Siyer-i Nebi Dersleri 35: İslâm Kardeşliği

Vatan Hasreti

İnsanın bütün varlığını, evini, ailesini,  yüreğini ve hatıralarını geride bırakması ne kadar zor. Ölümle burun buruna yolculuklar, daha önce gitmediğin, insanlarını tanımadığın, havasını suyunu bilmediğin mekânlarda yaşamak, evsiz barksız, işsiz güçsüz, bir dilim ekmeğe, bir güler yüze muhtaç olmak ne büyük bir acı. Ne yazık ki bu acıyı çeken insanları sokaklarımızda, onların cansız bedenlerini sahillerimizde görüyoruz. Gözlerimizin önünde yaşanan ve yüreklerimizi sızlatan tablolar, bizi yüzyıllar öncesine, İslam’ın ilk kahramanlarına, mazlum muhacirlere ve onların yaşadığı tarifsiz acılara götürüyor. 

Onlar sadece ‘Rabbim Allah’tır’ dedikleri için yurtlarından çıkarılmış[1], her türlü işkenceyi göze alıp yaşadıkları yerleri ve tüm geçmişlerini feda ederek ölümü kardeş bilmiş, muhacir olmuşlardı. Medine’ye geldiklerinde yüreklerinde acı, gözlerinde Mekke-i Mükerreme’nin hayali vardı. Acı kor ateşe dönüşmüş, dillerinden hüzün dolu sözler dökülüyordu. Hz. Ebû Bekir Medine’nin havasına, suyuna alışamamış, hastalanmış yatağa düşmüştü. Nasıl olduğu sorulduğunda derdini şu sözlerle anlatıyordu:

“Ailesinin yanında sabahlayanlar, ölüm kendilerine ayakkabılarının kayışından daha yakın olsa bile ne kadar mutludur.”

Hz. Bilâl, Mekke’ye olan hasretini gözü yaşlı şiirlerle anlatıyor, onları Mekke’den hicret etmeye zorlayanlara beddualar ediyordu:

“Ah, bir gece olsun etrafımda izhir ve celil otları varken Mekke’de geceleyebilir miyim? Bir gün olsun Mecenne suyuna inebilir miyim? Şâme ve Tufeyl tepelerini görür müyüm bir daha? Allah’ım,Şeybe’ye, Utbe’ye ve Ümeyye’ye lanet eyle! Onlar bizi yurdumuzdan çıkardılar ve attılar bu vebalı yere.”

Hz. Âmir b. Füheyre ise yaşadığı acıyı tek bir cümle ile özetliyordu:

Ölmeden önce ölümü tattım.”[2]

Sevgili Peygamberimiz ashabının hâline üzülmüş, el açıp Rabbine şöyle dua etmişti: “Allah’ım! Bize Mekke’yi sevdirdiğin gibi Medine’yi de sevdir. Hatta ondan daha çok sevdir. Ürünlerimize bereket ver. Yâ Rabbi, Medine’nin havasını güzelleştir. Hummâ ve sıtmasını Cuhfe’ye naklet.”[3]

Allah Teâlâ Rasûlünün duasını kabul etmiş, Efendimizi en zor zamanlarda terk etmeyen, insanlık tarihinin en hayırlı ümmeti[4], Cennetin ilk sakinleri olacak[5] mazlum muhacirler için hicret yurdunu adeta bir gülistana, Münevver Medine’ye çevirmişti.  Rabbimiz muhacirlerin yardımcısı olmuş, onları yeryüzünün en fedakâr ve en cömert insanlarıyla, Medineli Müslümanlarla, Ensârla desteklemişti.

“Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenleri dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz. Âhiretin mükâfatı ise daha büyüktür. Keşke bunu bilselerdi.” (Nahl 16/41.)

Muhacirler Mekke’den Kubâ kasabasına geldiklerinde Medine halkı hemen harekete geçti. Sa’d b. Hayseme’nin, Külsüm b. Hidm’in ve Rifâa b. Abdulmünzir’in evleri muhacirlerin ilk mekânları oldu. Efendimiz’in hicretiyle birlikte Medine’de tatlı bir heyecan, görenleri hayran bırakan bir coşku yaşanmaya başladı. Medine halkı muhacirleri misafir etmek için yarışıyor, evlerini ve yiyeceklerini paylaşmak, muhacirlere yardım edebilmek için kura çekiyorlardı.[6]

Mekkeli muhacirler Medine’ye geldiğinde, Medineliler onlara niçin geldiklerini ve burada ne kadar kalacaklarını sormadılar. Onlara bir sığıntı, mülteci muamelesi yapmadılar. Onlar için çadır kentler, insanlık vicdanını yaralayacak sığınma kampları da hazırlamadılar. Hayır, Ensâr muhacirleri sanki yıllardır beklediği, hasretle yolunu gözlediği kardeşleri olarak gördüler.

Mekke’de Kardeşlik

Efendimiz aleyhisselâm henüz hicretten önce muhacirler arasında dayanışmayı sağlamak amacıyla muâhât (kardeşlik)  uygulamasını başlatmış, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, Hz. Osmân ile Hz. Abdurrahman b. Avf, Hz. Talha b. Ubeydullah ile Hz. Zübeyr b. Avvâm, Hz. Hamza ile Hz. Zeyd b. Hârise, Hz. Ubeyde b. Hâris ile Hz. Bilâl b. Rabâh, Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrâh ile Hz. Ebû Huzeyfe’nin azadlısı Hz. Sâlim birbirleriyle kardeş ilan edilmişti. Sevgili Efendimiz kendi kardeşi olarak ise sekiz yaşından itibaren kendisini himaye eden amcası Ebû Talib’in oğlu Hz. Ali’yi seçti.[7]

İslam Peygamberi bu kardeşlik uygulaması sırasında kabilecilik anlayışını yok ediyor, Teym kabilesinden Hz. Ebû Bekir’i Adiy kabilesinden Hz. Ömer’le, Ümeyyeoğullarından Hz. Osman’ı Zühre oğullarından Hz. Abdurrahman’la kardeş yapıyordu. Kureyş’in en seçkin kabilelerinden Haşimoğullarına mensup Hz. Hamza ile daha düne kadar köle olan Hz. Zeyd’i, Hâris b. Fihr oğullarından Hz. Ebû Ubeyde ile azadlı köle Hz. Sâlim’i, Muttalib oğullarından Hz. Ubeyde ile siyah derili köle Bilâl’i kardeş yapmak ne büyük bir devrim, ne yüce bir hadiseydi. Efendimiz böylece tüm sınıf, renk ve ırk ayrımlarını ortadan kaldırıyor, bunların hiçbir önemi olmadığını ve üstünlüğün ancak takva ile olabileceğini gösteriyordu.

Ensâr ve Muhâcir Kardeşliği 

Hicretin beşinci ayına gelindiğinde sevgili Peygamberimiz Ensâr ve Muhacirler arasında kardeşlik akdi yapmaya karar verdi. Henüz Mescid-i Nebevî inşaatı devam ediyordu. Allah Rasûlü (sas), Ensâr ve muhaciri Enes b. Malik radıyallahu anh’ın evinde topladı ve onları birer birer kardeş ilan etti.[8] Bu toplantıya Ensâr ve muhacirden kırk beşer sahâbînin katıldığı rivayet edilmekle birlikte, toplam yüz ya da yüz seksen altı sahabinin katıldığı rivayetleri de mevcuttur. Kesin olan şudur ki muâhat sırasında kendisine Ensârdan bir kardeş belirlenmeyen tek bir muhacir kalmamıştı.[9] 

Allah Rasûlü Mescid-i Nebevî inşaatı sırasında sahabilerini yakından tanıma imkânı bulmuş, Ensâr ve muhacir arasında kardeşliği gerçekleştirirken yaşlarına, karakter ve yeteneklerine dikkat etmiş, birbirleriyle daha iyi anlaşabilecek kimseleri kardeş ilan etmişti. Nitekim muhacirlerden Hz. Abdullah b. Mes’ud ile Ensârdan Hz. Muâz b. Cebel’i kardeş yapmış, her iki sahabi de ilim tahsili hususundaki üstünlükleri ve cesaretleriyle temayüz etmişlerdir. Aynı şekilde muhacirlerden Hz. Abdullah b. Cahş ve Ensârdan Hz. Asım b. Sâbit kardeş ilan edilmiş, bu sahabilerde üstün cesaretleriyle meşhur olmuş ve nihayet şehit düşmüşlerdir.

Efendimiz aleyhisselâm kardeşlik akdi sırasında yaptığı konuşmada “İslam’da hılf yoktur, din kardeşliği vardır” buyurmuş, din kardeşliği dışındaki tüm ittifak, himaye ve antlaşmaları gereksiz bulmuştur.[10] Bu toplantı sırasında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Hârice b. Zeyd, Hz. Ömer ile Hz. İtbân b. Mâlik, Hz. Osmân ile Hz. Evs b. Sâbit el-Hâzrecî, Hz. Ali ile Hz. Sehl b. Huneyf, Hz. Mus’ab b. Umeyr ile Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî, Hz. Bilâl el-Habeşî ile Hz. Ebû Ruveyha el-Hasamî kardeş ilan edilmiştir.[11]

Yeni Bir Dünya

Efendimizin uygulamaya koyduğu muâhât ile gerek şehrin içindeki münafıkların ve Yahudilerin fitnelerine, gerekse Medine dışındaki düşmanların tehditlerine karşı Ensâr ve muhacir arasında tam bir dayanışma sağlanmış, birlik ve beraberlik duyguları pekiştirilmiştir. Bu kardeşlik Cahiliye devrindeki kan birliğine karşı inanç birliğini getirmiş, kabile ve asabiyet anlayışı yerini akideye dayalı bir topluma, inananların kardeş olduğu ümmet anlayışına terk etmiştir. Bu kardeşlik komşu çadırlar dışında dost kabul etmeyen, kendi kabilesi dışındaki herkese düşmanca bakan insanların önüne geniş bir ufuk açmış, siyah beyaz, Arap Acem, zengin fakir, hür köle demeden yeryüzünün dört bir yanındaki tüm inananları birbirinin dostu, velisi haline getirmiştir.

Bu kardeşlik şehrin sakinleriyle şehre yeni gelen insanlar arasındaki tüm uyumsuzlukları ortadan kaldırmış, daha önce birbirlerini hiç görmeyen, alışkanlıkları, gelenekleri farklı insanların kısa süre içerisinde kaynaşmalarına vesile olmuştur. Yine Efendimiz Aleyhisselâm bu kardeşlik uygulaması ile Mekkeli muhacirlerin vatan hasretlerini sona erdirmiş, onları Medine’de bir sığıntı, mülteci olmaktan kurtarmış, psikolojik eziklik duymalarını engellemiştir. Onlar Ensâra yük değil kardeş olmuş, yabancı değil şehrin asil sakinleri haline gelmişlerdir.

Muâhât sayesinde yepyeni bir kimlik oluşturulmuş, Kureyşli, Evsli ya da Hazrecli olmanın değil Müslüman olmanın değer ifade ettiği yeni bir dünya kurulmuştur. Öyle ki bu toplum İranlı Selmân’ı paylaşmak için yarışa girmiş, Selmân kendisini falancanın değil İslam’ın oğlu olarak tarif etmiştir.

Ensâr ve Muhacir arasında uygulanan kardeşlik Mekke’den gelen ve yeri yurdu, evi barkı olmayan muhacirlerin barınma sorununu ortadan kaldırmış, kardeşleri onlarla evlerini paylaşmış, Medine’deki boş arsalar muhacirlere dağıtılmış ve onların evleri yapılırken hep birlikte çalışılmıştır.

Medineli Müslümanlar muhacirlere yardımcı olabilmek, onların maddi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için olağanüstü çaba sarf etmiş, tarihin benzerini görmediği bir cömertlik ve fedakârlık tablosu çizmişlerdir. Tüm varlıklarını Mekkeli kardeşleriyle paylaşmak isteyen Ensâr en büyük zenginlikleri olan hurma bahçelerini dahi muhacirlere vermek istediklerinde Efendimiz aleyhisselâm bunu uygun bulmamış, hurmalıkların bakım ve sulanmasında birlikte çalışılmasını ve mahsulün paylaşılmasını tavsiye etmiştir.[12] Kur’ân-ı Kerim Ensârın bu fedakârlığını şöyle anlatmaktadır:

“Daha önce Medine’yi kendilerine yurt edinmiş ve imanı benliklerine sindirmiş olanlar, kendi beldelerine hicret edenlere muhabbet beslerler; onlara verilen şeylerden dolayı gönüllerinde bir sıkıntı duymazlar; hatta kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin tutkularından korunmuşsa, işte onlar kurtuluşa ermiş olanlardır.” (Haşr 59/9.)

Ölümsüz Tablolar

Hz. Abdurrahman b. Avf ile kardeş olan Hz. Sa’d b. Rebî’, Hazrec kabilesinin en zenginlerinden biriydi. O, kardeşlik ilanından sonra hemen Abdurrahman b. Avf’ı evine getirmiş, sahip olduğu her şeyi kendisiyle paylaşmak istediğini, hurmaların işlenmesi hususunda da yardımcı olacağını söylemişti. Abdurrahman’ın cevabı ise şöyle oldu:

“Kardeşim, Allah malına mülküne bereket, ailene de afiyet versin. Sen bana çarşının yolunu göster. Bu benim için yeterli.”[13]

Arsalarını, evlerini paylaşamadıkları için öz kardeşlerinin canına kast edenler, miras davası yüzünden analarıyla babalarıyla düşman olanlar, küçük bir dünyalık için eşiyle dostuyla yıllarca küs kalanlar Hz. Sa’d b. Rebî’yi nasıl anlayabilir? Hz. Sa’d b. Rebî Hz. Abdurrahman b. Avf’ın akrabası değildi. Aralarında ne bir kan bağı ne de başka bir yakınlık vardı. Onlar kısa bir süre öncesine kadar birbirlerini görmüş de değillerdi. Sadece birkaç saat evvel Allah Rasûlü (sas) onları çağırmış ve ellerini tutarak kardeş ilan etmişti. Mademki son Peygamber, Abdurrahman‘ı ona kardeş etmişti; Sa’d Abdurrahman için değil dünyayı, canını verse değerdi. Öyleyse bu kardeşlik, bu paylaşım bir iman meselesiydi. Ensâr Allah ve Rasûlüne itaatin, imanın gereğini yapıyor, muhacir kardeşinin yüzünde Cenneti, Allahın rızasını, Peygamberinin güler yüzünü görüyordu.

Sa’d b. Rebî’nin cömertliği ne kadar kıymetli ise Abdurrahman b. Avf’ın tavrı da o kadar ulvi değil midir? Elinde hiçbir şeyi olmayan bir zatın önüne dünyalar yığıldığında dönüp bakmaması, hazıra konmayı değil elinin emeğini tercih etmesi, koca bir servete konmayı değil servetin sahibine dualar edip çarşıya gitmesi bugünün aklıyla anlaşılır gibi değildir. Saadet asrında bir Mümin, kardeşi için dünyaları verir de kardeşi külfet olmayı değil çalışmayı, insanlara yük olmayı değil yüke omuz vermeyi tercih ederdi. Onların kardeşlikten anladıkları işte buydu. 

Hz. Câbir b. Abdullah’ın ifadesine göre hurmalar devşirildiğinde Ensâr bunları ikiye ayırır, bir tarafa az diğer tarafa ise çok hurma koyardı. Az olan tarafın altına hurma dalları koyan Ensâr bu tarafın hurmalarını çokmuş gibi gösterir, daha sonra da muhacirlere hangisini isterseniz alın derlerdi. Muhacirler çok olan kısmın Ensâra kalması için az olan tarafı tercih eder, bu şekilde Ensâr hurmanın çoğunu muhacire vermiş olurdu.[14]

Aradan geçen yıllar Ensârın samimiyetinden hiçbir şey alıp götüremedi. Onlar, İslam devletinin güçlendiği, Müslümanların nispeten rahata ulaştığı günlerde bile muhacirlere yardımcı olmaktan vazgeçmedi.  Enes b. Mâlik’in ifadesine göre Rasûl-i Ekrem, Bahreyn arazisini dağıtmak üzere önce Ensârı topladığında onlar haklarından vazgeçerek şöyle demişlerdi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Muhacir kardeşlerimize de aynı şekilde vermedikçe bize bir şey verme.”[15] Benî Nadîr ganimetleri dağıtılırken de Ensâr aynı fedakârlığı göstermiş, savaşılmadan elde edilen bu gelirlerin muhacirler arasında dağıtılmasını istemişlerdi. [16]

Medineli kardeşlerinin fedakârlıklarından, sevgi ve samimiyetlerinden hayrete düşen Muhacirler Efendimiz aleyhisselâm’a Ensârın iyiliklerini anlatırken, şu endişelerini de dile getirmişlerdi:

Ey Allah’ın Rasûlü! Biz bugüne kadar Ensâr gibi cömert ve hayırsever bir millet görmedik. Malı mülkü çok olan bol bol veriyor, az olan da fedakârlık ediyor. Onlar bizim tüm ihtiyaçlarımızı giderdiler ve bizi mallarına ortak ettiler. Korkarız ki tüm ecir ve mükâfatı alıp gidecekler.

Âlemlere rahmet Efendimiz şöyle buyurdu: Hayır, onlar için Allaha dua ettiğiniz ve yaptıklarını övdüğünüz müddetçe siz de sevaba nail olursunuz.[17]

İnsanlığın bir benzerini bir daha göremediği muâhât uygulamasının ilk yıllarında kardeşler birbirlerine mirasçı kılınmış bu durum Enfâl Suresinin yetmiş beşinci ayetinin nüzûlüne, Bedir Savaşı sonrasına kadar devam etmiştir.[18]

Muhacirler Medineli kardeşlerinin misafirperverliklerini, fedakârlık ve gayretlerini her zaman dile getirmiş, onları hayır ve şükranla yâd etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir Ensâr’ın kendileri için yaptıklarını anlatırken onların çok büyük fedakârlıklar yaptıklarını, onların katlandıkları sıkıntılara öz annelerinin dahi dayanamayıp kendilerinden usanacağını söylemiştir.[19]

Sadece Ekmeği Değil Tüm Hayatı Paylaşmak

Ensâr ve muhacir kardeşler yalnızca ekmeklerini, evlerini ve hurmalıklarını paylaşmakla kalmadı. Bu kardeşlik sayesinde onlar zamanlarını birlikte geçiriyor, bilgi ve becerilerini de paylaşıyorlardı. On üç yıl boyunca Efendimizin terbiyesi altında yetişen, İslam’ın hükümlerini ve Kur’ân’ı bizzat Peygamberimizden öğrenen muhacirler bildiklerini Ensârla paylaşıyor, Medineli kardeşlerine ilim öğretiyor, onlara öğretmenlik yapıyorlardı. Hurma bahçelerinde nöbetleşe çalışan kardeşlerden biri hurma bahçesindeyken diğeri Efendimizin mescidinde bulunuyor, Sevgili Peygamberimizden öğrendiklerini akşam olduğunda kardeşine anlatıyordu. Hz. Ömer ve kardeşi Itbân b. Mâlik, Efendimizin mescidine nöbetleşe giden kimselerdendi.[20]

Sevgili Peygamberimiz Arap yarımadasının herhangi bir bölgesine askeri bir müfreze gönderirken Ensâr ve muhacir kardeşleri nöbetleşe olarak görevlendiriyor, bu sayede kardeşlerden biri şehrin dışındayken diğeri kardeşinin ailesiyle ilgilenebiliyordu. 

Evs ve Hazrec kabileleri Hicretten önce hurma bahçelerinde çalışıyor, geçimlerini ziraatle sağlıyorlardı. Ticaret ise tamamıyla Yahudilerin elindeydi. Muhacirlerin gelmesiyle Müslümanlar ticari hayata müdahale etmişler, Yahudi tekelini ortadan kaldırarak ekonomik bir güç haline gelmişlerdir. Aynı şekilde geçimlerini ticaretle sağlayan muhacirler Medine’ye geldikten sonra ziraatı Medineli kardeşlerinden öğrenmişlerdir.

Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirlere kucak açan, onlarla tüm imkânlarını paylaşan, Medine’nin yerli halkına yardımcılar anlamında Ensâr denilmiş, Enes b. Mâlik’in de ifadesiyle bu ismi bizzat Allah tebâreke ve teâlâ vermiştir.[21]

Henüz birkaç yıl öncesine kadar kanlı savaşlara, acımasız kan davalarına sahne olan Medine, tarihin en büyük mucizesini yaşadı. Muhacirlere kucak açan iki düşman kabileden Hazrecliler amcaoğulları Evslilere, Evsliler Hazreclilere yüz yıl sonra sarıldılar. Kişisel ve kabilesel hırslardan, menfaatlerden, haset ve düşmanlıklardan kurtulup fazilet medeniyetini kurdular. Bir ateş çukurunun kenarında olanlar sevgi ve kardeşliğin sembolleri oldular. Onlar Allah‘ın ipine sımsıkı sarıldılar, fitneye fesada ve tefrikaya düşmediler, Muhammed aleyhisselâm’ın yolunda tek bir yürek olup zalimlerle mücadele ettiler.

Vefâ Sultanı Hz. Muhammed aleyhisselâm Ensârın fedakârlığını, Allah ve Rasûlü yolundaki gayretlerini hiç unutmadı. Ümmetine Ensârı sevmeyi ve onların yolunda yürümeyi vasiyet etti.  "Ensârı sev­mek imanın alâmetidir; onlara karşı nefret beslemek ise münafıklığın alâmetidir." buyurdu.[22] Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse Ensâra düşmanlık edemezdi.[23] Hicret olmasaydı Muhammed aleyhisselâm Ensâr’dan biri olur, insanlar bir vadide olsalar O Ensârın yanında bulunurdu.[24] Ensâr’ın hanımlarını ve çocuklarını gördüğünde ayağa kalkar, siz benim en sevdiğim insanlarsınız, buyururdu.[25] Ensâr, Efendimizin cemaati, sırdaşları ve emanetiydi. Onlar Muhammed aleyhisselâm’a verdikleri sözü tutmuş, vazifelerini layıkıyla yerine getirmişlerdi.

Kardeşlik Bedel İster

Saadet çağının üzerinden yüzyıllar geçti. Hak ve batıl mücadelesi bütün şiddetiyle devam ediyor. Küfür tek millet olmuş, kudurmuş bir canavar gibi İslam topraklarına saldırıyor. Dünyanın her bir köşesinden ümmetin feryadı yükseliyor. Zulüm ve esaret altındaki Müslümanlar ülkelerinden göç etmeye, hicrete zorlanıyor. Sırf Müslüman oldukları için hayat hakkı tanınmayan insanlar, kendilerine kucak açacak kardeşlerini; Ensârı arıyor. İşgal altındaki topraklarını terk eden insanların huzur ve mutluluğu gayrimüslim topraklarda araması Müslümanlar için ne kadar da acı. Yeryüzünün her köşesinde gözü yaşlı mazlumlar Medine’nin sıcaklığını arzuluyor.

Nice insanlar, nice ideolojiler barış ve kardeşlik diyerek sahneye çıktılar. Fakat insanlara kan ve gözyaşından, acı ve ıstıraptan başka bir şey veremediler. Topraklarımıza barış ve huzuru getireceğini iddia eden Batı Medeniyeti, insanlarımızı öldürmekten, çocuklarımızın umudunu söndürmekten, geleceğimizi yok etmekten gayrı ne yaptı? Adalet ve eşitlik diye yola çıkanlar, sınıflar arası farklılıkları yok edeceğini söyleyenler yeni imtiyazlı sınıflar oluşturdular. Yeryüzü Hz. Muhammed aleyhisselâm’dan sonra sevgi ve kardeşliğin, barış ve saadetin kokusunu bile alamadı.

Vakit, yeniden Kur’ân ve Sünnete dönmenin, Hz. Muhammed aleyhisselâm’ın mübarek sîretinden ders almanın vaktidir. Efendimizin yolunda bir ve beraber olmanın, mazluma kardeş olmanın, muhacire Ensâr olmanın vaktidir. Gelin Dünyanın neresinde, rengi, dili, ırkı ne olursa olsun mümin kardeşlerimize sahip çıkalım. Onlara yuvalarımızı, gönüllerimizi açalım. Yeryüzünde barışın ve sevginin mümkün olduğunu, menfaatlerin değil sevginin hüküm sürdüğü bir dünyanın kurulabileceğini dost düşman herkese gösterelim. Gelin yeniden kardeş olalım.

 

 

 

 

 



[1]Hac Suresi, 22/39.

[2] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 238-239.

[3] Buhârî, Fedâilü’l-Medîne, 12; Müslim, Hac 480.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 324.

[5]İbn Mâce, Zühd, 35; Tirmizî, Zühd, 37.

[6] Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr, 46;  İbn Sa’d, et-Tabakât, III, 204.

[7] İbn Hişam, es-Sîre, II, 150-151.

[8] Buhârî, Edeb 67.

[9] İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 204.

[10] Menâkıbu’l-ensâr, 5,7; Savm, 76.

[11] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 151.

[12] Buhârî, Hars 5; Menâkıbu’l-ensâr, 3.

[13] Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr, 3; Nesâî, Talâk, 84.

[14] Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, X, 40.

[15] Tecrid Tercemesi, X, 15.

[16] Hüseyin Algül, Muahat, DİA, XXX, 308.

[17] Tirmizî, Kıyamet 44.

[18] İbn Abbâs uygulamanın Nisa suresi 33. ayetiyle kaldırıldığını ifade etmiştir.

[19] Belâzurî, Fütûhu’l-Büldân, 27-28.

[20] Buharî, İlim, 27; İbn Hişâm, I,  474-477, 505.

[21] Tevbe Suresi, 9/100; Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 1.

[22] Müslim, İmân, 128.

[23] Müslim, İmân, 130; Tirmizî, Menâkıb, 25.

[24] Buhârî, Temennî, 9; Müslim, Zekât, 139.

[25] Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 174; Buhârî, Nikah, 76.

Yazar: