1056; İbn Hacer, el-İsâbe, VII,111.

[38] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 589; Hâkim, el-Müstedrek, III, 209; Beğâvî, Mu’cemu’s-sahâbe, IV, 342.

[39] İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 207.

 

Yazar: