Hz. İbrahim (a.s) III- Tek Başına Bir Ümmet

Ateşin Yakmadığı Peygamber!

İbrâhim aleyhisselâm putlarını paramparça ettiği cahil kavminin hâlâ putların âcizliğini göremeyip akıllarını kullanmamaları karşısında hayretler içinde kaldı ve onlara,  “Size de, Allah'ı bırakıp taptıklarınıza da yuh olsun! Hala aklınızı başınıza almayacak mısınız?”[1] diye seslendi. Buna karşılık kavminin önde gelen zalimleri: “..’Eğer  bir şey yapacaksanız, İbrâhim’i ateşe atıp yakın, böylece ilahlarınıza yardım edin!’ dediler.[2] Böylece zalimler Hz. İbrâhim aleyhisselâm hakkında tuzak kurup plan yaptılar ve O’nu, hiç acımadan ateşe attılar. Hem O’ndan kurtulmak; hem de O’nu, Nemrud’un şirk düzenine karşı çıkmayı düşüneceklere ibret yapmak istiyorlardı.

Buhârî'nin naklettiği bir rivayete göre, İbrâhim aleyhisselâm, ateşe atılmak üzere iken sadece Allah’tan yardım istemiş, 'Hasbünallâhü ve ni'me'l-vekîl=Bize Allah yeter! O ne güzel koruyucudur’ diye dua etmişti.[3] Binlerce yıl sonra Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ve ümmeti de, bu duayı şu ayette zikredilen durumda okuyacaktı:

Bazıları onlara: ‘Düşmanlar sizinle savaşmak için ordular topladı, onlardan korkun’ demişti de, ancak bu onların imanını arttırmış ve şöyle demişlerdi: 'Hasbünallâhü ve ni'me'l-vekîl’ ‘ Allah bize yeter; O, ne güzel vekildir.”[4]

Buna benzer bir duayı Yüce Rabbimiz, insanlar yüz çevirip destek ve himayelerini esirgediklerinde Sevgili Peygamberimizden de okumasını istemişti:

“Ey Muhammed! Bütün bunlara rağmen, onlar yine de sana inanmaktan yüz çevirirlerse, de ki: ‘Hasbiyallâhu Lâ ilâhe illâ hû aleyhi tevekkeltü ve Hüve Rabbü’l-arşi’l-azîm=Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben sadece O'na tevekkül ettim. O muhteşem Arş'ın sahibidir.”[5]

Yüce Allah, ateşe atıldığı esnada tevekkülün zirvesine ulaşıp sadece Kendisine güvenip dayanan İbrâhim aleyhisselâmı yardımsız bırakmadı. Her şeyi yoktan var eden, yaratmak da emretmek de elinde olan ve her şeye gücü yeten Allah celle celâlüh, ateşe emretti: “Ey ateş! İbrâhim’e serin ve selamet ol!”[6] Böylece İbrâhim aleyhisselâm sağ salim ateşten kurtuldu. Yüce Allah şöyle buyurdu:

Böylece İbrâhim’e bir tuzak kurmak istediler; Biz ise onları çok sefil bir duruma düşürdük.”[7]

 

 

 

Hz. İbrâhim Aleyhisselâmın Hicreti

Nemrud ve kavmi bu büyük mucizeyi gördükleri halde Hz. İbrâhim’den ve dininden yüz çevirdiler. Ateşin O’nu yakmaması Allah’ın zalimlere son ikazı idi. Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm, kavminin bu anlaşılmaz tutumuna ve şerde ittifakına çok üzülmüş ve onlara şöyle seslenmişti:

“Siz, dünya hayatında aranızda sevgi ve dostluk devam etsin diye, Allah’ı bırakıp kendinize bir takım ilahlar edindiniz. Ama sonra kıyamet gününde birbirinizi tanımayacak ve birbirinize lanet edeceksiniz. Sizin barınağınız ateştir, sizi oradan kurtaracak yardımcılarınız da olmayacaktır.”[8]

Onların ilah diye kabul ettikleri putlar ve onları merkeze alarak oluşturdukları dinleri, kendi aralarında sadece dünya hayatında sevgi ve birlik sağlamak için faydalandıkları unsurlardı. Böylece kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları kanunlarla insanları köleleştiren tağutlar, beşerî ideolojilerini rahatlıkla sürdürebileceklerdi. Cahiliye kültürüne dayalı bir anlayış çerçevesine oturttukları bu dini, dünya hayatında bir dayanışma ruhu kazandırması için kullanmışlardı. Böylece sürüleştirdikleri insanları kolaylıkla güdebileceklerdi. Dünyada böyle batıl bir din etrafında toplananların, ahirette birbirlerine düşecekleri, aralarında sevgi ve dostluk bağı diye bir bağın kalmayacağı yukarıda geçen âyet-i kerimede ifade edilmiştir.

İbrâhim aleyhisselâm bütün hatırlatmalardan sonra, son kez kavmine döndü ve şöyle dedi:

“Ben Rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum…”[9]Sizden de, Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan da uzaklaşıyorum. Ben Rabbime kulluk ediyorum.   Umarım Rabbime dua etmekle ümitlerim boşa çıkmayacaktır…”[10]

Allah için hicret, sadece kuru bir göç değil; bilakis bir kulluk göstergesidir. O’nun emri ile O’nun istediği ve gösterdiği yere O’nun rızası ve hoşnutluğu için gitmektir. Hicretin hedefi kulluğun yalnız O’na yapılması, İslâm davetinin merkezîleşmesi, hayatın İslam devletinin himaye ve organizesinde Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda yaşanmasıdır. Hicretin en önemli dinamiği ise dünyaya aldanmamak, nefsin köleliğinden Allah’ın kulluğuna ve böylece Allah’ın rızasına ermektir.

Modern insan; şehirlerin, işinin, eşyasının ve hevâsının kölesi oldu. Hiçbir yere gidemez duruma düştü. Ruhu kirlendi, temizleyemez oldu. Böylesi insanlara Hz. İbrâhim’in hicreti  örnek olmalıdır.   

İbrâhim aleyhisselâmın hicretinin azgın, şımarık zalimlerden ve onların şirk ve zulme dayalı câhilî düzenlerinden kurtuluş olduğu ayette şöyle dile getiriliyor: “İbrâhim ve Lût’u kurtarıp; onları  âlemler için mübarek kıldığımız ülkeye ulaştırdık.”[11] Hz. İbrâhim’e va’dedilen mübarek belde Şam ve Filistin’di. Peygamberlerin pek çoğunun buraya gönderilmesi ve ilahî kitapların bu bölgelerde indirilmiş olması, buraların manevi açıdan önemini göstermektedir.

Hicret, inancın hayata hakim kılınamadığı ve davetin yapılamadığı bir mekandan davetin özgürce yapılabileceği, inancın hayata ve topluma hakim kılınabileceği bir yere  göç etmektir. Hicret Kur’an-ı Kerim’de imandan sonra, cihaddan önce zikredilmiştir.[12] Hicret bir gaye, bir dava uğruna Allah için şehirleri terk etmek ve yeni şehirler kurmak için gitmektir. Burada yeni şehirler kurmak oraları binalarla değil; iman ve takvayla imar etmek demektir. Hicret, nefsin zindanından Allah’a kulluğa yöneliştir. Cihada hazırlık ve niyettir. Hicret; sıkıntı ve meşakkatten kaçmak, konforlu bir hayatı tercih etmek değil; belki de dünya tarlasında cenneti arama çabasıdır.

Hz. İbrâhim Aleyhisselâmın Mısır Yolculuğu

İbrâhim aleyhisselâm, eşi Sâre ve yeğeni Hz. Lût aleyhisselâm ile birlikte çıktığı hicretinde öncelikle Harran'a, sonrasında Filistin'e gitmiş ve burada davetine merkezlik yapacak şehirler kurmuştur. Bir süre sonra Filistin'de çıkan kuraklık sebebiyle buradan ayrılıp eşi Sâre ile birlikte Mısır'a gitmiştir. Mısır’ın zalim hükümdarı,  İbrâhim aleyhisselâm’a ve eşine zulmetmek istemiştir. Onların Mısır'da başlarına gelen bu olayı Peygamber Efendimiz şöyle anlatır:

"…İbrâhim, günün birinde, hanımı Sâre ile birlikte azılı bir zalim olan Mısır kralının bulunduğu şehre uğramıştı. Adamları krala, "Şehrimize bir yabancı gelmiştir. Beraberinde çok güzel bir kadın vardır!" diye haber verdiler. Zalim hükümdar, İbrâhim aleyhisselâma yanına gelmesi için haber gönderdi. Geldiğinde ise beraberindeki kadının kim olduğunu sordu. (Hükümdarın evli kadınları rahatsız ettiğini öğrenen) İbrâhim aleyhisselâm "Kız kardeşim" dedi. Sonra Hz. İbrâhim, Sâre'nin yanına gelerek: "Ey Sâre! Bu yerde ikimizden başka mü'min yoktur. Bu hükümdar seni benden sordu, (seni korumak için) ona kardeşim olduğunu söyledim. Dolayısıyla bu hususta beni yalanlama!" dedi. Sonra  (Allah'a güvenerek) onu zalim hükümdarın yanına gönderdi. Sâre, huzuruna girince hükümdar onu eliyle tutmak istedi; ancak tam o anda eli tutuldu ve ona dokunamadı. Bunun üzerine, "Benim kurtulmam için Allah'a dua et, artık sana zarar vermeyeceğim" dedi. Sâre dua edince eli iyileşti. Ancak sözünde durmayıp ikinci defa Sâre'ye dokunmak istedi. Aynı şekilde hatta daha şiddetli olarak eli yine felç oldu. Bu defa da Sâre'den dua etmesini istedi ve artık kendisine zarar vermeyeceği sözünü tekrarladı. Onun duası sonunda eli iyileşince onu serbest bıraktı. Yanına çağırdığı adamlarına kendisine bir insan değil şeytan getirdiklerini söyledi. Ardından Sâre'ye Hâcer isminde bir cariyeyi hizmetçi olarak verdi. Sâre İbrâhim aleyhisselâmın yanına döndüğünde o, namaz kılmaktaydı. Namazda ona eliyle beklemesini işaret etti. Namazı bitirince Sâre ona, "Allah kafirin tuzağını boşa çıkardı" dedi."[13] Bu olaydan sonra Hz. İbrâhim yanında eşi Sâre ve kendilerine hediye edilen Cariye Hâcer ile birlikte Filistin'e geri döndü.

 

            Hacer İle İsmail’in Mekke’ye Götürülmesi

            Allah’tan salih bir evlat isteyen İbrâhim aleyhisselâma akıllı, halim bir çocuk müjdelenir.[14]  Çocuğu olmayan Hz. Sâre annemiz, bir çocuğu olması için Hz. İbrahim’i Mısırlı cariye Hacer’le evlendirir. Bu evlilikten Hz. İsmail dünyaya gelir. Hz. İbrâhim henüz sütten kesilmemiş olan oğlu İsmail’i ve annesini Allah’ın emriyle Kâbe’nin bulunduğu yere götürür ve oraya bırakır.[15]

            Hz. İbrâhim’in, ömrü boyunca özlemini çektiği biricik oğlu İsmail ile eşi Hacer’i bugünkü Mekke şehrinin olduğu yere bırakıp hiçbir şey demeden dönüp gitmesine Hacer önce bir anlam verememişti. Bu kadar uzun ve yorucu bir yolculuk; kendilerinin yapayalnız, ıpıssız çöle terki için mi yapılmıştı? Bu bir kıskançlık meselesi  olamazdı. Hz. İbrâhim’in, hanımı Sâre annemizin kıskançlığından dolayı,  biricik yavrusunu ve eşini binlerce kilometre uzağa bırakıp gitmesi  düşünülemezdi. İman, akıl, insaf bunu asla kabul etmezdi. Hem O bir Peygamberdi. Peygamberler çok sevdikleri kimselerin hatırı için de olsa, Allah’ın emri ve izni olmadan hiçbir şey yapmazlardı. Bunun mutlaka bir hikmeti vardı.

Hacer çok merhametli ve yumuşak huylu İbrâhim’e seslendi: “Ey İbrâhim!  Bizi buraya bırakıp da nereye gidiyorsun!? Burada ne bir insan var, ne de bir hayat eseri.” Cevap yoktu. Hacer biraz daha yüksek sesle seslendi: “Nereye ey İbrâhim?” Merhametli baba hızla uzaklaşıyordu. Ne ağır, ne acı bir ayrılık sahnesiydi bu. Hacer annemiz bir şeyler olduğunu anlamıştı. Bu sefer şöyle seslendi: “Ey İbrâhim! Bunu Sana Rabbin mi emretti?” İbrâhim aleyhisselâm durdu ve  “Evet” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hacer, kalbi mutmain bir şekilde, “Öyle ise git, Rabbim bizi zayi etmez.” dedi.[16]

Yaşlı bir kul Allah’tan bir evlat istemiş, Rabbimiz de ihsan etmiştir. Sonra ondan biricik yavrusunu binlerce kilometre uzaklıkta hiç kimsenin bulunmadığı ıssız bir yere bırakması istenmiştir. “Hani bir zamanlar Rabbi İbrâhim’i bir takım emirlerle sınamış, o da bu emirleri yerine getirmişti…”[17] Ateşe atılmış, ana babadan mahrum kalmış, memleket memleket hicrete mecbur bırakılmış, ıpıssız bir dünyada bir çocuğu, küçücük bir yavruyu annesi ile baş başa bırakarak dönüp gitmiştir. Canından çok sevmesine rağmen çöle terk etmek zorunda kaldığı bu çocuğu ileride büsbütün feda etmesi de istenecektir.

İbrâhim aleyhisselâmdan en yüce sevgisi uğruna bütün diğer sevgilerinden vazgeçmesi istenmiş; O da tereddütsüz itaat etmiştir. Dünya imtihan dünyası… O gün de bu gün de. Mallarla, canlarla, ayrılıklarla ve yokluklarla imtihan. Her şeye rağmen bu imtihanı Hacer annemiz de kazandı, Hz. İbrâhim atamız da. Yüce Allah Hz. İbrâhim’i emirlerini yerine getirdiği için “vefalı” diye anmış.[18] Ve Rabbimiz ona hitâben, “İbrâhim! Seni insanlara önder yapacağım.” buyurmuştu.[19] Çünkü O teslimiyette zirveydi.[20]

Yüce Allah, Hz. İbrâhim aleyhisselâmın, “Bana, gelecek nesiller arasında hayırla anılmayı nasip eyle!”[21] duasını, ailesini de katarak fazlasıyla kabul buyurdu. Artık kıyamete kadar İbrâhim aleyhisselâm ve ailesi hayırla anılacaktı. Bizler bugün her namazımızda salli ve bârik dualarını okuyarak  İbrâhim aleyhisselâm ve ailesine salâtu selam getirmekteyiz. Her hac ve umremizde Hz. İbrâhim ile birlikte Hz. Hacer ve Hz. İsmail’i de yâd etmekteyiz.

İbrâhim Aleyhisselâmın Duasıyla Kurulan Belde: Mekke

Hz. Hacer ve Hz. İsmail’i ıssız Mekke vadisinde bırakıp, Allah’ın emrini duyurduğu tek bir sefer dışında, arkasına bile bakmadan uzaklaşan İbrâhim aleyhisselâm, tepeyi aşınca bir kere daha geri dönmüş ve Rabbine şöyle dua etmişti:

“Ya Rabbi! Burayı güvenli bir şehir yap, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!”[22] “Ey Rabbimiz! Çocuklarımdan bir kısmını, namazı gerektiği şekilde kılsınlar diye kutlu evinin yanında, ekin bitmeyen bir vadiye yerleştirdim. Sen de insanlardan bir kısmının gönlünü onlara yönelt, onları çeşitli ürünlerle rızıklandır ki Sana şükretsinler. Ey Rabbimiz! Elbette Sen bizim gizlediğimizi de bilirsin, açığa vurduğumuzu da. Çünkü yerde, gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz”.[23]

Kulluk Destanı: Hz. İsmail’in Kurban Edilmesi

İbrâhim aleyhisselâm eşi Hacer ile oğlu İsmail’i, Allah’a emanet ettiği yerde sağ salim bulmuştu. Allah, kendisine sığınanı zayi etmemişti, etmezdi. Allah Teâla, İsmail aleyhisselâma, hayat kaynağı olan suyu, Zemzem suyunu vermiş; su hayatı canlandırmıştı. Cürhüm kabilesi mensupları Hz. Hacer’den izin alıp gelmiş; Zemzem kuyusunun civarına yerleşmiş ve böylece Mekke şehri kurulmuştu.[24] Bu şehirde Hz. Hacer ve oğlu İsmail saygı görüyor, güzel bir hayat yaşıyorlardı. Fakat bu böyle devam etmedi. Çünkü dünya hayatı bir imtihan yeriydi ve baba oğulun en ağır imtihanla sınanması takdir edilmişti. Hem zaten Allah’ın kulları içinde en ağır imtihanlarla sınananlar Peygamberler olurdu.[25]

Bir gün Hz. İbrâhim bir rüya gördü. Ve oğluna şöyle dedi:

“Ey yavrucuğum rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm, buna ne dersin?” O da, “Babacığım, sana emredileni yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun.” dedi.[26] “İkisi de Allah’ın emrine teslim olup da İbrâhim oğlunu yüzükoyun yere yatırınca; kendisine Biz: ‘Ey İbrâhim!’ diye seslendik. ‘Sen gördüğün rüyanın gereğini yerine getirdin. İyilik eden ve işini güzel yapanları işte Biz böyle mükâfatlandırırız.”[27]

Bu âyetler tam olarak bir kulluk destanını haber veriyor. Daha önce, bir babadan ömrü boyunca özlemini çektiği biricik yavrusunu kendisinden uzaklaştırması istenmişti. Emir tereddütsüz yerine getirildi. Şimdiyse aynı babaya evladını kurban etmesi, evlada da kurban olması emrediliyordu. Can tatlıydı. Evlada kıymak çok ağırdı. Fakat onlar kulluğun hakikatine ermiş kahramanlardı. Her şeylerini borçlu oldukları En Yüce varlığa duydukları emsalsiz sevgi ve vuslat özlemiyle bütün sevgilerinden ve varlıklarından bir çırpıda vazgeçtiler. Böylece imtihanı kazandılar. Onlar Rablerine kavuştular.  Geriye ise, nesiller boyunca anlatılacak kulluk destanlarını bıraktılar.

Hz. İshâk’ın Müjdelenmesi

 İbrâhim aleyhisselâmın kapısını bir gün hiç tanımadığı misafirler çaldı. Bu gelenler Allah’ın elçileri olan meleklerdi. Genç delikanlı suretinde gelmişlerdi. Melekler, ilerlemiş yaşlarına rağmen[28] Hz. İbrâhim ile eşi Hz. Sâre’ye bir oğul verileceği haberini müjdelediler.[29] Onları salihlerden bir peygamber olacak İshâk ile müjdelediler.[30]

“Ayakta, onları dinleyen İbrâhim’in hanımı buna güldü. Biz de ona İshâk’ı, onun ardından da Yakûb’u müjdeledik. İbrâhim’in eşi de ‘Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, şu kocam da ihtiyar bir adamken, çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu şaşılacak bir şey!’ dedi.”[31] “Melekler şöyle dediler: Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun, ey hane halkı! Elbette O çok övülmeye layıktır ve şanı pek yücedir.”[32]

Hz. İbrâhim’in duaları kabul edilmiş, ona akıllı, iyi huylu ve bilgili bir oğul ve bir torun müjdelenmiştir.[33] Kim bilir belki de Allah Teâla, İsmail’i kurban etmeyi göze aldığı için O’na kendisinden sonra peş peşe Peygamber olacak iki zürriyeti; Hz. İshâk ve Hz. Yakûb’u ihsân buyurmuştu.

Kâbe’nin İnşası

İbrâhim aleyhisselâm oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’nin temellerini atarak duvarlarını yükseltmeye başladı. Yaptığı bu işi O’na, Rabbi emretmişti. O sırada şöyle dua ediyordu:

“Ey Rabbimiz! Yaptığımız bu hizmeti kabul et! Çünkü her şeyi duyan, her şeyi gerçek mahiyetiyle bilen elbette Sensin. Rabbimiz! İkimizi de yalnız Sana boyun eğenlerden eyle! Soyumuzdan da Sana boyun eğecek bir ümmet çıkar! Bize ibadet yer ve usullerimizi göster ve tövbelerimizi kabul buyur! Çünkü tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet eden sadece Sensin! Rabbimiz! Onlara içlerinden bir peygamber gönder de kendilerine Senin ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları günahlardan arındırıp tertemiz yapsın. Çünkü karşı konulmaz kudret sahibi, her işi yerli yerince yapan sadece Sensin!”[34]

Hz. İbrâhim ve Hz. İsmail bu dualarıyla bize, Allah yolunda hizmet ve cihadımız esnasında Rabbimize duadan ve O’ndan yardım istemekten geri durmamamız gerektiğini öğretmiş oluyorlardı. Belki de bu, Allah yolundaki çalışmalarımızın hedefine varabilmesinin ve bu yoldaki kusurlarımızın affedilmesinin vesilesi olabilirdi. Kâbe’nin inşası bittikten sonra Hz. İbrâhim, Allah’ın emri ile haccı ilan etmiş ve bir kısmı yaya, bir kısmı da uzaklardan yorgun develer üzerinde oraya gelsinler diye insanları Allah’ın beytini tavaf etmeye çağırmıştır.[35]

Beytullah’ın yerini gösterip onu hac için hazırlatmış olan Rabbimiz, Hz. İbrâhim’e şöyle buyurmuştur:

“Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; Beyt’imi de tavaf edenler, Allah’ın huzurunda duranlar, rükû ve secde edenler için tertemiz yap!”[36]

İbrâhim aleyhisselâm Kâbe’yi tamamlayıp haccı ilan ederek insanları oraya çağırdıktan sonra tekrar Filistin’e döndü. Diğer oğlu Hz. İshâk ile de Kudüs’te bir mabed inşa ettiler. İbrâhim aleyhisselâm mabedler inşa eden ve onların etrafında şehirler kuran bir medeniyet peygamberidir.

İbrâhim Aleyhisselâmın Şahsiyet Özellikleri

O inananların babası, Allah’ın dostudur. Kendisine göklerin ve yerin melekûtu gösterilmiştir. Onun soyuna da peygamberlik ve kitap verilmiştir. O dosdoğru bir Müslüman, son derece ağırbaşlı, yumuşak huylu, misafirperver ve varlığını büsbütün Allah’a adayan bir kimse olarak insanlığa önder kılınmış bir peygamberdir.

İbrâhim Aleyhisselâm Kıssasının Düşündürdükleri

1- İbrâhim aleyhisselâm ve ailesi inananlara çok güzel bir örnektir. O’nun ve ailesinin hayatını mutlaka öğrenmeli ve bu mübarek mücadeleden dersler çıkarmalıyız.

2- İbrâhim aleyhisselâm Allah için davete çok önem vermiş, her türlü zorluğa, hatta ölüm tehdidine rağmen davetini sürdürmüştür.

3- O’nun, ateşe atılırken Rabbine olan katıksız tevekkül ve teslimiyeti, imanının ne denli sağlam olduğunun göstergesidir. O, imanın hakikatine ermiş ve “…Kim Allah'a güvenirse Allah, ona yeter…”[37] âyetinin canlı ispatı olmuştur.

4- Hz. İbrâhim’in, inancının kuvvetlenmesi için araştırmalar, incelemeler yapması ve bu hususta Rabbinden yardım istemesi, kalpteki imanın dalgalanmalardan kurtulup huzur ve istikrara kavuşmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir. İşte ancak böylece, imanla mutmain olmuş bir yürekle put meydanlarına ve ateş çukurlarına korkusuzca yürünebilir.

5- Hz. İbrâhim’in Allah için ülkesini terk etmesi ve yine Allah için hicret ederken en ufak bir tereddüt göstermemesi dikkate değerdir.

6- Cenneti kazanmanın, dahası Allah’ın dostu/halili olmanın bedeli ucuz değildir. Bilakis birçok sınamalardan geçilmesi, en yüce sevgi uğruna bütün sevgilerden vazgeçilmesi gerekir.

7- Davet ederken yakın akrabaya özel ilgi göstermek gerekir. Kendisine sert ve kaba davranıp şiddet gösteren bir insana “babacığım” diye hitap etmesi, onun hidayetini düşünmesi çok anlamlıdır. Davetçi davet esnasında nefsinin gururunu bir tarafa bırakabilmeli ve büyük bir sabır ve hilme sahip olmalıdır.

8-İbrâhim aleyhisselâm, İslam davetinin teorisini ve pratiğini güzelce ortaya koymuştur. En akılcı ve mantıklı sözlerin bile önyargıları kırmaya yetmediği yerde eyleme geçmiş; hakkı insanların gözleri önüne sermiştir. O’nun insanların ortasında gök cisimlerine bakıp ilahlıklarını sorgulaması bu eylemlerdendir. Yine insanları, manevi bir şokla kendilerine getirmek için, hepsini baltayla kırdığı, sadece boynunda balta asılı olarak büyüklerini bıraktığı putlarıyla yüz yüze getirmesi ne güzel bir davet taktiğidir.

9- İbrâhim aleyhisselâm, Allah için sevdiklerinden vazgeçebilmiş, onları çöle terk ederek ve kurban ederek Kendisinden uzaklaştırmayı göze almış ve böylece Rabbiyle kurbiyetini/yakınlığını artırmıştır.

10- İbrâhim aleyhisselâm, mabed inşa ederek şehrin onun çevresinde kurulmasına zemin hazırlamış medeniyet peygamberidir. Böylece İslam Medeniyetinin Allah’a kulluk ekseninde şekillenmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Allah’ın, İbrâhim aleyhisselâmı yalnız kendi çağına değil bütün çağlara peygamber olarak gönderdiğini, O’nun öğretisinin günümüze kadar gelmesinden anlıyoruz. O dosdoğru bir yola, gerçek bir dine, putlardan nefret eden ve onlara asla tenezzül etmeyen bir anlayışa sahipti. O gerçek bir hanifti.

Hz. İbrâhim aleyhisselâm tevhid peygamberidir. Bugün de Müslüman olan bizlere güzel örnekliğiyle İslam’ı öğretmektedir. Şeytanın kıyamete kadar devam edecek saptırıcı düşmanlığı karşısında İbrâhimî uygulamaların bize Rabbanî bir lütuf olduğunu asla unutmamalıyız.

Allah’ın selamı İbrâhim aleyhisselâmın, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerimizin üzerine olsun.

 

Formun Altı

 



[1] Enbiyâ Sûresi 21/67

[2] Saffât Sûresi 37/97

[3] Buhârî, Tefsir 13

[4] Âl-i imrân Sûresi, 3/173

[5] Tevbe Sûresi, 9/129

[6] Enbiyâ Sûresi 21/69

[7] Saffât Sûresi 37/98

[8] Ankebut Sûresi 29/25 ; Ayrıca Bkz: Bakara Sûresi 2/166-167

[9] Ankebut Sûresi 29/26

[10] Meryem Sûresi 19/48

[11] Enbiyâ Sûresi 21/71

[12] Enfâl Sûresi 8/72

[13] Buhârî, Enbiyâ 8 ; Nikâh 12 ; Müslim, Fezâil 154

[14] Saffat Sûresi 37/99-101

[15] İbrâhim Sûresi 14/37

[16] Buhârî, Enbiyâ 12

[17] Bakara Sûresi 2/124

[18] Necm Sûresi 53/37

[19] Bakara Sûresi 2/124

[20] Bakara Sûresi 2/131

[21] Şuarâ Sûresi 26/84

[22] İbrâhim Sûresi 14/35

[23] İbrâhim Sûresi 14/37 - 38

[24] Bkz.: Buhârî, Enbiyâ 12

[25] Tirmizi, Zühd 57; Ahmed b. Hanbel, I/172, 174

[26] Saffat Sûresi 37/102

[27] Saffat Sûresi 37/103-111

[28] Bir rivayete göre Hz. İbrâhim o zaman doksan yaşlarındaydı. (Ya’kûbî, Tarihu’l-Ya’kûbî, I/26)

[29] Hûd Sûresi 11/71-73; Hicr Sûresi 15/52-53; Zâriyât Sûresi 51/28

[30] Saffât Sûresi 37/112

[31] Hûd Sûresi 11/71-72

[32] Hûd Sûresi 11/73

[33] Hicr Sûresi 15/53;Saffat Sûresi 37/101,112; İbrâhim Sûresi 14/39

[34] Bakara Sûresi 2/127-128 -129

[35] Hac Sûresi 22/27

[36] Hac Sûresi 22/26

[37] Talak Sûresi 65/3

Yazar: