Ebû Süfyân b. Hâris el- Hâşimî - Peygamberimizin Süt Kardeşi

Peygamberin Can Yoldaşı 

Allah Rasûlü ile akraba olmak, Onunla arkadaşlık etmek, çocukluk ve gençlik yıllarını Onunla birlikte yaşamak, Rasûlullaha kardeş olmak… Bunlar müminlerin hayal bile edemeyeceği  nimetlerdir. Bir kez olsun rüyasında Efendimizi görmek için yanıp yakılan, Onun yaşadığı yerleri görmenin hasret ve heyecanıyla tutuşan, Onun mezarı karşısında kendinden geçen, gözünün yaşına, yüreğindeki fırtınaya hâkim olamayan bir Müslüman için yukarıda saydığımız nimetlerden sadece birine dahi sahip olmak ne büyük bir saadettir!

Ebû Süfyân b. Hâris, bu nimetlerin tamamına sahip olmuş çok bahtiyar bir kimseydi. O hem Efendimiz aleyhisselâmın en büyük amcası Hâris’in oğlu[1] hem de Rasûlullahın sütkardeşiydi.[2] Peygamberimiz ile aynı yıl doğmuş[3],  Hz. Halîme, Rasûl-i Ekrem ile birlikte onu da emzirmişti. Ebû Süfyân, akrabaları içinde Allah Rasûlüne en çok benzeyen dört kişiden biriydi.[4] Çocukluğunu, gençliğini ve olgunluk yıllarını Efendimiz ile birlikte yaşamış, kardeşi Muhammed aleyhisselâmı arkadaşı, dostu ve can yoldaşı edinmişti.[5]

 

İslam’ın Amansız Düşmanı

Sevgili Peygamberimiz, insanları İslâm’a davet ettiğinde, Ona ilk iman etmesi  ve Ona destek olması beklenen Ebû Süfyân b. Hâris’di. Musa (a.s.)’nın yanında Harun (a.s.) nasılsa Muhammed aleyhisselâmın yanında o da öyle olmalı, firavunlara karşı Onu yalnız bırakmamalıydı.  

Ne var ki Ebû Süfyân vefalı bir kardeş olmayı değil, Yusuf (a.s.)’u kuyuya atıp ondan kurtulmaya çalışan hayırsız kardeşlerden biri olmayı tercih etti.  

Yirmi yıl, evet tam yirmi yıl Peygamberimizle ve Onun davasıyla mücadele etti.[6] Kureyş’in kudretli şairi, Kur’ân’a, İslâm’a ve kardeşi Muhammed aleyhisselâma amansızca saldırıyor, okuduğu şiirlerle Nebiye ve ashâbına hakaretler yağdırıyordu. Her gece ama her gece bıkmadan usanmadan Peygamberin semtine gidiyor, Onu rahatsız edecek bir şeyler yapmadıkça gözüne uyku girmiyordu.[7]

Ebû Süfyân, bu kin ve nefretinde yalnız değildi. Halasının oğlu Abdullah b. Ebî Ümeyye de en az onun kadar İslâm’ın ve onun muazzez Peygamberinin düşmanıydı. Bir akşamüstü bütün Mekkelilerin ortasında ayağa kalkmış ve Peygamberimize şunları söylemişti:

“Gökyüzüne bir merdiven kursan, o merdivenle gözümün önünde göğe yükselsen, sonra dört melekle geri gelsen ve o melekler Senin peygamberliğine şahitlik etseler, ben yine de Sana inanmayacağım.”[8]

Allah Rasûlünün en yakın akrabalarından olmalarına rağmen neden Ona bu kadar düşman olmuşlardı? Oysaki onlar Ebû Bekir (r.a.) ya da Ali (r.a.) gibi olmalıydı. Amcaları Hamza (r.a.) Müslüman olduğunda, bundan etkilenmeleri, durup düşünmeleri gerekmez miydi? Ama Hamza’nın Müslüman oluşu ya da yaşlı Ebu Talib’in yeğenini her halükarda koruması onlar için hiçbir şey ifade etmedi. Onların örneği, önderi ve fikir babası Ebû Leheb’den başkası değildi.

 

Meleklerle Savaşan Adam

Yıllar geçti. Ebû Süfyân’ın nefret ettiği, görmek dahi istemediği insanlar, Mekke’den Medine’ye hicret ettiler. Onların doğup büyüdükleri yerleri, evlerini, ailelerini ve Allah’ın evi Kâbe’yi terk etmek zorunda kalmaları, Ebû Süfyân’ın yüreğindeki kini yok edemedi. Adı konmamış bir kan davası vardı onun için. Yeryüzündeki son Müslüman ölmeden rahat edemezdi.

Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te, Müslümanlara zarar verilmesi mümkün olan her yerde ve en önde Rasûlullaha karşı savaştı.[9]

Yakın akrabası Ubeyde b. Hâris b. Muttalib (r.a.)[10], Bedir’de Müslümanların safındaydı. O, Hamza (r.a.) ve Ali (r.a.) ile olması gereken yerde, Rasûlullahın yanındaydı. Ubeyde, Bedir’in ilk şehidi, Peygamber ailesinin cennete giden ilk yiğidiydi.[11]

Hz. Ubeyde’nin şehadeti Ebû Süfyân’ı hiç etkilemedi. Amcası Ebû Leheb’in huzurunda Bedir yenilgisini anlatırken kır atlı ve ak benizli adamlardan bahsetti: “Onları Müslümanlar değil, bu adamlar mağlup etmişti.”[12] Kır atlı ve ak benizlilerin melekler olduğunu pekâlâ biliyor, meleklerin desteklediği bir insanı yenemeyeceklerini bir türlü anlayamıyordu.

 

Amcasının Cesedi Parçalanıyor

Mekkeliler Bedir’de ölen liderlerinin, atalarının ve akrabalarının intikamını almak üzere Uhud’a geldiklerinde Ebû Süfyân b. Hâris de oradaydı. O, kimin kanını kimden istiyor,  kimleri hangi sebeple öldürmesi gerektiğini biliyor muydu? Savaş bitip de insanlar Hz. Hamza’nın vücudunu parçalayıp, ciğerini çıkarttıklarında, parmaklarını, burnunu ve kulaklarını doğradıklarında Ebû Süfyân ne yapıyordu? “Ne yapıyorsunuz, amcamın cesedini rahat bırakın!” demesi gerekmiyor muydu? Sıradan bir kimsenin değil, öz amcasının cesedine reva görülen bu vahşi muameleye neden itiraz etmiyordu?

Hendek’in öte yanında Medine vardı. Medine’de onun kardeşi vardı. Kardeşini, kardeşinin çocuklarını, torunlarını yok etmek için koca bir dünyayı toplayıp getirmenin, o bedbaht ordunun bir parçası olmanın ne anlamı vardı?

 

Ebû Süfyân Tükeniyor 

Müslümanlar, Mekkelilerin ve onların işbirlikçilerinin yaptıkları tüm saldırılardan zaferle çıkıyor, İslâm her geçen gün yayılıyor, Kureyş’in gücü giderek azalıyordu. Artık sadece Mekke ve Medine’de değil, Arap Yarımadası’nın dışında Bizans saraylarında dahi Muhammed aleyhisselâm  konuşuluyordu. Ebû Süfyân olup bitenleri görüyor,  korkuyor, ne yapacağını bilemiyordu. Yakın bir zamanda Mekke, Müslümanların olacaktı. Belki de rüyalarında güçlü tanrısı Hübel’in yıkıldığını görüyor, dehşete kapılıyor, gözüne uyku girmiyordu. Bir şeyler yapmalıydı. İslâm Mekke’ye girmeden, o Mekke’yi terk etmeli ve Peygamber’in gelemeyeceği bir yere gitmeliydi…

Kureyşliler, Müslümanlarla yaptıkları Hudeybiye Antlaşması’nı bozmuş, Peygamberimizin müttefiki olan Huzâa kabilesinden pek çok kişiyi acımasızca öldürmüşlerdi. Müslümanların bu vahşete seyirci kalmayacakları biliniyor, İslâm ordularının pek yakında Mekke’yi fethedeceği kulaktan kulağa yayılıyordu.

Ebû Süfyân yolun sonuna geldiğini görüyordu. Lat, Uzza ve diğer putlar eski büyüsünü kaybetmiş, sıradan bir taştan farksız hâle gelmişlerdi. En sevdiği insanları terk etmesinin ve onlarla yaptığı amansız mücadelenin sebebi, bu taşlar mıydı? Sürekli peşinden gittiği büyükleri, hiç düşünmeden kayıtsız şartsız itaat ettiği önderleri neredeydi? Ebû Cehil, Utbe, Velid, Ümeyye ve diğerleri hepsi toprak olmuştu. Bir sözünü iki etmediği fikir babası, Hâşimoğullarının bedbaht efendisi amcası Ebû Leheb ne kadar da feci bir şekilde can vermişti. Amcasının kokmuş cesedine günlerce yaklaşamamış,  sonunda Mekke’nin yukarısına kadar sürüklemiş ve üzerini taşlarla örtmüşlerdi.[13]

 

Müslümanlar Geliyor!

Atalarından ve ilahlarından hayır görmeyen Ebû Süfyân, İslâm’ın hak din, Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemin gerçek bir peygamber olduğunu nihayet anlamıştı. Keşke yirmi sene evvel Müslüman olsaydı ama çok geçti. Artık Müslüman olamazdı. Muhammed aleyhisselâm, şehri ele geçirdiğinde onu yakalatacak ve yirmi yıllık düşmanlığına karşı idam edecekti.

Evine gitti, ailesini toplayarak verdiği kararı açıkladı: “Hazırlanın, yola çıkıyoruz! Müslümanlar gelmek üzere. ”

Kocasının çaresizliğini gören hanımı yalvarmaya başladı: “Canım sana feda olsun. Tüm insanların Müslüman olduğunu görüyor yine de Muhammed’e düşmanlık mı etmeye çalışıyorsun? Oysaki Ona yardım etmek herkesten çok sana düşerdi. Ona ilk inanan ve ilk yardım eden sen olmalıydın.”[14] Hanımının bu sözleri, Ebû Süfyân’ın içindeki karmaşayı, dinmeyen fırtınayı sona erdirdi. Yüreğindeki putları, yıkılmaz duvarları yerle bir etti.

Ebû Süfyân, oğluyla birlikte Medine’ye, Müslüman olmaya gidiyordu. Fakat o Medine’ye giderken Medine, Mekke’yi teslim almaya geliyordu. İslâm ordusunun öncü birliklerini gördü. Duyduklarından dehşete kapıldı. Yakalandığı yerde idam edileceği söyleniyordu.[15] Tanınmamak için kılığını değiştirdi. Yüzünü gözünü örttü, saklanmaya başladı. Askerler onu görmeden o, Râsûlullaha ulaşmalı ve kendisini affettirmeliydi.

 

Ne Zorlu Bir Gün

Oğlu Cafer’in elinden tutup bir mil kadar yürüdü. Sabah olduğunda Peygamberimizin ordugâhına ulaştı. Karargâhı izlemeye başladı. Nihayet Efendimiz aleyhisselâmı gördü. Derhal koşup karşısına çıktı ve yüzündeki örtüyü açtı. Allah Rasûlü ona baktı ve yüzünü çevirdi. Ebû Süfyan hemen Rasûlün döndüğü tarafa geçti ama Efendimiz yine yüzünü çevirdi. Ne kadar uğraştıysa da Peygamberimiz onun yüzüne bakmadı.[16]

Bir anda hayat durdu, dünya daraldı. Ebû Süfyân, o an ölmek istedi. Keşke yıllar önce ölseydi de bunları yaşamasaydı. Allah Rasûlünün iyiliğini, merhametini ve kendisine olan yakınlığını düşünerek  bağışlanacağını ummuştu. Onun Müslüman oluşu hem Peygamberi hem de müminleri sevindirecekti. Bir zamanlar kardeşiyle yaşadıklarını, aralarındaki sevgiyi düşünüyor ve şu an düştüğü duruma eyvah ediyordu.

Sahabenin önde gelenleriyle görüşmeye, onlardan yardım istemeye karar verdi. Ancak Efendimizin yüz çevirdiği bir kimseye, Ashâb-ı Kiram’ın kucak açması beklenemezdi. Hz. Ebû Bekir, onun yüzüne dahi bakmadı. Hz. Ömer’i gördü. Hz. Ömer’in yanındaki Medineli bir sahabi Ebû Süfyân’ın Sevgili Peygamberimize yaptıklarını duymuş, öfkeyle bağırıyordu: “Ey Allah’ın düşmanı! Rasûlullaha ve arkadaşlarına işkence eden adam! Sen Allah Rasûlü’ne olan düşmanlığını doğudan batıya, bütün dünyaya ilan eden kişi değil misin?”[17]

Kalabalığın içinden amcası Abbas’ı fark etti. Ümitleri yeniden filizlendi: “Amcacığım! Rasûlullahla olan akrabalığım ve asaletim sebebiyle Müslüman oluşumun herkesi sevindireceğini sanmıştım. Ancak kimse yüzüme bakmıyor. Ne olur, Onunla konuş da beni affetsin.” dedi.

Hz. Abbas’ın cevabı, üzüntüsünü bir kat daha artırdı: “Hayır, vallahi Onun senden yüz çevirdiğini gördükten sonra bir tek kelime dahi konuşamam. Rasûlullahı öfkelendirmekten korkarım.”[18]

Son çare olarak Hz. Ali’nin yanına gitti. Ama onun sözleri de yarasına merhem olmadı. Yüreği Allah ve Rasûlünün sevgisiyle dopdolu Medineli Müslümanlar, yüzüne nefretle bakıyor, bazıları ise hakaretler yağdırıyordu. Allahım, bu ne zorlu bir gündü!

Ebû Süfyân bu haldeyken, Abdullah b. Ebi Ümeyye de ona yetişmiş, Efendimizle görüşmek için birlikte fırsat kollamaya başlamışlardı. Hani gökten dört melek inse ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamber olduğuna şahitlik etse, o yine de inanmayacaktı, ne olmuştu? Ebû Süfyân ve Abdullah, İslâm ordusuyla birlikte hareket ediyor; Nebinin affına mazhar olmayı ümit ediyor ama kimseden yüz bulamıyorlardı. Onlar bu durumdayken müminlerin annesi Ümmü Seleme, Efendimiz aleyhisselâma ricada bulundu: “Ya Rasûlallah! Bunlardan biri amcanın oğlu ve sütkardeşindir. Diğeri de halanın oğludur. Onlar Müslüman olmak üzere geldiler. Sen onlardan daha ağır suçlar işleyenleri affetmiştin, onları da bağışla.”

Peygamber Efendimiz: “Amcamın oğlu Benim haysiyet ve şerefimi sözleriyle lekelemek istedi. Halamın oğlu da Mekke’de Bana söylenmemesi gereken ağır sözler söyledi. Bana onların ikisi de gerekmez.” dedi.[19] Bu sözleri duyunca, dünyalar Ebû Süfyân’ın başına yıkıldı. Bütün ümidini kaybetti. Gözleri yaşlı bir şekilde konuştu: “Vallâhi, ya O bize izin verir ya da ben oğlumla birlikte açlık ve susuzluktan ölünceye kadar yürürüm.”

Sonra belki de oğlunun elinden tutup gözyaşları içinde uçsuz bucaksız çöle doğru yürümeye başladı. Ama hani insan gidiyorum der, kapıya yönelir de ardından bir ses duymak ister ya, işte o da öylece yürüdü. Sonra bir ses duydu: “Dur gitme!” Durdu ve geri döndü. Âlemlere rahmet olan sevgilinin ay gibi parlayan nurlu yüzünü gördü. Koştu ve Müslüman oldu.[20]

Biz Hatalıydık

Bir başka rivayete göre ise Ebû Süfyân bir kez daha Hz. Ali’ye gitmiş ve kendisine yardımcı olmasını istemişti. Hz. Ali ona Hz. Yusuf’un kardeşlerinin pişmanlık dolu sözlerini Efendimize söylemesini tavsiye etti. Ebû Süfyân Peygamberimizin yanına gelerek: “Allah’a yemin olsun ki Allah seni bize tercih etmiş, seni üstün ve faziletli kılmıştı.  Biz bilemedik, anlayamadık, kesinlikle hata ettik.” ayetini[21] okudu. Rasûl-i Ekrem ise ona Yusuf aleyhisselâmın sözleriyle cevap verdi: “Bugün size kınama, ayıplama, hataları yüze vurma yok. Allah sizi affetsin. O merhametlilerin en merhametlisi, sonsuz rahmet sahibidir.”[22] Rahmeti her şeyi kuşatmış Mevla’nın merhametli elçisi, Ebû Süfyan’ı bağışlamış, ona yeni bir dünyanın kapılarını açmıştı.

Allah ona rahmet etsin. Ebû Süfyan yirmi yıl boyunca okuduğu hakaret dolu şiirler ve yaptığı zulümlerin utancıyla başını kaldırıp da bir kez olsun Efendimizin yüzüne bakamadı.[23] Uzun yıllar boyu pek çok hayırdan mahrum kalmış; Bedir’in, Uhud’un ve diğer seferlerin sevabını alamamıştı. Ama ilk fırsatta kendisini gösterecek, imanındaki samimiyeti herkese ispat edecekti. Yüce Rabbimiz ona bu fırsatı Huneyn Savaşı’nda nasip etti.

“Ben Senin Kardeşinim Ya Rasûlallah!”

Huneyn Vadisi’nde Müslümanlar ani bir saldırıya maruz kalmış ve bozguna uğramışlardı. Binlerce Müslüman panik içerisinde kaçıyor, savaş alanını terk etmeye çalışıyordu. Allah Rasûlü, askerlerini toparlamak istiyor, ancak dağılmalarına mani olamıyordu. Bu hâldeyken dahi katırını ileriye doğru sürüyor: “Ey Allah’ın kulları nereye gidiyorsunuz, bana geliniz. Ben Allah’ın Rasûlüyüm. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im. Ey Muhacir, ey Ensar! Bana doğru gelin.” diyor, sahabîler ise Onu duymuyordu. Efendimizin yanında bir avuç Müslüman kalmıştı. Rasûlullah, düşmanın ortasına korkusuzca dalıyor, Ebû Süfyân hayvanın üzengisini tutup ilerlemesini engelleyerek Rasûlün, düşmanın ortasında yalnız kalmasına engel olmaya çabalıyordu.[24] Efendimiz, bir ara yanındakilere: “Kim bu?” diye sorduğunda, Ebû Süfyân: “Ben Senin kardeşinim ya Rasûlallah!” dedi.[25]

Allah Rasûlü ordusunu toplamaya çalışıyor, Hz. Abbas, sahabîleri Rasûlün yanında savaşmaya davet ediyor, Müslümanlar akın akın Efendimizin yanına koşuyorlardı. Ebû Süfyân atından inmiş Rasûlullahın önünde savaşıyor, kılıcının kınını kırmış düşmana saldırıyor, şehit olmayı, Allah yolunda can vermeyi ve bu şekilde acı geçmişinden kurtulmayı  istiyordu. Allah Rasûlü her ne yana baksa onu görüyordu.[26] Hz. Abbas: “Ya Rasûlallah! Kardeşin ve amcanın oğlu Ebû Süfyân’ı bağışla.” diye ricada bulundu.

Sevgili Peygamberimiz: “Allah onun bütün düşmanlıklarını bağışlasın.” buyurdu.[27] Ebû Süfyân, Efendimizin üzengideki ayağını öptü. Peygamberimiz ona baktı ve “Kardeşim!” dedi.[28] Kardeşinin amcası Hz. Hamza’nın yerine geçmesini ümit ettiğini[29] ve cennet gençlerinin efendisi olduğunu söyledi.[30] Ebû Süfyan, bu sözlerle yeryüzünün en bahtiyar insanı oldu.

Sahabîler savaş meydanına dönüyor, Peygamberlerini yalnız bırakmıyorlardı. Ordunun en önündeki en cesur asker, yüce Peygamber: “Ben Abdülmuttalib’in oğluyum. Ben Allah’ın Rasûlüyüm. Şimdi tandır tutuştu, şimdi savaş kızıştı!” diye haykırıyordu.

O gün Müslümanlar büyük bir zafer kazandı. Ama en büyük kazanç Ebû Süfyan’a ait oldu. O sevgili kardeşine yeniden kavuşmuştu. Allah’ın sadık ve sevgili kulu “Ebû Süfyân ailemin hayırlılarındandır.”[31] buyurmuş, damadı Ali’ye de “Allah ve Rasûlü Ebû Süfyân’dan razı olmuştur, sen de razı ol yâ Ali!”[32] demişti.

Arkamdan Ağlamayın

Allah Rasûlü vefat ettiğinde, Ashâb-ı Kiram, tarifi mümkün olmayan bir acıyı yaşadı. Ancak Ebû Süfyân’ın duyduğu ızdırap bambaşka oldu. Müslüman olduktan sonra kısa bir süre birlikte olduğu kardeşini kaybettiğinde, hayatta bir tek yavrusu olup onu da gözlerinin önünde kaybeden biri gibi acı çekti. Kureyş’in meşhur şairi okuduğu şiir ve mersiyelerle yaşadığı büyük acıyı anlattı.[33]

Hz. Ömer’in halife olduğu günlerdi. Ebû Süfyân hacca gitti. Hac sırasında tıraş olurken berber başındaki siğili kesti.[34] Bu kaza Ebû Süfyân’ın vefatına sebep oldu. Ebû Süfyân Medine’ye dönüşünde rahatsızlandı. Vefat edeceğini hissedince mezarını kendisi kazdı.[35] Ruhunu teslim etmeden önce ailesini topladı ve onlara: “Arkamdan ağlamayın. Ben Müslüman olduktan sonra hiç günah işlemedim.” dedi.[36] Allah Rasûlünden sonra yaşamak istemiyordu.[37] Namaz kılmaktan derin bir haz duyan Haşimoğullarının Ebû Süfyân’ı[38] hicretin 20. yılında[39] tertemiz bir şekilde sevdiklerine ve Rabbine kavuştu.

Allah, Ebû Süfyân b. Hâris’ten razı olsun ve bizleri onu örnek alan kimselerden eylesin.

 



*Ebû Süfyan b. Haris, Kureyş’in meşhur lideri Ebû Süfyân b. Harb ile karıştırılmamalıdır. Ebû Süfyân b. Hâris Hâşimoğullarından olup Efendimizin amcaoğludur. Ebû Süfyan b. Harb ise Ümeyyeoğullarındandır.

 

[1] İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 49; İbn Hacer, el-İsâbe, XII, 303; İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VI, 141.

[2] İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 50; Vâkıdî, Meğâzî, II, 806; Hâkim, el-Müstedrek, III, 284.

[3] Vâkıdî, Meğâzî, II, 806; İbn Sa’d,  et-Tabakât, IV, 50.

[4]Zehebi, A’lamü’n-nübelâ, I, 203; İbn Hacer, el-İsâbe, XII, 303; Peygamber Efendimize akrabaları arasından en çok Cafer b. Ebî Tâlib, Hasan b. Ali, Kusem b. Abbas ve Ebû Süfyân b. Haris benzerdi. Bkz. İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VI, 141; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1674. Diğer bir görüşe göre ise beş kişiden biriydi. Bkz. M. Yaşar Kandemir,  “Ebû Süfyân el-Hâşimî”, DİA, X, 232.

[5] Vâkıdî, Meğâzî, II, 806; İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 50; Hâkim, Müstedrek, III, 285.

[6]Hâkim, el-Müstedrek, III, 284; İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 50; M. Yaşar Kandemir,  “Ebû Süfyân el-Hâşimî”, DİA, X, 232.

[7] Vâkıdî, Meğâzî, II, 806; İbn Esîr, el-Kâmil, I, 596; Zehebi, A’lami’n-nübelâ, I, 203.

[8] İbn Hişâm, es-Sîre, I, 318; Akif Köten, “ Abdullah b. Ebû Ümeyye”, DİA, I, 97.

[9] Vâkıdî, Meğâzî, II, 807; İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 50.

[10] Bazı eserlerde Ubeyde b. Hâris’in Ebû Süfyân’ın kardeşi ve Peygamberimizin amcaoğlu olduğu ifade edilmekteyse de bu yanlıştır. Ubeyde b. Haris, Efendimizin büyük dedesi Hâşim’in kardeşi Muttalib’in torunudur. Bkz. İbn Hişâm, es-Sîre, II, 241.

[11] Vâkıdî, Meğâzî, I, 69-70; Ebûbekir Sifil, Ubeyde b. Hâris, DİA, XLII

[12] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 301; Semîra ez-zâyed, el-Câmi fi’s-sîre,  I, 370.

[13] İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 74.

[14] Vâkıdî, Meğâzî, II, 807;  İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 50; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, VI, 354.

[15] Vâkıdî, Meğâzî, II, 807; M. Yaşar Kandemir,  “Ebû Süfyân el-Hâşimî”, DİA, X, 232.

[16] İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 50; İbn Abdülber, el-İstî’âb,  IV, 1674; Zehebi, A’lami’n- nübelâ, I, 203.

[17] Vâkıdî, Meğâzî, II, 808.

[18] Vâkıdî, Meğâzî, II, 808; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, VI, 355.

[19] Vâkıdî, Meğâzî, II, 810; İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VI, 142; Şerafeddin Kalay, Örnek Nesil, II, 323.

[20] Vâkıdî, Meğâzî, II, 811; İbn Esîr, Üsdü’l- ğâbe, VI, 142.

[21] Yûsuf Sûresi 12/91; İbn Abdülber, el-İstî’âb,  IV, 1674;  İbn Hacer, el-İsâbe, XII, 304.

[22] Yûsuf Sûresi 12/92; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1674; İbn Hacer, el-İsâbe, XII, 304.

[23] İbn Hacer, el-İsâbe, XII, 305; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1674; Semîra ez-zâyed, el-Câmi fi’s- sîre, II, 204.

[24]Müslim, Cihâd 76;  İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV,1675; İbn Hacer, el-İsâbe, XII, 305.

[25] İbn Hişâm,  es-Sîre,IV,88; İbn Sa’d,  et-Tabakât, IV, 52; İbn Kesîr, el-Bidâye, VII, 16.

[26]Heysemî, Mecmau’z-zevâid, IX, 274; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, VII, 45.

[27] Vâkıdî, Meğâzî, II, 809; Hâkim, Müstedrek, III, 285.

[28] Hâkim, Müstedrek, III, 284; Vâkıdî, Meğâzî, III, 900; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, VII, 46.

[29] İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 52; Zehebi, A’lami’n- nübelâ, I, 204. ;İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV,1675.

[30] Hâkim, Müstedrek, III, 285; İbn Sa’d, et-Tabakât, IV, 53;  Zehebi, A’lami’n-nübelâ, I, 205.

[31] İbn Sa’d,  et-Tabakât, IV, 52;Hâkim, Müstedrek, III, 285; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, IX, 274.

[32] İbn Sa’d,  et-Tabakât, IV, 52.

[33] İbn Esîr, Üsdü’l- ğâbe, VI, 143; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1676;  Said Havva, el-Esâs fi’s- sünne, V, 169-170.

[34]  Hâkim, Müstedrek, III,  286; İbn Hacer, el-İsâbe, XII, 304; İbn Sa’d,  et-Tabakât, IV,53.

[35] İbn Sa’d,  et-Tabakât, IV, 53; İbn Esîr, Üsdü’l- ğâbe, VI, 143; İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1677.

[36] İbn Abdülber, el-İstî’âb, IV, 1675; İbn Sa’d, et-Tabakât, IV,53; İbn Esîr, Üsdü’l- ğâbe, VI, 142.

[37] İbn Sa’d,  et-Tabakât, IV, 53.

[38] Zehebi, A’lami’n- nübelâ, I, 205; M. Yaşar Kandemir,  “Ebû Süfyân el-Hâşimî”, DİA, X, 232.

[39] İbn Sa’d, et-Tabakât,IV,53; Zehebi, A’lami’n- nübelâ,I,205; İbn Esîr,Üsdü’l- ğâbe, VI,143.

Yazar: