Hz. Hûd Aleyhisselâm ve Âd Kavmi

 

  

Yüce Allah, Nuh aleyhisselâmın kavmini tufan ile helâk etmiş; yeryüzünde bir tane bile müşrik bırakmamıştı. Hz. Nuh (as) ve beraberindeki bir avuç mü’min için yeryüzü bereketlendirilmiş, inşâ edilen tevhid toplumunda insanlar huzur ve refah içinde yaşar olmuşlardı. Âd kavmi gelene kadar insanlık yüzyıllarca tevhid üzere mutlu bir şekilde yaşadı. Âd kavmiyle birlikte ise şeytanın kışkırtması ve nefislerin sürüklemesiyle insanlık yeniden putperestlik bataklığına saplandı.

ÂD KAVMİ

Âd, en eski Arap kavimlerinden olup küçük-büyük bütün Arapların çok iyi bildiği bir topluluktur. Haklarında kulaktan kulağa dolaşan efsanelerin olduğu bu kavim, helak olup gitmiş; onlardan geriye adlarından başka hiçbir şey kalmamıştır. Arap şiirlerinde de çokça bahsedilen bu topluluk,  “Arab-ı Baîde” diye bilinen ilk Arap kabilesi olup,  Hz Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan gelmektedir.

  Kur’an-ı Kerim’de Âd kavminin yaşadığı bölgenin ismi “Ahkâf” olarak geçmektedir. Bu kelime Arapçada; “rüzgârların oluşturduğu hafif tümsek kum tepeleri” manasına gelir. O zamanlar Yemen ile Umman arasında yer alan bu bölgenin sınırı Irak’a kadar uzanıyordu.

  Bugün çok ince kumlarla kaplı olan bu bölge, enteresan bir özelliğe sahiptir. Atılan her cismi içine çekmekte ve hiçbir bedevî Arap o bölgeden geçmeye cesaret edememektedir.

  Âd kavminin yaşadığı bölgenin o zamanlar otu, suyu, meyvesi, bağı ve bahçesi bol; geniş ve verimli topraklarla kaplı olduğu bilinmektedir.  Şeddat isimli kralları zamanında İrem ismiyle bir şehir kurulmuş, bu şehri cennete benzeterek cennetin dünyada olduğunu iddia etmişlerdir. İrem, bağları ve yüksek binalarıyla meşhur olmuştur.  

Âd kavmine verilen nimetlerin, diğer kavimlere verilmediği Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilmiştir:

 (Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hûd’un kavmi) Âd’e, ŞEHİRLER İÇİNDE BENZERİ KURULMAMIŞ OLAN, sütunlarla dolu İrem’e, vadide kayaları oyan (Salih’in kavmi) Semûd’a, kazıklar sahibi Firavun’a ne yaptığını görmedin mi?”[1]

ÂD’IN KİBRİ

Dünya hayatının hemen bütün nimetleri ihsan edilmiş olan Âd kavmi, bu kuvvet ve iktidar sebebiyle mağrur olup şımarmış ve zorbalık yapmaya başlamıştı. Bu kavim gösteriş ve debdebeye kapılmış; yüksek tepelere, ihtiyaçları olmadığı halde ve sonsuza kadar kalacaklarını düşünerek köşkler ve yüksek binalar inşa etmeye yönelmişti. Zevk ve safa içinde iyice azgınlaşan Âd kavmi insanlara da zorbalık yapmaya başlamıştı.[2]

 Yüce Kitabımızda şöyle buyrulur: Sonra Ad (kavmi) yeryüzünde haksız yere kibirlenmek istediler ve: «Bizden daha kuvvetli kim var?» dediler. Ya kendilerini yaratmış olan Allah'ın onlardan daha kuvvetli olduğunu bir düşünmediler de mi? Fakat ayetlerimizi inkar ediyorlardı.[3]

ÂD KAVMİNİN DÎNÎ DURUMU

 İbn-i Kesir, Âd kavminin Nuh aleyhisselâmın kavminden sonra puta tapan ilk kavim olduğunu ifade eder.[1] Yüce Allah şirk öncüsü bu topluma öncelikle merhametini göstererek Hz. Hûd’u (as) göndermiştir. Âd kavmi, Allah’ı inkâr etmiyor; O’nun kendilerine karışmasına ve peygamberler aracılığıyla hükmetmesine karşı çıkıyorlardı. Geleneği ve körü körüne atalara tabi olmayı bağnazca kutsallaştıran zalim kavim, Allah’a kulluktan hoşlanmıyor, akılsızca Peygambere meydan okuyordu:

Dediler ki: Sen bize tek Allah´a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini (azabı) bize getir.[4]

Âd kavmi aslında dünyaya tapan, âhireti inkâr eden bir kavimdi:

Onlar, “Gerçek hayat şu dünyada yaşadığımız hayattır;  yaşarız, ölürüz. Bir daha da asla diriltilmeyiz.”[5] diyorlardı.

HZ. HÛD ALEYHİSSELÂMIN ÂD KAVMİNİ HAKKA DAVETİ

Âd kavmine peygamber olarak gelen Hz Hûd (as), onları Allah’a kul olmaya ve putlara tapmaktan vazgeçmeye davet etti.

“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. O şöyle dedi: Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yoktur. Hala sakınmayacak mısınız?”[6] “Sizin ona ortak koşmanız ancak bir yalan ve iftiradır!”[7]

Hz. Hûd (as) onları ısrarla akıllarını kullanmaya davet ediyordu: “Ey kavmim! Ben görevime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim beni yaratandan başkasına ait değildir. Hala aklınızı kullanmıyor musunuz?”[8] Bu çağrıda, Allah’ın ahirette vereceği mükâfattan başka hiçbir menfaat gözetmeyen bir davetçinin samimiyeti ve körü körüne taklit yerine aklı kullanmaya daveti vardı.

 Hz. Hûd (a.s)’un bu samimi davetinde Allah için kavmine karşı iyilik dilemekten başka gâye güdülmemişti.  Aslında her Peygamberin yaptığı da bundan farklı değildi. Ne var ki diğer kavimler gibi Âd kavminin nefislerini ilahlaştırmış ileri gelenleri de bu güzel davete karşı çıkmışlar, kendi iktidarlarının devamına çalışmışlardır.

 HALKIN PEYGAMBERE KARŞI KIŞKIRTILMASI

 Hz. Hûd aleyhisselâmın kavminin ileri gelenleri, Allah’ın Peygamberinin tevhid davetinin insanların nezdinde kabul görmesinden çok korkuyorlardı.  Bunun için hemen makam ve mevkilerini kullanıp komplocu anlayışlarıyla peygamberlerini hor ve hakir görüp küçümsediler; davasını alaya aldılar; Hûd aleyhisselâmı beyinsizlik ve yalancılıkla suçladılar. Buna karşılık Hz. Hûd kendisinde beyinsizlik olmadığını, Allah’ın elçisi olduğunu ve ancak onların iyiliklerini düşündüğünü, kötü bir düşüncesi olmadığını söylemekle yetindi.[9]

Cahil Âd kavminden ileri gelenler, Hz. Hûd (as)’a karşı karalama kampanyası başlatıp propaganda savaşına giriştiler. Artık her yerde Onun  peygamber olamayacağını, çünkü  halktan birisi olduğunu; ayrıca akıl ve mantık dışı şeyler söylediğini ifade ederek şöyle diyorlardı: “Bu da sizin gibi bir insan! Yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmekte. Eğer sizin gibi bir beşere itaat edecek olursanız şüphesiz siz kaybedersiniz. O size, ölüp, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra diriltilip kabirden çıkartılacağınızı mı söylüyor? Heyhat, heyhat! Size söylenen şey gerçek olmaktan ne kadar da uzak!... Bu adam sadece, Allah adına yalan uyduran biridir. Biz ona kesinlikle inanmayız!”[10]

Kavmin ileri gelenleri halk üzerinde baskı kurarak onların iman etmesini engelliyorlardı. Ezilen halklar, baskı altında kaldıklarından dolayı doğruları kabulde zorlanırlardı. Bunu çok iyi bilen toplumun kodamanları, halkın uyanmaması için peygamberi akılsızlık ve yalancılıkla suçladılar. Kendilerini adım adım helake götürecek eylemlerin girdabında debelenip durdular: Kibirlendiler, isyan ettiler. Azdıkça azdılar, haddi aştılar. Arzu ve isteklerini ilah edindiler. Ayetleri inkâr ettiler. Elçileri yalanladılar. İnatçı zorbalara uydular. Düşünmediler ve hayvan gibi oldular. Dünyaya daldılar, ahireti ve Rablerini inkâr edip, fitne ve fesat çıkardılar. Allah’ın azabını ciddiye almayıp, onun hemen gelmesini istediler.[11]

Bu kavim kendilerini dünya ve ahirette ebedi huzura ve mutluluğa götürecek olan peygamber yolunu terk edip onlara hiçbir fayda ve zarar veremeyecek zavallı putların peşine takılmış ve böylece aşağıların aşağısına yuvarlanmışlardı. Onların bu akılsız tutumlarına karşı Hz. Hûd (a.s) Rabbine yönelmiş: “Rabbim! Onların yalanlamasına karşı bana yardım et.” diye dua etmişti. Allah da ona “Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar!” buyurdu.[12]  

 

ÂD KAVMİNİN HELÂKİ…

“Her ümmetin bir ömrü vardır. Vadesi dolunca onu ne bir an geciktirebilir, ne de öne alabilirler.”[13] Toplumsal düzenlerin yeryüzündeki serüvenleri, insan tekinin serüvenine çok benzer. Onlar da tüm insanlar gibi doğar, büyür, gelişir, çöküşe geçer ve yeryüzünden silinirler. Bu bağlamda her insanın olduğu gibi, her toplumun da bir eceli vardır. Bu ecel vakti geldi mi, onu durdurmak mümkün olmaz. Uyarıcının gelmesi ise son bir ikazdır. Ecel yaklaştı demektir. “Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdiysek, oranın refah içinde şımarmış ileri gelenleri şöyle dediler: Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz.”[14] Fakat Rabbimiz onların bu sözlerine karşı şöyle buyurur: “Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, oranın zengin ve şımarık adamlarına buyruğumuzu göndeririz; ama onlar buna karşı gelerek ilahî cezayı hak ederler; biz de orayı yerle bir ederiz.”[15] Dünyaya sarılmak ve nefsin isteklerini ilah edinmek, Allah’ın himayesinin kalkması anlamına gelir. Allah’ın ayetleri inkâr edilip, gelen peygamber yalanlanınca, heva ve heves ilah edinilince artık insanların gören gözleri hakikati görmez, duyan kulakları duymaz, kalpleri anlamaz olur. Doğru bir şey düşünemez hale gelen bu insanlar, artık kendilerine şeytanı rehber edinirler. Onun peşine takılarak doğru yoldan çıkar ve ahlaksız bir hayat yaşarlar. Tabii ki bu onların helake gitmesi manasına gelir.

Hâlbuki Âd kavmi kendilerine verilen nimetler sebebi ile kendilerini yeryüzünde ebedi zannederek, yüksek binalar ve muhteşem köşkler yapıyorlardı. Bunların bir gün yok olacağını akıllarının köşesinden bile geçirmiyorlardı. Bunun sonucunda ise halkı küçük görüyor, onlara gaddar ve zalimce davranıyorlardı. Hz. Hûd (as) onları bu azgın ve nankör tavırlarından vazgeçmeye davet ediyordu: “Siz, her yüksek yere bir köşk, bir alâmet dikerek eğleniyor musunuz? Dünyada ebedi kalacağınızı umarak sağlam kaleler ve saraylar mı ediniyorsunuz? Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size veren, size davarlar, oğullar, bağlar, ırmaklar ihsan eden Allah’a karşı gelmekten sakının. Doğrusu ben, sizin hakkınızda, başınıza gelecek muazzam bir günün azabından korkuyorum.”[16]

 Mekkelilerin yaptığı gibi peygamberlerini ciddiye almayan bu kavim, kibirlenerek Hz. Hûd (as)’la alay ettiler, cahilce Ona meydan okudular: ”Sen öğüt versen de, vermesen de bizce birdir. Bu, öncekilerin geleneğinden başka bir şey değildir. Biz azaba uğratılacak da değiliz. Böylece onu yalanladılar. Biz de, onları helak ettik. Doğrusu, bunda, büyük bir ibret vardır; ama çoğu iman etmezler. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak galip ve engin hikmet sahibidir.”[17]

Âd kavmi konuştukça batıyor, adım adım helâke sürükleniyordu: “Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz senin sözünle ilahlarımızı bırakacak ve sana iman edecek de değiliz. Biz;  ‘Sana ilahlarımızdan biri seni fena çarpmış.’ demekten başka bir söz söylemeyiz.”[18] Rivayetlere göre Hz. Hud (as), zalim kavme yeri gelince deliller ortaya koymuş, yeri gelince akıl sahiplerine hitap ederek düşünmelerini sağlamaya çalışmış, yerine göre de mucizeler göstermiştir.[19] Fakat kibir ve önyargıyla akıl ve vicdanları körelmiş insanları batıl yollarından döndürememiştir.

Hz. Hûd aleyhisselâm fikrî cihâdını, kınayanın kınamasına, tehdit edenin tehdidine aldırmadan aralıksız sürdürüyordu. Zâlim kavme dedi ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum. Siz de şahit olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım. O’ndan başka taptıklarınızın hepsinden uzağım. Haydi, hepiniz bana tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin! Ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir varlık yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim, dosdoğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz bana gönderilen şeyi ben size tebliğ ettim. Rabbim sizden başka bir kavmi yerinize getirir de, siz O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Şüphesiz benim Rabbim her şeyi gözetendir.”[20]

“(Hûd) dedi ki: Rabbinizden üzerinize bir azap, bir gazap hak oldu. Sizin ve atalarınızın uydurduğu tanrılar hakkında benimle çekişiyor musunuz? Hâlbuki Allah onlara hiçbir delil indirmemiştir. Artık bekleyin. Ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim.”[21]

Âd kavmi, Hz. Hûd aleyhisselâmın hidayet çağrısına inatla direnmiş ve tehdit edildikleri azabı hafife alarak; “Ey Hûd şu bizi tehdit ettiğin azabı getir.” demişti.[22] Allah, Hûd’a şöyle vahyetti. “(Onlara şöyle) de: “Bir an önce gelmesini istediğiniz azap benim elimde olsaydı, sizinle benim aramdaki iş çoktan bitirilmişti. Allah zalimleri en iyi bilendir.”[23] “(Hûd onlara): “Azabın ne zaman geleceğine dair bilgi Allah katındadır. Ben ancak size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Fakat görüyorum ki siz cahillik eden bir toplumsunuz” dedi”[24] Kurtuluşa çağıran davetçinin karşısına dikilip meydan okuyan ve azabın hemen gelmesini isteyen bu insanlar ne büyük bir cahillik sergilediklerinin acaba daha sonra farkına vardılar mı? Maalesef hayır! Farkına varsalardı, azab gelmeden önce, Yunus aleyhisselâmın kavmi gibi tövbeye sarılırlardı. Fakat kibir ve nefse tapınmanın eşlik ettiği koyu cehalet onları bundan alıkoyuyordu. Aslında cahillik, Peygamberlerin çağrısından yüz çeviren bütün kavimlerin ortak özelliğiydi. Nitekim; Hud aleyhisselâmdan önce Nuh aleyhisselâma kavmi: “Yanındakileri kov, demiş. Nuh (a.s) da kavmine: Fakat ben sizin cahil bir toplum olduğunuzu görüyorum.”[25] diye cevap vermişti. Hud aleyhisselâm’dan sonra Lut (a.s) da kavmine karşı aynı ifadeyi kullanmış: “Doğrusu siz pek cahil bir topluluksunuz!”[26] demişti.  Aynı şekilde, “Musa’ya, İsrailoğulları: Bize de onların ilahları gibi bir ilah yap!” dediğinde Musa (a.s): “Siz ne cahil bir milletsiniz!”[27] demişti. Böylece Hakkın dışında ancak batıl; İslâm’ın dışında da ancak cahiliye olduğu Peygamberlerin diliyle tescillenmiş oluyordu. Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun. Biz de bu gün, “Allah’ın hükümlerinden yüz çeviren günümüz Müslümanlarının ahireti bırakıp dünyaya meyletmesi ne cahilce bir tutumdur!” dersek çok yerinde bir söz söylemiş oluruz..

HÛD (A.S), KAVMİNİ TEVBEYE ÇAĞIRIYOR

Hz. Hûd (as), kavmi için âdeta çırpınıyor;  onların tevbe etmesini şiddetle arzuluyordu: “Ey kavmim! Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin ve O’na tevbe edin de size gökten bol bol yağmur yağdırsın ve gücünüze güç katsın.”[28]

İslâm’da tövbe sürekli yapılması gereken bir eylemdir. Çünkü insanoğlu tabiatı icabı devamlı hata yapmaya, günah işlemeye meyyaldir.  İnsanın Rabbinden -Estağfirullah- “Allah’ım, beni bağışla” diye yalvarması manasına gelen “istiğfar”, tövbenin sürekliliğini sağlayan çok güzel bir zikirdir. Tabii ki istiğfarda arzulanan, gönlün dile eşlik etmesidir. İstiğfar sadece günahların bağışlanmasına değil, dünyevî birçok faydaya da sebep kılınmıştır. Bu konuda Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Bir kimse istiğfarı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.”[2]

Her peygamber kavmi için rahmettir. Bizler için ise hem Sevgili Peygamberimiz (sas), hem de Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim rahmettir; yeter ki Allah’tan ümit kesmeyelim.

Âd kavmi, rahmet yağmurlarından hiçbir nasibi olmayan su geçirmez kaygan bir arazi gibiydi. Hz. Hûd aleyhisselâmın ısrarlı çağrılarına asla cevap vermediği gibi ona karşı çıktılar. Vaat ettiği azabı hemen getirmesini istediler. Bunun üzerine Yüce Allah o kavme belli bir süre kuraklık verdi.  Tarladaki ürünleri iyice azalmış, meralarda ot kalmadığından hayvanları cılız ve süt vermez olmuştu. Kuraklık dönemi, Âd kavmine tövbe etmeleri için verilen son bir fırsattı. Rahmeti sonsuz Yüce Rab, azabı çarçabuk isteyerek meydan okuyan bu cahil insanlara bile, kurtulmaları için son bir şans vermek istemişti. Fakat şeytanın ayarttığı, nefislerini ilâh edilmiş zalim kavmin yanlışından dönmeye hiç niyeti yoktu. Kibir, anlayışlarını köreltmiş, her şeyi maddi sebeplerle izah eden materyalist ve determinist anlayışları kuraklıktan ibret almalarını önlemişti.

VE ÂD YOK OLDU…

 Kuraklıktan dolayı Âd kavminin gözleri semaya çevrilmişti. Bir bulut aramaya başladılar. Bir ümitle her gün gökyüzüne bakıyorlardı. Onlar bağışlanmayı istemek yerine putlarını tercihte ısrar ettiler. Hatta daha da azgınlaştılar. Son bir umutla tekrar gözlerini göğe çevirdiler. Enlemesine yayılan bir kara bulut kümesi gördüler “İşte yağmur bulutu, işte yağmur bulutu!” diye sevinçten dans etmeye başladılar. Hûd (a.s) göğe baktı. Yüzü değişti. Âd kavmi gibi sevinmek yerine üzüldü. Ve Rabbine yöneldi. Son defa kavmine döndü: “İşte beklediğiniz azap!”  dedi.

Nihayet gelecek azabı, ufukta geniş bir bulut halinde, vadilerine doğru geldiğini görünce: “Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur” dediler. Hûd peygamber de: “Hayır, o sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir, acıklı azabı getiren rüzgârdır” dedi. Gerçekten, Biz onlara, size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Kulaklar, gözler ve gönüller lütfetmiştik kendilerine. Fakat ne kulakları, ne gözleri, ne de gönülleri kendilerine hiçbir fayda vermedi. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile, inatla inkâr ediyorlardı. Neticede alaya aldıkları o azap kendilerini her taraftan sarıverdi.”[29]

Sevgili Peygamberimizin Mekkelileri ve onların şahsında bütün insanları uyarmak için örnek gösterdiği acı âkibetler arasında Âd kavmi başta gelmekteydi: “Eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Ben, ‘Âd ve Semûd toplumlarını helâk eden yıldırıma benzer bir yıldırımla sizi uyarıyorum.”[30] Âd kavmi, sadece Allah’a ibadet etmelerini isteyen nebevî davetten yüz çevirip inkâra sapmıştı: “Hani onlara kendilerinden önce de, kendilerinden sonra da peygamberler gelmişti de[31]; “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin” demişlerdi, onlar da: “Eğer Rabbimiz sizin söylediklerinize inanmamızı dileseydi, mesajının tebliğcisi olarak, melekler gönderirdi. Bakın işte biz, getirdiğiniz şeylerin hepsini inkâr ediyoruz” dediler.”[32]

“Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, “Bizden daha güçlü kim var?” demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı. Biz de onlara, dünya hayatında aşağılayıcı azabı tattırmak için o uğursuz günlerde üzerlerine dondurucu bir kasırga[33] gönderdik. Ahiret azabı ise daha da aşağılayıcıdır. Onlar yardım da görmezler.”[34] “Bir fırtına ki, insanları kökünden sökülmüş, hurma kütükleri gibi yerlerinden koparıp atıyordu.”[35] Sonunda “Âd kavmi, azgın ve korkunç bir fırtınayla helak oldu.[36] Allah o fırtınayı onlara yedi gece, sekiz gün boyunca musallat etti. Öyle ki, o anda onları, içi boş hurma kütükleri gibi serilmiş görürdün. Şimdi onlardan bir iz görüyor musun?”[37] Azap emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla beraber inanmış olanları, kendi tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve böylece onları, ahiretteki ağır ve zorlu azaptan da kurtarmış olduk.”[38] Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.”[39] Böylece Nuh aleyhisselâmın kavminden sonra Âd kavminin de kökü kesilmiş oldu. Yeryüzü tekrar küfür ve şirkten temizlendi.

Bugün de Peygamberlerin talimatına yüz çeviren insanlar, geçmişteki kavimler gibi helâk olmaktan korkmalıdırlar. Helâk konusunda büyük bir rahatlık içinde yaşayanlar, Rasûlullah aleyhisselâmın bu konudaki endişesini bildiren şu hadisi dikkatle okumalıdır:

Sevgili Peygamberimizin (sas) zevcesi Hz. Âişe annemizden şöyle nakledilmiştir:

Ben Rasûlullah aleyhisselâmı küçük dilini görebileceğim şekilde gülerken asla görme­dim. Çünkü o sadece gülümserdi. Bir bulut yada rüzgâr gördüğü zaman bu(nun vediği sıkıntı) yüzünden belli olurdu. Bu sebeple ben (birgün ken­disine), “Ey Allah'ın Resulü, halk bir bulut gördükleri zaman onda yağmur bu­lunduğu ümidiyle sevinirler. Oysa onu gördüğün zaman senin yüzünde bir rahatsızlık (alameti) görüyorum (bunun hikmeti nedir?)” diye sordum da: “Ey Âişe! O bulutta (helak edecek) bir azab bulunmadığından be­ni hangi şey emin kılabilir? Oysa (geçmişte) bir kavim rüzgârla helak edilmiştir, yine (geçmişte) başka bir kavim de azab (taşıyan bulutları) görmüş de: “Bu (ufukta beliren) bize yağmur getirici bir buluttur"[40] demişlerdi."[41]

 Sünnetullahtaki helâk yasaları iyi tefekkür edilmelidir. Meselâ Âd kavminin adım adım helâke gidişini anlatan şu âyetleri iyice bir düşünelim: “İşte bu Âd kavmi, Rablerinin ayetlerini bile bile inkâr ederlerdi. Allah’ın peygamberlerine kafa tutar ve her inatçı zorbanın ardına düşerlerdi.”[42] “Onlar ülkelerinde azmışlar, oralarda fitne ve fesadı artırmışlardı. Rabbin de onların üzerine azap kamçıları indirdi.”[43] “Onlar bu dünyada da kıyamet gününde de lanete uğradılar. Dikkat edin Âd kavmi gerçekten de Rablerini inkâr etmişlerdi. Unutmayın, Hûd’un kavmi Âd, işte böyle yok olup gitti.”[44] İşte bu âyetlerde söz konusu edilen inkârcılık, inat ve zorbaları desteklemek; azgınlık, fitne ve fesat yaygınlaşırsa toplumlar helâke doğru sürüklenebilirler. Toplumların helâkten kurtulmaları içinse manevî birer sigorta olmak üzere, toplumda her dâim muslihlerin, yani insanları yanlıştan döndürmeye çalışan davetçilerin bulunması[45], Peygamber aleyhisselâmın daveti ve sünnetiyle toplumlarda yaşatılması ve insanların her dâim Rablerinden bağışlanma dilemeleri[46] şarttır.

Hûd aleyhisselâmın kavmine yazık oldu. Şeytan bir kez daha birçok insanı helâke sürüklemişti. Halbûki onlar ihtiraslarından sıyrılıp kendilerine dönebilselerdi akledebilecek insanlardı:

 “Şeytan onları iyi işler yaptıklarına inandırmış, böylece doğru yoldan alıkoymuştur. Aslında gerçeği görebilecek kimselerdi.”[47]

“Hiç kuluna zulmeder mi Hûda’sı

Kişinin çektiği kendi başının belası.”

Hûd (as) ve Onunla birlikte fırtına sırasında yer altına sığınıp kurtulan birkaç[48] mü’min[49] Mekke taraflarına gelip yerleştiler. Peygamber Efendimizin bildirdiğine göre, Hz. Hud aleyhisselâm hurma liflerinden yuları olan genç ve kızıl bir deve üzerinde beline abasını sarmış ve üst tarafını da alacalı bir kumaşla örtmüş olduğu hâlde telbiye getirerek Usfan vadisinden geçerek haccetmiştir.[50] Hud aleyhisselâm ölene kadar Mekke’de kalıp Allah’a ibadetle meşgul oldu.[51] Hz. Hûd (as)’un bir müddet daha yaşadığı tahmin edilmekle birlikte kabrinin tam olarak nerede olduğu bilinmemektedir.[52]    

Âd kavmi yok olup tarih sahnesinden silinen ilk Arap toplumudur. Peygamber Efendimizin (sas): “Ey Ebû Zerr! Peygamberlerden dördü Araptır. Hûd, Sâlih, Şuayb ve Peygamberin (Muhammed)” buyurduğu nakledilmiştir.[53]

 Bu gün güney Arabistan’da  Âd kavmine ait olduğu ifade edilen harabeler ve Hud aleyhisselam ve kavmiyle ilgili bir kitabe mevcuttur.[54] O günün durumunu ve başlarına gelenleri ifade eden o kitabeden o bölgenin mümbit ve bereketli topraklar olduğu daha sonra yok olup gittiği anlaşılmıştır. Sevgili Peygamberimiz (sas), Hz. Hûd’u (as) hayır duayla anmış ve Allah bize ve Âd'ın kardeşine rahmet eylesin” buyurmuştur.[55]

Allah’ın selâmı Hud aleyhisselâmın, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerimizin üzerine olsun.



[1] Fecr Sûresi 89/6 -10

[2] Bkz: Şuarâ Sûresi 26/128 - 130

[3] Fussilet Sûresi 41/15

[4] A’râf Sûresi 7/70

[5] Mü’minûn Sûresi 23/37

[6] A’râf Sûresi 7/65

[7] Hûd Sûresi 11/51

[8] Hûd Sûresi 11/50

[9] Bkz: Araf Sûresi 7/66-68

[10] Mü’minun Sûresi 23/33-38

[11] Bkz: Ahkâf Sûresi 46/22-23; Hûd Sûresi 11/59; Şu’ara Sûresi 26/123; Furkan Sûresi 25/43-44

[12] Mü’minun Sûresi 23/39-40

[13] A’râf Sûresi 7/34

[14] Sebe Sûresi 34/34

[15] İsrâ Sûresi 17/16

[16] Şuara Sûresi 26/128-135

[17] Şuara Sûresi 26/136-140

[18] Hûd Sûresi 11/53

[19] Her Peygambere mucizeler verildiği hakkında Peygamberimize ait hadisler için bkz: Ahmed b. Hanbel, el-Musned, II, 341, 451

[20] Hûd Sûresi 11/54-57

[21] A’râf Sûresi 7/71

[22] Ahkâf Sûres 46/22

[23] Enam Sûresi 6/58

[24] Ahkâf Sûres 46/23

[25] Hûd Sûresi 11/29

[26] Neml Sûresi 27/55

[27] A’râf Sûresi 7/138

[28] Hûd Sûresi 11/52

[29] Ahkâf Sûresi 46/24, 25, 26

[30] Fussilet Sûresi 41/13

[31] Bu cümle birçok anlama gelebilir: 1) "Onlara ardı ardına peygamberler geldi." 2) "Peygamberler onlara, dini her yönüyle anlatmaya çalıştılar ve hidayeti kabul etmeleri için her yöntemi denediler." 3) "Onlara kendi kavimlerinden olsun, diğer kavimlerden olsun pekçok peygamberler geldi." (Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân)

[32] Fussilet Sûresi 41/14

[33] Bu dondurucu kasırga, aynı zamanda üzerinden geçtiği her şeyi yakarak veya çürüterek kül eden (Zâriyat Sûresi 51/42); önüne gelen her şeyi yıkıp mahfeden (Ahkâf Sûresi 46/25) çok korkunç bir fırtınaydı.

[34] Fussilet Sûresi 41/15, 16

[35] Kamer Sûresi 54/20

[36] Rasûl-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır: “Bana Saba rüzgârıyla yardım edildi. Âd kavmi de Batı rüzgârıyla (Debûr) helak edildi.” (Buhari, İstiska 26; Müslim, İstiska 17)

[37] Hakka Sûresi 69/6-8

[38] Hûd Sûresi 11/58

[39] A’râf Sûresi 7/72 ; ayrıca bkz.: Zariyat Sûresi 51/41-42; Şems Sûresi 89/6-8.

[40] Ahkaf Sûresi 46/24

[41] Ebû Dâvûd, Edeb 103 -104 Hadis no: 5098 ; Buharı, Tefsir XI. VI. 2: Müslim, İsitiska 15-16; Ahmed h. Hanbel, VI. 66

[42] Hûd Sûresi 11/59

[43] Fecr Sûresi 89/11-13

[44] Hûd Sûresi 11/60

[45] “Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.” (Hûd Sûresi 11/117)

[46] “Oysa sen aralarında bulunduğun, (vefatından sonra da senin izinde gidip Sünnet’ine tâbi oldukları) müddetçe Allah onlara (insanlara) azap edecek (onları toptan imha edecek) değildir. Bir de, (Sen aralarında olmasan bile,) yaptıklarına pişmanlık duyup günahlarının bağışlanmasını diledikleri sürece de Allah onlara (aynı şekilde) azap edecek değildir.” (Enfâl Sûresi 8/33)

[47] Ankebût Sûresi 29/38

[48] et-Taberî, Târihu'l-Umem ve'l-Mulûk, I, 113

[49] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, I, 6.

[50] Ahmed b.Hanbel, el-Müsned I/232

[51] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1, s.68, Hâkim-Müstedrek, c.2,s.563

[52] Hud aleyhisselâmın 150 yıl yaşadığına dair bir haber vardır. (bkz.: et-Taberî, Târihu'l-Umem ve'l-Mulûk, I, 115)

[53] İbn Hacer el-Askalânî, Fethu'l-Bârî, c.VI, Enbiyâ, 34, 449; Ayrıca bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, I, 185

[54]Milâttan yaklaşık 1800 yıl önce yazıldığı iddia edilen bu yazıtlar hakkında geniş bilgi için bkz. el-Mevdûdî, Târih Boyunca Tevhît Mücâdelesi, I, 416; el-Mevdûdî, Tefhîmu'lKur'ân, II, 48, 51. 66  

[55] İbn Mâce, Dua 6 no:3852



 

 

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.