Abdullah b. Mes’ûd - Kur'ân'ın Tercümanı

Sen Âlim Olacaksın

İslam’ın ilk günleri… Allah Rasûlü ve sevgili arkadaşı Hz. Ebû Bekir şehrin dışına çıkmışlar. İkisi de oldukça yorgun. Biraz ileride sürüsünün başında genç bir çoban görünüyor. İki arkadaş çobana yaklaşıp selam veriyorlar. Sonra Rasûl-i Ekrem soruyor: “Delikanlı, bize içirebileceğin sütün var mı?” Çoban: “Ben sütün sahibi değil, emanetçisiyim.” diyor. İnsanların en emini olan Efendimiz emanete sadık gencin sözlerini çok beğeniyor: “Öyleyse yavrusu olmayan, süt veremeyecek bir hayvanı göster bize.” deyince çoban merak ediyor, sütü olmayan koyunu ne yapacaklar, diye. Ama yine de bir tanesini getirip önlerine koyuyor.

Allah Rasûlü Rabbine dua ediyor ve sonra hayvanı sağmaya başlıyor. Bir mucizeyi yaşayan genç çoban, peygamberin elinden süt içiyor. On yedi yaşındaki esmer, incecik delikanlı önce Müslüman oluyor sonra: “Ya Rasûlallah, o okuduğun sözleri bana da öğretir misin?” diye rica ediyor. Efendimiz delikanlının başını okşadıktan sonra şöyle buyuruyor: “Sen mutlaka öğrenecek ve âlim olacaksın.”[1]

 

Kur'ân-ı Kerim’i Açıkça Okuyan İlk Kahraman 

Peygamber Efendimizin yetiştirdiği en büyük âlimlerden biri olan Abdullah b. Mes’ûd işte böyle Müslüman oldu. O iman eden altıncı kimse olmakla şeref buldu. O Müslüman olduğunda koca yeryüzünde sadece altı Müslüman vardı.[2] Artık çobanlık yapmıyor, Allah Rasûlünün yanından ayrılmıyordu. Onun Saîd b. Zeyd ve hanımı Fâtıma binti Hattâb ile aynı dönemde Müslüman olduğu da rivayet edilmektedir.[3]

Zulmün bütün karanlığıyla hâkim olduğu günlerdi. Müşrikler, Allah diyen müminlere insaf etmiyor, azabın bin bir çeşidini gösteriyorlardı. Fakat Müslümanlar vazgeçmiyordu. Sahâbîler bir gün aralarında dertleşiyorlar: “Şu müşrikler var ya, şunların karşısında Kur'ân okuyamadık, hakkı haykıramadık.” diyorlardı. Rahmân Sûresi henüz nazil olmuştu. “Şöyle kabilesi güçlü, arkası kuvvetli biri çıksa da Kâbe’nin yanında halkın ortasında sesinin son gücüyle bu mübarek sûreyi okusa!” diye düşünüyorlardı.

Abdullah b. Mes’ûd fırladı yerinden. “Kur'ân’ı, Kureyş’e ben duyuracağım.” dedi. Arkadaşları: “Aman, bu senin işin değil. Senin kimin kimsen, hiçbir gücün yok, canından olursun.” diye mani olmaya çalışıyor ama Abdullah’ı durduramıyorlardı.

Mescid-i Haram’ın tam ortasında, Kâbe’nin yanı başında, Hicr’de oturan Kureyş liderlerinin ve halkın gözü önünde bir yiğit meydana çıktı. Besmele çektikten sonra “er-Rahmân” diye haykırdı. O okurken şehir susmuş, Kâbe’nin yüzü gülmüştü. İbrahim’in beytinin önünde yeni bir destan yazılıyor, Kureyş’in Nemrutları hayretler içerisinde birbirlerine bakıyorlardı. “Ümmü Abd’in oğlu neler söylüyor, yoksa Muhammed’in söylediği sözler mi bunlar?”  Kureyş’in egemenleri hemen ayağa kalktılar, bu çocuk Kur'ân okuyor diye Abdullah’ın üzerine saldırdılar.

Müşrikler Abdullah’ı yere düşürmüş döverken, Abdullah gücünün son noktasına kadar okumaya devam ediyordu. Kureyş’in öfkesi yatışıp Abdullah’ı bıraktığında, İbn Mes’ûd’un yüzü gözü, tüm vücudu kanlar içinde kalmıştı. Arkadaşlarının yanına gitti. Onu bu halde gören sahâbîler hüzünle: “Biz senin başına bunun gelmesinden korkuyorduk.” dediler. İbn Mes’ûd ise: “Allah’ın düşmanları benim gözümde hiç bu kadar zavallı olmamışlardı. Vallahi, eğer isterseniz yarın yine gider aynı şeyi tekrarlarım.” diyerek kararlılığını ortaya koydu. Allah Rasûlü’nden sonra yeryüzünde Kur'ân’ı açıkça ilk okuyan İbn Mes’ûd olmuştu. [4] Sevgili Efendimiz, Abdullah’a Ebû Abdurrahman künyesini vermişti.[5]

Abdullah dayak yemiş, ağzı burnu kırılmış, kanlar içinde kalmıştı. Ancak o kendisini dövenlerin aciz olduğunu, zavallı olduklarını söylüyordu. Öyleyse sahâbenin güçten anladığı şey başkaydı. Onlar zaferi ya da mağlubiyeti bizim gibi görmüyorlardı.

 

En Zor Günler

Baskı ve şiddetin dayanılmaz bir hale geldiği günlerde Abdullah b. Mes’ûd, bir grup arkadaşıyla birlikte Habeşistan’a hicret etti.[6] Fakat kısa bir süre sonra Mekke’ye geri döndü. Zulmün şiddeti kat be kat artmıştı. Artık müşrikler, Efendimiz aleyhisselam’a dahi en ağır işkenceleri reva görüyorlardı. Hele bir gün Kâbe’nin yanında namaz kılmakta olan Peygamberimiz, secdeye vardığında başına deve işkembesi koymuşlardı. Allah Rasûlü başını kaldıramıyor; İbn Mes’ûd çaresiz, elinden bir şey gelmiyordu. Müşrikler gülmekten birbirlerinin üzerine yıkılırken, Abdullah’ın gözünden yaşlar süzülüyordu.[7]  Hayatının en acı günü bu olsa gerekti.

Nihayet güneş doğup İslam’ın nuru Medine ufuklarında parladığında, İbn Mes’ûd Medine’ye hicret etti. Efendimiz ona ve annesine mescidin hemen yanında bir arsa verdi. Bazı müminlere de İbn Mes’ûd ev yaparken ona yardım etmelerini emretti. Fakat o Müslümanlar, İbn Mes’ûd’u hor görüp yardım etmeye yanaşmayınca, Allah Rasûlü çok öfkelendi: “Öyleyse Allah beni neden gönderdi? Allah içlerindeki zayıflara hakkını vermeyen bir toplumu yüceltmez.” buyurdu.[8]

Efendimiz aleyhisselam İbn Mes’ûd’u muhacirlerden Zübeyr b. Avvâm[9], ensardan ise Muâz b. Cebel ile kardeş ilan etti. [10]Muâz on sekiz yaşında Müslüman olmuş, Efendimizin çok sevdiği tertemiz bir kimseydi. Allah Rasûlünün kardeş yaptığı bu iki delikanlı ümmetin en büyük âlimleri olacaklardı.

 

Rasûl’ün Yanı Başında

İbn Mes’ûd ve annesi, Rasûl-i Ekremin aile fertleriydi sanki.  Hayber’in fethinden sonra Medine’ye gelen Ebu Mûsâ el-Eşarî ve arkadaşları, onu ve annesini sık sık Efendimizin evine girdikleri için ehl-i beytten zannetmişlerdi.[11] Hiç kimse Allah Rasûlüne İbn Mes’ûd kadar yakın değildi. O, Peygamber Efendimize hizmet ediyor, bir emri olur düşüncesiyle perdenin hemen gerisinde duruyordu. Efendimiz aleyhisselam perdeyi kaldırıp kendisini dinleme iznini yalnızca ona vermişti.[12]

Peygamberimiz bir yere gidip oturduğunda İbn Mes’ûd, Rasûl-i Ekremin ayakkabılarını alıp koltuğunun altında tutuyor, kalkıp gideceğinde ise hemen koşup ayakkabılarını giydiriyordu. Efendimizin misvağını, yastığını İbn Mes’ûd taşıyor; Allah Rasûlü yıkanırken havlusunu o tutuyordu. Efendimizin asası İbn Mes’ûd’un elindeydi. Peygamberin önünden yürüyüp odasına önce İbn Mes’ûd giriyor, Rasûl-i Ekremi uykusundan yine o uyandırıyordu.[13] Sahabiler ona Sâhibu’s-Sivâd ve’s-Sivâk diyorlardı.[14] Abdullah b. Mes’ûd, Son Peygamberin en yakınındaki “Mes’ûd”  bir kimseydi.

 

Bu Ümmetin Firavunu

Bedir Savaşı’na çıkıldığında Abdullah b. Mes’ûd, Kureyş ordusunun durumunu öğrenmek üzere keşfe gitmiş,[15] ayrıca savaş meydanında büyük kahramanlıklar göstermişti. Mekke’de kendisini yumruklayan Ebû Cehil’i Bedir’de öldürmek ona nasip olmuştu. Efendimiz, ümmetin firavununun âkıbetini gördüğünde Rabbine şükrederek İbn Mes’ûd’a dua etmiş ve Ebû Cehil’in kılıcını kendisine vermişti.[16]

Uhud günü İslam ordusu dağılıp Efendimiz meydanın tam ortasında kaldığında  yanında üç arkadaşıyla birlikte İbn Mes’ûd da vardı.[17] Yine Huneyn günü müminler darmadağın olup Allah Rasûlü ileriye hücum ettiğinde o, Efendimizin yanında duruyor ve Müslümanları yardıma çağırıyordu.[18]

Abdullah b. Mes’ûd, yüce Rasûlü hiçbir zaman terk etmedi. Efendimiz rahatsızlandığı zaman ziyaretine gidip durumunu gördüğünde yüreğine derin bir acı düştü. Sonrasında Allah Rasûlünün huzuruna arkadaşlarıyla birlikte vardığında Rasûl-i Ekrem onlara dua buyurdu. Abdullah ve arkadaşlarını karşısında gören Efendimiz ağladı ve gözyaşları içerisinde dostlarına veda etti.[19]

 

Efendimizin Selamı

Abdullah b. Mes’ûd o hüzün dolu vedayı bizlere şöyle anlatır: 

“Canım O'na feda olsun! Sevgilimiz, Peygamberimizin ayrılık vakti yaklaştığında Hz. Âişe annemizin evinde toplandık. Efendimiz bizlere baktı, gözleri doldu. Sonra:

‘Merhaba size, Allah’ın selamı üzerinize olsun. Allah sizi korusun, sizi huzur içinde yaşatsın, size merhamet etsin,  size yardım etsin, sizi rızıklandırsın, sizi yüceltsin, sizi başarıya ulaştırsın. Sizi Allah’a emanet ediyorum. Ayrılık vakti yaklaştı. Allah’a, Cennetü’l-Me’vâ’ya, Sidretü’l-Müntehâ’ya, Refîk-i A’lâ’ya dönüş var. Allah size rahmet etsin, sizi peygamberinizden dolayı hayırla mükâfatlandırsın. Burada bulunmayan ashâbıma selam söyleyin. Kıyamet gününe kadar benim dinime tâbi olanlara da selam söyleyin.’buyurdu ve ağlamaya başladı. O ağlayınca biz de ağladık.”[20] 

 

Efendimizden Sonra

Allah Rasûlünün vefatından sonra İbn Mes’ûd, İslam’a hizmet etmeye devam etti. Hz. Ebû Bekir devrinde dinden dönenler, Medine’yi tehdit ettiğinde şehrin savunmasında aktif görevler aldı.[21] Hz. Ömer döneminde Suriye’nin fethine katılan İbn Mes’ûd, Yermük Savaşı’nda artçı birlikleri komuta etti.[22]

Hz. Ömer tarafından Kûfe’ye hazinedar, kadı ve muallim olarak tayin edilen İbn Mes’ûd bu görevini uzun yıllar büyük bir başarıyla sürdürdü. Hz. Ömer Kûfe halkına gönderdiği mektupta şunları yazıyordu:

“Size Ammâr’ı vali, Abdullah’ı ise hem kadı hem de Ammâr’ın yardımcısı olarak gönderiyorum. Onlar Allah Rasûlünün seçkin sahabîlerinden ve Bedir ashâbındandır. Onlara itaat edin. Abdullah’ı size göndererek sizi kendime tercih ediyorum.”[23]

Bu ifadeler, Abdullah b. Mes’ûd’un Hz. Ömer’in nezdinde ne kadar kıymetli olduğunu göstermektedir.

Abdullah b. Mes’ûd, Hz. Osman döneminin sonlarında halife tarafından Medine’ye çağrılmış, dönüşte Ebû Zer Hazretleri’nin cenaze namazını kıldırmış[24], Medine’ye gelişinden kısa bir süre sonra hicretin otuz ikinci yılında vefat etmiştir.[25]  Cenaze namazını Hz. Osman’ın ya da Zübeyr b. Avvam’ın kıldırdığı [26] yüce sahabi Bakî mezarlığına defnedilmiştir.[27]  

 

Rasûlullahın Yetiştirdiği Yüce Bir Âlim

Abdullah b. Mes’ûd ahlakı ve yaşayışı ile Rasûlullah’a en çok benzeyen sahâbî idi.[28] Onu bizzat Efendimiz yetiştirmişti. Huzeyfe radıyallahu anh, güzel ahlakı ve yaşayışıyla Efendimize en çok hangi sahabînin benzediği sorulduğunda, Abdullah b. Mes’ûd cevabını vermişti.[29]Talebesi Alkame b. Kays da Allah Rasûlüne her haliyle en çok benzeyen kimsenin hocası Abdullah b. Mes’ûd olduğunu söylerdi.[30]

Rasûl-i Ekrem bir defasında ondan bir hutbe vermesini istemiş, İbn Mes’ûd da ayağa kalkarak önce Allah’a hamd ve sena etmiş sonra insanlara şöyle hitap etmişti:  

“Ey insanlar! Allah Azze ve Celle bizim Rabbimiz, İslam dinimiz, Kur'ân rehberimiz, Kâbe kıblemiz, (eliyle Efendimizi göstererek) bu zat ise bizim Peygamberimizdir.  Allah ve Rasûlü bizim için nelerden razı ise biz de onlardan razıyız. Allah ve Rasûlü bizim için nelerden razı değilse biz de onlardan razı değiliz. Selam üzerinize olsun.”

Sevgili Efendimiz bu sözlerden öyle memnun oldu ki “Ümmü Abd’in oğlu isabet etti. Ben de Allah’ın ve Ümmü Abd’in oğlunun ümmetim için razı olduğu şeylerden razıyım. Allah’ın ve Ümmü Abd’in oğlunun razı olmadığı şeylerden ben de razı değilim.” buyurarak memnuniyetini ifade etti.[31]

Rasûl-i Ekrem, Abdullah b. Mes’ûd’u pek severdi. “İstişare etmeden bir emir tayin etseydim İbn Ümmi Abd’i yani Abdullah b. Mes’ûd’u tayin ederdim.”[32] der, kendisinden sonra İbn Mes’ûd’un sözlerine sıkı sıkıya bağlı kalınmasını isterdi. [33]

İbn Mes’ûd, Efendimizden on ayet öğrenir, bu on ayeti iyice kavradıktan sonra hayata geçirir ardından yeni bir on ayete geçerdi.[34] O benzeri bulunmayan bir âlimdi. Sahâbenin ilmi onda toplanmış,  ilmin doruğuna ulaşmıştı. Henüz Allah Rasûlü hayatta iken kadılık vazifesini yerine getirir, fetva verirdi. [35]

Efendimizin bir sözünü rivayet ettiği sırada yüzünün rengi değişir, vücudunu bir titreme alır, hata yaparım diye derin bir endişe duyar, çok titiz davranırdı.[36] Rasûlullah’ı hatırladığında yüreği titrer, talebelerine hadis rivayet ederken dikkatli olmalarını tembih ederdi.[37] O insanlara perşembe günleri nasihat eder, daha fazla sohbet etmesini isteyenlere, Allah Rasûlünü örnek aldığını, halkı bıktırmak istemediğini söylerdi.[38]

 Hz. Ali radıyallahu anh insanların “Biz Abdullah b. Mes’ûd’dan daha güzel ahlaklı, daha merhametli ve daha takvalı bir kimse görmedik.” dediklerini duyduğunda, “Ben bu sözleri daha fazlasıyla tasdik ediyorum.” demişti.[39]

 

Kur'ân’ı En İyi Bilen Sahâbî

İbn Mes’ûd, Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra geride bıraktığı en büyük Kur'ân âlimiydi. Abdullah ibn Abbas onun Kur’an’ın en büyük tercümanı olduğunu söylüyordu.[40] Efendimiz aleyhisselam: “Kuran’ı şu dört kişiden öğreniniz.” buyurmuş ve en başta İbn Mes’ûd’un adını zikretmişti.[41]

Bir gece Allah Rasûlü, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ile birlikte yürürken mescitte Kur'ân okuyan İbn Mes’ûd’un sesini işitmiş, bir süre dinledikten sonra: “Her kim Kur'ân’ı nazil olduğu ilk tazeliği ile okumak isterse İbn Ümmi Abd yani İbn Mes’ûd gibi okusun.” buyurmuştu.[42]

Yetmiş sûreyi bizzat Efendimizden öğrenen Abdullah b. Mes’ûd[43] şöyle derdi: “Yemin ederim ki Allah’ın Kitabı’nda nerede nazil olduğunu bilmediğim bir sûre ve kimin hakkında indiğini bilmediğim bir ayet yoktur. Yine de Allah’ın Kitabı’nı benden daha iyi bilen birinin var olduğunu bilsem hemen ayağına gider, ondan faydalanırdım.”[44]

Hz. Ömer onun ilimle dolu bir dağarcık olduğunu söylerdi.[45]

Hz. Ömer’in Arafat’ta bulunduğu sırada bir adam kendisine ”Ey mü’minlerin emîri, Kûfe’den geliyorum. Orada Kur'ân’ı ezbere yazdıran bir adam var.” dediğinde Hz. Ömer oldukça öfkelendi ve “Kimmiş o? ” diye sordu. “Abdullah b. Mes’ûd.” cevabını aldığında ise öfkesi yatıştı ve “Böyle bir şeyi yapmaya ondan daha layık bir kimse yoktur.” dedi.[46]

 

Sahabîler Muhammed aleyhisselamın geride ondan daha âlim bir kimse bırakmadığını söylerdi. [47] Ebû Mûsâ el-Eşari’nin “İbn Mes’ûd aranızdayken bana soru sormayın.” demesi, [48]  vefatını haber alan Ebû Derdâ radıyallahu anh’ın “Ardında kendisi gibi birini bırakmadı.”[49] diyerek üzüntüsünü ifade etmesi Abdullah b. Mes’ûd’un ne kadar büyük bir âlim olduğunu göstermektedir.

 

Efendimizin Gözyaşları 

Allah Rasûlü, Abdullah’ın Kur'ân okuyuşunu çok severdi. Onun gayet tatlı bir sesi vardı. Allah’ın sâdık ve sâlih kulu bir gece Abdullah’tan kendisine Kur'ân okumasını istedi.  İbn Mes’ûd: “Ya Rasûlallah, Kuran sana indirilmişken ben mi sana okuyayım?” diye sorduğunda: “Ben Kur'ân’ı başkalarından dinlemeyi severim.” buyurdu. İbn Mes’ûd, Nisâ Sûresi’ni okumaya başladı. Nihayet “Biz her ümmetten hakkıyla bir şahid getirdiğimiz, onlara da seni şahid kıldığımız zaman, onların hali nice olur?” meâlindeki âyet-i kerimeye geldiğinde Rasûl-i Ekrem “Şimdilik yeter.” buyurdu. Abdullah başını kaldırdığında Efendimizin ağladığını gördü.[50]

 

Uhud’dan Bile Ağır 

İslam ordusu Mekke’yi fethetmek amacıyla Medine’den hareket etmişti. Bir mola yerinde sahâbîler ağaçlara tırmanmaya ve hurma toplamaya başlamışlardı. Abdullah da Efendimize hurma  ikram etmek için ağaca tırmandığında sahâbîler gülmeye başladılar. Nebiyyi Muhterem ashabına neden güldüklerini sorduğunda sahâbîler, Abdullah’ın bacaklarının inceliğine güldüklerini söylediler. Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu: “Onun bacakları mîzanda Uhud dağından bile daha ağır olacaktır.”[51]

 

Hanefi Mezhebi

Dört halifeden sonra ashâbın en faziletlisi ve fakîhi kabul edilen Abdullah b. Mes’ûd[52], pek çok talebe yetiştirmiştir. Onun görüşleri, talebesi Alkame vasıtasıyla İbrahim en–Nehaî’ye, ondan Hammâd b. Süleyman’a ve nihayet İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’ye ulaşarak Hanefî mezhebinin temelini oluşturmuştur.[53]

Geceleri ibadetle geçiren, arı vızıltısı gibi bir sesle sabahlara kadar dua eden, gözyaşları sebebiyle yüzünde iki siyah çizgi oluşan İbn Mes’ûd,[54] bembeyaz elbiseler giyer, saçlarını omuzlarına kadar uzatır, güzel kokular sürünür geceleri dahi güzel kokusu sayesinde tanınırdı. [55]

 

Rasûlün En Yakınında

Abdullah b. Mes’ûd Allah Rasûlünün henüz hayatta iken cennetle müjdelediği[56], sırdaş edindiği, itina ile yetiştirdiği çok değerli bir kimseydi. O, âdeta Efendimizin gölgesiydi. Efendimiz uyumak istediğinde başını Abdullah’ın dizine dayardı. Cinlere Kur'ân okumaya giderken yanına Abdullah’ı alırdı. Ay yarılıp Hira Dağı ayın iki parçası arasında kaldığında Abdullah, Efendimizle birlikteydi. Bedir günü düşman ordusunu gören Peygamberimiz Rabbine zafer için yalvarırken Abdullah hemen yanı başındaydı. Allah Rasûlünün parmakları arasından mübarek sular fışkırdığında o sudan kana kana içen ilk kimse Abdullah b. Mes’ûd’du. Hakk gelip batıl zail olduğunda putlar yüzüstü yere devrilirken Rasûlün yanında yine İbn Mes’ûd vardı. O, Rabbine sık sık şöyle dua ederdi:

“Allah’ım, Senden geri dönüşü olmayan bir iman, tükenmeyen nimetler ve ebedi cennette Rasûlün Muhammed’in dostu olmayı isterim.” [57]

Rabbimiz bu yüce sahâbînin duasını kabul buyursun; onun hayatından dersler çıkarmayı ve onun gibi yaşamayı hepimize nasip eylesin. Âmin.          

 

 

 



 

[1] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 150-151; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 382; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 987-988.

[2] İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 374; Hâkim, el-Müstedrek, III, 354; Beğavî, Mu’cemu’s-sahâbe, III, 460.

[3] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 272; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 382; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 987; Safedî, el- Vâfi, XVII, 324.

[4]İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 151;  İbn Hişâm, es-Sîre, I, 336; Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 466.

[5] Hâkim, el- Müstedrek, III, 353-354; Ebû Nuaym , Ma’rifetü’s-sahâbe, IV, 1766; Beğavî, Mu’cemu’s-sahâbe, III, 459.

[6] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 151; Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 467; Hâkim, el-Müstedrek, III, 354; Safedî, el- Vâfi, XVII, 324.

[7] Buhârî, “Salât” 109; “Cihâd” 98; Müslim, “Cihâd” 107.

[8] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 152.

[9] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 152,159; Hâkim, el-Müstedrek, III, 355; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 994.

[10] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 152; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 374.

[11] Buhârî, “Fezâilü’l-ashâb” 27; Tirmizî, “Menâkıb” 38; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 154.

[12] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 154; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 383; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 126.

[13] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 153; Halebî, İnsânu’l-uyûn, I, 450; Kettânî, Hz. Peygamberin Yönetimi, I, 161, 168. 

[14]İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 153;  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 383; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 988.

[15] Vâkıdî, el-Meğâzi, I, 54.

[16] Buhârî, “el-Meğâzi” 12; Vâkıdî, el-Meğâzi, I, 90-91; İbn Hişâm, es-Sîre, II, 288-289, İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 991.

[17] Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 467.

[18] Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, I, 453; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 152.

[19] İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 256-257; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, IX, 24-25.

[20]İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 256.

[21] Abdullah b. Mes’ûd, Hz. Ebû Bekir döneminde gece bekçiliği vazifesini yürüten ilk kimse olmuştur. Bkz. Kettânî, Hz. Peygamberin Yönetimi, I, 458.

[22] İbn Kesîr, el-Bidâye, IX, 553.

[23]İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 157; Hâkim, el-Müstedrek, III, 357; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 385.

[24] Vâkıdî, el-Meğâzi, III, 1001.

[25] İbn Hişâm, es-Sîre,  I, 272; Hâkim, el-Müstedrek, III, 353; Safedî, el- Vâfi, XVII, 326; Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 499.

[26] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 160; Hâkim, el-Müstedrek, III, 353; İbnü’l- Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 387.

[27] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 272; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 160;  Hâkim, el-Müstedrek, III, 353; Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 499.

[28] Buhârî, “Fezâilü’l-ashâb” 27; Tirmizî, “Menâkıb” 38; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 154;  İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 385.

[29] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 154; Hâkim, el-Müstedrek, III, 356;İbn Hacer ,el-İsâbe, VI, 376;  Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 127;

[30] Kaynaklarımız İbn Mes’ûd’a talebelerinden en çok Alkame’nin benzediğini ifade ederler; İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 154.

[31] Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 479,484; Hâkim, el-Müstedrek, III, 359; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 989.

[32] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 154; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 376, 378;M. Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 892.

[33] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 385; Tirmizî, “Menâkıb”, 38;Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 128.

[34] Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 490.

[35] Kettânî, Hz. Peygamberin Yönetimi, I, 196,418.

[36] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 156.

[37] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 385.

[38] Buhârî, “İlim” 12; Kettânî, Hz. Peygamberin Yönetimi, II, 301.

[39] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 156; Hâkim, el-Müstedrek, III, 357; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 386.

[40] Adem Apak, Ashâb-ı Kirâm, 287.

[41] Buhârî, “Fezâilü’l-ashâb” 27; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 176; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 989.

[42] İbn Mâce, “Mukaddime” 11; Ahmed, el-Müsned, I, 7, 26; Hâkim, el-Müstedrek, III, 360; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 990.

[43] İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 374; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 125; İsmail Cerrahoğlu,” Abdullah b. Mes’ûd”, DİA, I, 116.

[44] Buhârî, “Fezâilü’l-Kur’ân” 8; Müslim, “Fezâilü’s-sahâbe”, 115; Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 471; Safedî, el- Vâfi, XVII, 325.

[45]İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 156;  Hâkim, el-Müstedrek, III, 360; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 386.

[46] İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 992; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 124; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, IX, 287.

[47] Hâkim, el-Müstedrek, III, 357; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 128; Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 490.

[48] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 129; Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 492.

[49] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 387; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 993; İbn Hacer, el-İsâbe, VI, 376; Safedî, el- Vâfi, XVII, 326;

[50] Buhârî, “Fezâilü’l-Kur'ân”, 33-4; Müslim, “Müsafirîn”, 247; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 384.

[51] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 155; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 127; Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 477-478.

[52] Kettâni, Hz. Peygamberin Yönetimi, II, 453.

[53] Kettânî, Hz. Peygamberin Yönetimi, II, 493.

[54] Zehebi, A’lâmü’n-nübelâ, I, 495.

[55] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 157; Beğavî, Mu’cemus-sahâbe, III, 465; Zehebi,  A’lâmü’n-nübelâ, I, 463.

[56] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 272; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 383; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 988. 

[57] Ahmed, el-Müsned, I, 386; İbn Abdülber, el-İstî’âb, III, 991; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, I, 127.

 

Yazar: