Siyer-i Nebi Dersleri 31: Akabe Biatları

.

Ey İnsanlar, ‘Lâ İlâhe İllallah’ Deyiniz ki Kurtulasınız

Hac mevsimiydi. Arap kabileleri yarımadanın dört bir yanından Mekke’ye gelmiş, Mina’da toplanmışlardı. Birden vadinin semalarında “Ey insanlar, ‘Lâ ilâhe illallah’ deyiniz ki kurtulasınız.” nidası yükseldi. Kalabalık heyecanla sesin geldiği tarafa yöneldi. Muhammed aleyhisselâm meydanın tam ortasında duruyor, müşrik Arapların karşısında hakkı haykırıyordu. O, yeryüzünün en cesur insanı, Âdemoğullarının kahramanıydı. Araplar son peygamberin etrafını sarmış küfürler savuruyor, bazısı mübarek yüzüne tükürüyor bazısı da taş yağmuruna tutuyordu. Sonra genç bir kız elinde bir testi su ile geldi; ağlıyordu. O, Allah Rasûlü’nün sevgili kızı Zeyneb’di. Babasının yaşadığı acılar, çektiği sıkıntılar yüreğini yakıyor; O’na bir şey olacağından korkuyor; elindeki testiyle saatlerce yürüyordu. 

Muhammed aleyhisselâm, kızının getirdiği suyu içti, elini yüzünü yıkadı. Sonra gözyaşları içindeki kızına baktı ve şöyle buyurdu: Kızım, baban için, tuzağa düşürülüp öldürülecek veya aşağılanacak diye sakın korkma![1]

Sevgili Peygamberimiz Mekkelilere yıllar boyunca İslam’ı anlatmış, onların zulüm ve baskıları karşısında yılmayıp Tâif’e gitmiş, fakat orada da taşlanmıştı. Allah’ın salih ve sevgili kulu, küfrün karşısında boyun eğmemiş, her şeye rağmen davetine devam etmişti. Haram aylarda Mekke çevresinde kurulan Ukâz, Mecenne ve Zülmecâz panayırlarında toplanan Arapları şirkin karanlığından, cehennem azabından kurtarmaya çalışıyor, hac için Mekke’ye gelen kabilelere davasını anlatıyor, onlardan bir olan Allah’a iman etmelerini ve kendisini desteklemelerini istiyordu. Ne var ki ilk günden beri hakka düşman olan Kureyş şeytanları, burada da kendisini rahat bırakmıyor, peşinden ayrılmıyorlardı.

Allah Rasûlü’nü Gördüm

Tarık b. Abdullah anlatıyor: “Rasûlullah aleyhisselâm’ı Zülmecâz panayırında gördüm. Ey insanlar Lâ ilâhe illallah deyiniz ki kurtulasınız, buyuruyordu. Bir adam da elindeki taşla onu takip ediyor ve sakın ona inanmayın; o yalancıdır, diye bağırıyordu. Attığı taşlar yüzünden Muhammed aleyhisselâm’ın ayaklarından kanlar akıyordu. Yanımdakilere, kimdir bu zat diye sordum. Abdülmuttalib oğullarından bir genç, dediler. Peki, onu taşlayan şu adam da kimdir, diye sorduğumda ise amcası Ebû Leheb Abdüluzza b. Abdülmuttalib olduğunu söylediler.”[2]

Ebû Leheb’in zulüm ve iftiraları İslam davetine büyük zarar veriyor, insanlar “Onu en iyi kendi amcası tanır.” diyerek Allah Rasûlü’nü yanlarından uzaklaştırıyorlardı. Aslında bu insanlar henüz Mekke’ye gelmeden, evlerinden ayrılmadan önce kabile reisleri tarafından “Peygamber olduğunu iddia eden adamın sözleri sakın sizleri aldatmasın, dininizden ayırmasın.” diye ikaz ediliyorlardı.[3]

Sevgili Peygamberimiz hac için Mekke’ye gelen Arap kabilelerini İslam’a davet etmek için yanına Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali’yi alıyor, gece vakti yola çıkıyordu. Hz. Ebû Bekir yarımadadaki tüm kabileleri, onların geçmişlerini ve kuvvetlerini çok iyi bildiğinden Efendimizle bu kabileler arasındaki iletişimi sağlıyor, genç yaşlardaki Hz. Ali ise yüce davetçiden davet ve tebliğ metodunu öğreniyordu. Ayrıca onlar Allah Rasûlü’nün yalnız olmadığını da göstermiş oluyorlardı.

Bu Benim Dosdoğru Yolumdur

Muhammed aleyhisselâm insanları kula kulluktan kurtarıp özgür olmaya, Allah’tan başka taptıkları her şeyi terk etmeye, kardeşlik ve sevginin hâkim olduğu barış dolu bir dünyaya çağırıyor; Müslüman oldukları takdirde Allah’ın kendilerini aziz kılacağını, Bizans ve İran’a hâkim olacaklarını söylüyordu.  Ancak Bizans ve İran’ı sonsuz güç sahibi gören zavallı Araplar, onu deli olmakla suçluyor, kabilesinin iman etmediği ve dışladığı bir adama asla inanmayacaklarını söyleyerek bin bir hakaret ve eziyette bulunuyorlardı. Bazı kabileler iman ettikleri takdirde iktidar sahibi olmayı, Peygamberimizden sonra yönetimin kendilerine verilmesini istiyor; ebedi cenneti değil geçici dünya nimetlerini arzuluyorlardı. Oysa bu dava, dünyevi pazarlıklara konu edilmeyecek kadar yüceydi. Efendimiz Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet ediyor, karşılaştığı sert ve kaba davranışlara rağmen mübarek yüzünden tebessümü, davranışlarından nezaketi eksik etmiyordu. Şeybânoğulları kabilesini İslam’a davet ederken şu ayet-i kerimeleri okumuştu:

“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız. Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en güzel niyetlerle yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz diye bunları emretti. Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”[4]

Bu ayetleri hayranlıkla dinleyen Şeybanoğulları Kur’ân’a doymayınca Efendimiz şu ayet-i kerimeyi okudu: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”[5]

Şeybanoğulları Rabbimizin emirlerini saygı ve hayranlıkla dinlemiş fakat iki cihan serverine çeşitli mazeretler göstererek iman etmemişlerdi. Arap kabilelerinden pek çoğu ise İslam’ın yüce davetçisine oldukça kötü davranmış, önlerine kadar gelen nimetin kıymetini anlayamamışlardı. Ancak onların inkârı, Ebû Leheb’in ve Ebû Cehil’in zulüm ve iftiraları; Sidretu’l-Münteha’ya ulaşmış ve Rabbinin huzuruna varmış yüce davetçi için ne ifade ederdi! O davetine devam ediyor, on beş çadırdan kovulsa da on altıncı çadıra giriyor, Allah birdir ve O’ndan başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur, demeye devam ediyordu.

Yesrib’de Doğan Güneş

Nübüvvetin on birinci yılıydı. Nebi aleyhisselâm Mescidi Harâm’ın üç kilometre uzağında, Mina hudutları içerisinde, etrafı tepelerle çevrili Akabe Vadisi’nde Yesrib’den gelen altı Hazrecliyle karşılaştı. Allah Rasûlü kendisine çok sıcak davranan bu insanlara İslam’ı anlatmış, İbrahim Suresi’nden (35-52. ayetler) bir bölüm okumuş ve onları İslam’a davet etmişti.[6] 

İslam’dan önce Yesrib adını taşıyan Medine’de Evs ve Hazrec adlı iki Arap kabilesi yaşıyordu. Aslında kardeş çocukları olan ve Yemen’den Medine’ye gelen bu kabilelere anneleri sebebiyle Kayle oğulları deniliyordu. Medine’de ayrıca, Benî Kaynuka, Benî Nadîr ve Benî Kureyza adlarında üç Yahudi kabilesi bulunuyordu. Bu Yahudi kabilelerinin de etkisiyle Evs ve Hazrec arasında şiddetli bir kan davası ortaya çıkmış, iki kardeş kabile arasında çetin savaşlar yaşanmıştı. Yüz yirmi yıldan beri devam eden bu savaşların en sonuncusu ve en şiddetlisi olan Buas Harbi sırasında her iki kabile ağır kayıplar vermiş, şehrin ileri gelenlerinden pek çoğu hayatını kaybetmişti. Gerek Yahudilerin fitnesi gerekse iki kabile arasındaki kin ve nefret, şehri yaşanmaz hale getirmişti. Belki de bu altı Hazrecli, Evs kabilesine karşı destek aramak için Mekke’ye gelmiş, Kureyş liderleriyle görüşmüş ancak aradıkları desteği bulamamışlardı. Allah Celle, ateş kuyusunun yanı başındaki Medinelilerin karşısına barış ve kardeşliğin peygamberini çıkarmıştı.[7]

Medineliler Peygamber ve kitap kavramlarına yabancı değildi. Zira Yesribdeki Yahudilerle ne zaman bir anlaşmazlık yaşasalar Yahudiler, yakında bizden bir peygamber gelecek. Biz ona iman edeceğiz ve sizi Âd ve Semûd kavmi gibi yok edeceğiz diyerek onları tehdit ediyorlardı.[8] Ayrıca Süveyd b. Sâmit ve İyâs b. Muâz gibi Medineli isimler de Buas harbinden önce Peygamber Efendimizle görüşmüş ve Müslüman olmuşlardı.[9]

Medine Kurtarıcısını Arıyor

Altı Medineli, Efendimiz aleyhisselâm’ı dinledikten sonra “Bu Yahudilerin geleceğini haber verdikleri peygamberdir. Sakın Yahudiler ona inanmakta bizi geçmesinler.” diye kendi aralarında konuştular. Onlardan ilk iman eden Esad b. Zürare oldu. Medine’nin ilk yıldızları: “Biz geride öyle bir kavim bıraktık ki onların arasındaki düşmanlık ve nefret başka hiçbir kavimde yoktur. Ümit ederiz ki Allah onları senin sayende birleştirir. Biz şimdi gideceğiz ve onları senin dinine davet edeceğiz. Şayet Allah senin sayende onları bir araya getirirse senden daha kıymetli biri olmaz.” dediler ve seneye yine Akabe’de buluşacaklarına dair İslam Peygamberi’ne söz vererek Medine’ye döndüler.[10]

Efendimizden önce Medine huzur ve sükûnun olmadığı, can güvenliğinin kalmadığı, yaşama sevincinin yok olup gittiği bir şehirdi. Buas Harbi her iki kabilede derin yaralar açmış, şehir lidersiz kalmış, ümitsiz bir hale gelmişti. Yesrib’in bir kurtarıcıya ihtiyacı vardı. Allah’ın Sevgili Rasûlü, terör ve kargaşanın hâkim olduğu şehrin karanlık semalarına bir güneş gibi doğdu. Hz. Âişe Validemiz “Buas Allah’ın Rasûlü için hazırladığı bir gündür.” derken bu gerçeğe işaret etmişti.[11] Yüzyılı aşmış bir düşmanlığı ancak Muhammed aleyhisselam’ın nuru yok edebilirdi.

Birinci Akabe Biati

Esad b. Zürâre liderliğindeki yürekleri iman dolu gençler, Yesrib’e geldiklerinde büyük bir azim ve heyecanla İslam’ı tebliğe başladılar. Öyle ki bir sene sonunda İslam’ın konuşulmadığı tek bir ev kalmadı. Nübüvvetin on ikinci yılı Zilhicce ayında (621 Temmuz) mübarek Akabe Vadisi’nde bu kez on iki Medineli Muhammed aleyhisselam ile buluştu. Üstelik bu on iki yiğitten ikisi Evs kabilesindendi. Sevgili Peygamberimiz o gece müminlerden şu şartlar üzerine biat aldı:

“Geliniz, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık etmemek, zina yapmamak, çocuklarınızı açlık korkusuyla öldürmemek, kimseye iftirada bulunmamak, asla yalan söylememek ve hiçbir hayırlı işte bana muhalefet etmemek üzere biat ediniz. İçinizden sözünde duranlar, mükâfat olarak cennete gireceklerdir.”[12]

Medineli on iki Müslüman’ın Efendimiz aleyhisselâm’ın elini tutmak suretiyle ettikleri bu bağlılık yeminine Birinci Akabe Biati adı verilmiştir. Bu biat cihadın farz kılınmasından önce gerçekleştiği ve savaşla ilgili hususları içermediği için Beyatu’n-Nisâ (kadınlar biati) olarak da adlandırılmıştır.[13]

Peygamberimiz ve Medine

Yüce Rabbimiz, Mekke’de zulme uğrayan müminleri, Habeşistan’da dua eden muhacirleri ve Tâif’te taşlanan Rasûlü’nü Medineli Müslümanlarla sevindirdi. Muhammed aleyhisselâm’ın hayatında Medine’nin ayrı bir yeri vardı. Zira Peygamberimizin büyük dedesi Hâşim, Medine’de Hazrecli Selma ile evlenmiş, Abdulmuttalib bu evlilikten dünyaya gelmişti.  Peygamberimizin şanlı dedesi, çocukluk yıllarını Adiy b. Neccâr oğulları arasında Medine’de geçirmişti. Muhammed aleyhisselâm’ın babası Abdullah henüz on sekiz yaşında Medine’de vefat etmiş ve bu şehre gömülmüştü. Efendimiz altı yaşındayken annesi ile birlikte babasının mezarını ziyaret etmek için Medine’ye gelmiş ve burada bir ay kalmıştı. Allah Rasûlün’ün annesi de dönüş yolundaki Ebva köyü yakınlarında vefat etmişti. Medine ile Rasûlullah arasında ne büyük bir bağ vardı! Âdeta Efendimiz Mekke’de doğmuş bir Medineliydi.

İslam’ın İlk Öğretmeni

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, Akabe’de kendisine biat eden on iki Müslümanla Mus’ab b. Umeyr’i de Medine’ye gönderdi. Bir başka rivayete göre Akabe’de biat eden on iki kahraman, yurtlarına döndükten sonra Efendimiz aleyhisselâm’a bir mektup yazdılar. Muâz b. Afra ve Râfi b. Mâlik’in getirdiği mektupta Medineli Müslümanlar, Peygamber Efendimizden kendilerine Kur’ân okuyacak, İslâm’ı öğretecek, namaz kıldıracak ve insanları İslâm’a davet edecek bir öğretmen, bir davetçi göndermesini istiyorlardı.[14]

Allah Rasûlü, bu talep üzerine Mus’ab’ı İslâm’ın ilk öğretmeni olarak Medine’ye göndermişti. O; hitabeti güçlü, güler yüzlü, samimi bir kimseydi. Ayrıca o güne kadar nazil olan âyet-i kerimeleri ezbere biliyordu. Allah’a çağıran, salih amel işleyen özü ve sözü güzel davetçi Medine’ye hareket etti.

Medine Fatihi

Mus’ab Medine’ye vardığında büyük İslâm mücahidi Esad b. Zürâre’nin evine yerleşti. Esad’la birlikte Medine’deki tüm kapıları çalıyor, hurma bahçelerinde toplantılar düzenliyor, bıkmadan yılmadan İslâm’ı anlatıyordu. Medine’nin her evinde İslâm ve İslâm’ın genç davetçisi Mus’ab’ın anlattıkları, onun sözlerinin tatlılığı ve samimiyeti konuşuluyordu. Fakat nasıl Mekke’de Rasûlullah’tan ve mesajından rahatsız olanlar varsa Medine’de de Mus’ab’dan ve anlattıklarından memnun olmayanlar, onu insanlar arasına fitne sokmakla suçlayanlar ve öldürmek isteyenler vardı.

Mus’ab onlara gayet nazik bir şekilde davranıyor, onları kendisini dinlemeye ikna ediyor ve sözlerin en güzeli olan Allah kelamını okuyarak Müslüman olmalarına vesile oluyordu. Özellikle Üseyd b. Hudayr ve Sa’d b. Muâz’ın Müslüman olmaları Medine’de İslâm’ın hızla yayılmasını sağladı. Sa’d b. Muâz’ın Müslüman olduğu gün, lideri olduğu Abdüeşheloğullarının tamamı iman etmişti. İleriki yıllarda İslâm’a büyük hizmetler edecek sahâbilerin pek çoğu, Mus’ab b. Umeyr’in davetiyle Müslüman olmuşlardı. Peygamber aleyhisselâm’ın yardımcıları Medineliler, yardımcıların yardımcısı ise Mus'ab b. Umeyr’di.[15]

Muhammed aleyhisselâm kısa bir süre sonra Abdullah b. Ümmü Mektûm’u da insanlara Kur’an okuması için Musab’ın yanına gönderdi.[16] Medine evleri İslâm’la kucaklaşıyor, putlar kırılıyor, Amr b. Cemûh gibi en tutucu putperestler dahi Müslüman oluyordu. Şehirde yaşayan Arapların büyük kısmı hak dine teslim olmuştu. Mus’ab Medine’yi tatlı dili, samimiyeti ve bütün kalbiyle okuduğu Kur’ân-ı Kerim’le fethediyordu. Bu şehir kılıçların değil, Kur'ân’ın fethettiği şehirdi. Medine halkı Mus’ab’a  Kur’ân okuyucusu anlamında “el-Mukrî” diyorlardı.[17] Mus’ab’ın Medine’den gönderdiği haberler, Efendimizin yüzünde tebessüm, Bilâl’in, Ammâr’ın yüreğinde umut oluyordu. O yıl Müslümanların sevinç yılıydı.

Medine ne kadar bereketli bir şehirdi. İslam her geçen gün hızla yayılıyor, Evs ve Hazrec kabileleri Allah’ın dinine koşuyorlardı. Onlar ince ruhlu, yumuşak huylu kimselerdi. Allah Rasûlü ileriki yıllarda Yemenlileri anlatırken onların yumuşak kalpli ve yufka yürekli olduklarını söyleyecekti.[18] Evs ve Hazrec de zaten Medine’ye Yemen’den gelmemiş miydi? Evs ve Hazrec’in yani Kahtani kabilelerinin iman etmesi ile İslam iki büyük Arap topluluğunu Adnani ve Kahtanileri bir araya getiriyordu.

İlk Cuma Namazı

İslam’ın genç davetçisi Musab bir süre sonra Allah Rasûlü’ne haber göndererek, Cuma günü Müslümanları toplamak ve namaz kıldırmak istediğini bildirdi. Efendimiz cevaben gönderdiği mektupta, Cuma günü Müslümanları toplamasını, iki rekât namaz kılarak Allah’a yaklaşmaya çalışmalarını ve onlara hitap etmesini emretti. Mus’ab, Sa’d b. Hayseme’nin evinde topladığı on iki kişiye ilk Cuma namazını kıldırdı.[19] Bir başka rivayete göre ise ilk Cuma namazını Esad b. Zürare kıldırmıştır.[20]  Mus’ab b. Umeyr kısacık hayatına ne büyük hizmetler, ne güzellikler sığdırmıştı! Allah Celle fedakâr ve samimi kulunun gayretine bereketler yağdırıyordu.

Medineli Müslümanlar bir taraftan insanları İslam’a davet ediyor diğer yandan sürekli toplanarak Efendimiz aleyhisselâm’ın durumunu görüşüyorlardı. Medine Muhammed aleyhisselâm’ı arzuluyor, sahabiler Rasûlullah’ı daha ne kadar Mekke dağlarında zulüm ve işkence altında bırakacağız diyerek hasretin son bulmasını istiyorlardı.[21]

İkinci Akabe Biati

Nihayet Nübüvvetin on üçüncü yılı Hac mevsiminde (622 Haziran) içlerinde iki hanım sahabinin de bulunduğu yetmiş beş Medineli Müslüman kalabalık bir müşrik kafilesi içinde Mekke’ye geldi.  Musab b. Umeyr de onlarla birlikte Mekke’ye gelmiş, Efendimiz aleyhisselam’ı ziyaret ederek bir yıl boyunca yaptıklarını ve Medine’deki son durumu anlatmıştı. Onun sözleri Allah Rasûlü’nü çok sevindirmişti. İkinci Akabe Biati’nin hazırlanmasında, Medine’nin İslâm ile kucaklaşmasında ve şehrin Efendimizin hicreti için uygun bir hâle gelmesinde Mus’ab’ın büyük emeği vardı. Müslümanlar ona “Mus’abu’l-Hayr” diyorlardı.[22] 

Hac ibadetini tamamladıktan sonra yine Akabe’de Allah Rasûlüyle buluşacak olan Medineli Müslümanlar, gece yarısı olup Medine kafilesi ağır bir uykuya daldığında ikişer üçer kişilik gruplar halinde harekete geçtiler. Allah Rasûlü ise Akabe’ye amcası Abbas ile gelmişti. Abbas belki Müslüman değildi ama Efendimiz aleyhisselam’a derin bir sevgisi vardı. Ebû Talib’in vefatından sonra ailenin yaşlısı olan Ebû Leheb, Muhammed aleyhisselâm’ı himaye etmeyi değil düşmanların en zalimi olmayı tercih etmişti. Abbas ise elinden geldiği kadar Rasûlullah’a yardımcı olmaya çalışıyordu. Bu kadar önemli bir gecede yeğenini yalnız bırakmayı doğru bulmamıştı. Hz. Abbas Akabe’ye gelen Medinelileri tanıyamamış ve onların çok genç olduğunu söylemişti.[23] İslam’ın ilk günlerinden itibaren iki cihan serverine destek olan hep gençler  değil miydi! Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali de o gece Akabe’ye gelmiş, vadinin iki ucunda gözcülük yapıyorlardı.

İlk sözü alan Hz. Abbas oldu. Konuşmasında Hz. Muhammed’in kendi kabilesi içindeki üstün konumunu ve kendilerinin onu her türlü tehlikeden koruduklarını ifade etti. Buna karşılık Peygamberimizin Medine’ye hicret etme arzusunda olduğunu söyleyen Abbas, Medinelilere Hz. Muhammed’i memleketlerine götürdükleri zaman başlarına çeşitli sıkıntılar geleceğini ve bütün Arap kabilelerinin kendilerine düşman olabileceğini anlattı.  Böyle bir durumda onu düşmanlarına teslim edeceklerse bu işten şimdi vazgeçmelerinin daha iyi olacağını ifade etti.

Medineli Müslümanların yüreği ise Muhammed aleyhisselâm’ın sevgisi ve hasretiyle yanıyor, bir an önce Efendimizin mübarek sözlerini dinlemek istiyorlardı. Onlar Medine’den buraya kadar O’nu görmeye, sesini duymaya ve ona olan sevgilerini haykırmaya gelmişlerdi. Peygamber Efendimiz konuşmaya başladığında tüm mahlûkat susmuş Akabe’den yayılan nura kulak veriyordu. Efendimiz önce Kur’an okudu, İslam’ı anlattı sonra da müminleri kendisine biat etmeye çağırdı:

“Şehrinize geldiğimde bana her yönde yardım edeceğinize, kadınlarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi beni de koruyacağınıza söz verir misiniz?”

Bera b. Marur hemen cevap verdi: “Evet, ey Allahın Rasûlü! Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin olsun ki çoluk çocuğumuzu koruduğumuz her şeyden seni de koruyacağımıza söz veriyoruz. Vallahi, biz savaşmasını çok iyi biliriz.”

Siz Bendensiniz, Ben de Sizdenim

Abbas b. Ubade ve diğer sahabilerin, bu biatin önemi ve getireceği sonuçlar hakkında Medinelileri uyarması ve verilen sözlerin arkasında durulması gerektiğine dair yapılan uyarılardan sonra Esad b. Zürare başta olmak üzere müminler sırayla Efendimiz aleyhisselâm’ın elinden tutarak biat ettiler. O gün Medineliler Muhammed aleyhisselâm’a şöyle söz vermişlerdi:

“Genişlikte ve darlıkta, sağlıkta ve hastalıkta, kolaylıkta ve zorlukta, sevinçli ve kederli zamanlarımızda, her zaman ve her yerde Senin emirlerine isteyerek boyun eğecek, başımızdaki ehil kişilerle tartışmayacak, iyiliği emredip kötülükten sakındıracak ve nerede olursak olalım hakkı söyleyeceğiz! Allah yolunda yürürken, kınayanların kınamasından korkmayacağız!”[24]

Sonra Ebû’l-Heysem Malik b. Teyyihan araya girdi ve: “Ya Rasûlallah! Bizimle Yahudiler arasında anlaşmazlık var. Bir gün onlarla savaşırsak bizi bırakır kavmine geri döner misin?” diye sordu.

Allah Rasûlü tebessüm etti ve şöyle buyurdu: “Kanım sizin kanınızla beraberdir. Siz bendensiniz, Ben de sizdenim. Savaştıklarınızla savaşır, barıştıklarınızla barışırım.”[25]

Medineli Müslümanlar Muhammed aleyhisselâm’ın yoluna baş koydular. Onu kendi canlarından aziz bildiler. Onun önünde savaşıp şehit olmayı, eşlerinden ve çocuklarından ayrılıp cihad meydanlarında kılıç sallamayı her şeye tercih ettiler. Ve onlar Allah Rasûlü’nden hiçbir dünyalık menfaat, makam ve rütbe beklemediler. Son Peygamber onlara cenneti vaat etti, onlar da bu ne kârlı bir alış veriş, biz asla sözümüzden caymayız, dediler.[26]

Hz. Peygamber’in Havarileri

Biatten sonra Peygamberimiz, Medinelilerden on iki temsilci (nakib) belirlemelerini istedi. Onlar Medine’deki İslam davetini organize edecek ve Medine’yi hicrete hazır hale getireceklerdi. Dokuzu Hazrec, üçü Evs Kabilesinden olan Nakiblerin başına ise Efendimiz tarafından Esad b. Zürare radıyallahu anh getirildi.[27] Muhammed aleyhisselam ve Medineliler arasında gerçekleşen İkinci Akabe Biatine savaşla ilgili hususları da içerdiği için Bey’atu’l-Harb de denilmiştir.[28]

Biatten sonra Medineli Müslümanlar sessizce Mina’daki yerlerine döndüler. Mekke müşrikleri biati haber almış, derin bir telaşa kapılmışlardı. Medine kafilesinin çadırlarını basan Kureyşliler, herhangi bir sonuca ulaşamadılar. Müşrik Medinelilerin gece neler olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu. Mekke’de panik başlamış, müşrik Medineliler hayretler içinde kalmıştı. Ebu Cehillerin sonu yaklaşıyor ve Allah Rasûlü yıllardır Mekke’de işkence gören mazlum kardeşlerine şöyle buyuruyordu:

“Sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi. Orasının; iki kara taşlık arasında, hurmalık, çorak bir yer olduğunu gördüm. Orası, Yesrib’dir. Gitmek isteyen, oraya gitsin! Orası yakın bir beldedir. Siz orayı biliyorsunuz. Orası, Şam’a giderken, ticaret kervanınızın yoludur! Yüce Allah, onları sizin için kardeşler ve Yesrib’i de emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı!”[29]



[1] İbn Esîr, üsdü’l- ğâbe, V, 130: Heysemî, Mecmau’z-zevâid, VI, 21.

[2] Halebî, İnsânu’l-Uyûn, II, 153-154, Hâkim, Müstedrek, II, 668.

[3] Hâkim, Müstedrek, II, 681.

[4] Enâm Suresi 6/151-153.

[5] Nahl Suresi 16/90.

[6] Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, II, 148.

[7] Kasım Şulul, Hz. Peygamber Devri Kronolojisi, 366.

[8] İbn Hişâm, es-Sîre, 372.

[9] İbn Hişâm, es-Sîre, 369-371.

[10] İbn Hişâm, es-Sîre,  372.

[11] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 63.

[12] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 43; Müslim, Hudûd 41; İbn Hişâm, es-Sîre,  376.

[13] İbn Hişâm, es-Sîre, 373.

[14] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 118; İbn Hacer, el-İsâbe, X, 184.

[15] Semîra ez- Zâyed, Muhtasaru’l-Câmi fi’s-Sîre, I, 245-246.

[16] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46.

[17] Nevevî, Tehzîbu’l-Esmâ, II,96.

[18] Müslim, imân 52.

[19] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 118; İbn Abdülber, el-İstîâb, IV, 1473.

[20] Ebû Dâvûd, Salâ 210; Semîra ez- Zâyed, Muhtasaru’l-Câmi fi’s-Sîre, I, 246-247.

[21]Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 322; Hâkim, Müstedrek, II, 681-682.

[22] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 119.

[23] Semîra ez- Zâyed, Muhtasaru’l-Câmi fi’s-Sîre, I, 249.

[24] Müslim, İmâre 41; Nesâî, Biât 3.

[25] İbn Hişâm, es-Sîre, 383; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 461.

[26] İbn Kesir, Tefsîru’l- Kurâni’l-Azîm, II, 406.

[27] İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 602-603; Belâzzurî, Ensâb, I, 254.

[28] Ahmet Önkal, Akabe Biatları, DİA; II, 211.

[29] Semîra ez- Zâyed, Muhtasaru’l-Câmi fi’s-Sîre, I, 255.

Yazar: