Hz. Nuh Aleyhisselâm

“Allah’a yemin olsun ki; senden önceki ümmetlere rasûller göndermiştik. Fakat şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi. Artık o gün onların dostu, şeytan olacaktır. Onlar için acı  bir azap vardır.” (Nahl Sûresi 16/63)

Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının...” (Teğâbun Sûresi 64/14)

Hz. İdris aleyhisselâmın vefatından sonra insanlar şeytanın tuzaklarına düşerek doğru yoldan sapmışlardı. Yüce Rabbimiz  bu  insanlara doğru yolu göstermek ve yaratılış amaçlarını hatırlatmak için Hz. Nûh aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi:

“Andolsun,  Biz  kavmine Nûh'u gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım."[1]

Kur'ân-ı Kerim’de kendisinden çokça bahsedilen Hz. Nûh aleyhisselâm, ülû’l-azm[2] peygamberlerin ilkidir. Kur'ân’da 28 sûre ve 43 ayette ismi zikredilen Hz. Nûh aleyhisselâm’ın adına müstakil bir sûre de indirilmiştir. Bu sûre Hz. Nûh’un kavmiyle yaptığı tevhid mücadelesini baştan sona anlatmaktadır.

Kerim kitabımızda Nûh aleyhisselâmın hayatı kronolojik olarak anlatılmamıştır. Ama onun şahsiyeti, peygamberliği, davet ve tebliğ mücadelesi, gemiyi inşâsı, tufan ve sonrasından bahsedilmiştir. Hz. Nûh aleyhisselâmdan sıklıkla bahsedilmesi, O’nun örnekliğinin önemine işaret etmektedir.

Nûh Aleyhisselâmın Şahsiyeti

Rabbimiz, Nûh aleyhisselâmın kıssasını Kur'ân-ı Kerim’de anlattıktan sonra Sevgili Peygamberimize (s.a.s) şöyle hitap eder: “İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Daha önce bunları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O halde sabret! Şüphe yok ki sonunda kazanacak olanlar ancak takva sahipleridir.”[3]

Bu ayet-i kerimede Nûh aleyhisselâmı kurtuluş ve zafere götüren iki özelliğinden bahsedilmiştir: Şüphesiz ki O, sabır ehliydi ve takva sahibiydi. Böylece biz Nûh aleyhisselâmın kıssasından edineceğimiz en önemli azıkların takva ve sabır olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Allah’ın kitabında Eyyûb aleyhisselâm kişisel sabra örnek gösterilirken, toplumsal alanda tevhid mücadelesinin nasıl bir sabırla yürütülmesi gerektiğine örnek olarak da Nûh aleyhisselâm gösterilir. Israrla, inançla ve yılmadan yüzyıllar boyu sürdürülen bu mücadele, takva azığıyla devam ettirilmiş; şükür gibi bir güzellikle taçlandırılmıştır. 950 yıl süren ve mağlubiyeti olmayan samimi mücadelenin mesajı Kur'ân’da anlatılmış ve kıyamete kadar yaşayacak mü'minlerin bu kıssadan ibret almaları istenmiştir. Bu ayetler hak dava için mücadele edenlerin moral kaynağıdır.

İman Dolu Bir Duruş

Nûh aleyhisselâmın şahsında, kendisine düşman kesilen kavmine karşı, gerçek güç sahibinin Allah olduğunu haykıran iman dolu bir duruşun varlığını görüyoruz. Mutlu bir sonun, her ne kadar uzun da sürse, daima iman ehline ikram edileceğini O’nun kıssasından anlıyoruz. Ayrıca bu kıssada,  hak üzere olduktan sonra nice az topluluğun sayıca çok olanlara üstün geleceği gerçeğinin[4] fiilî bir ispatı da vardır.

Nûh aleyhisselâmın mücadelesi, Allah’a davet yolunda yürüyen kullar için ne güzel bir örnektir. Allah’ın peygamberi Nûh aleyhisselâm her şeye rağmen haktan sapmayan bir karakterin sahibidir. O, her türlü zorluğa ve zorbalığa karşın hakkı savunmaya devam ederek istikametin sembolü olmuştur. Nûh aleyhisselâm her zaman ve her zeminde Allah’ı ve O’na itaati anlatmış, Allah’ın vaat ettiği azap ile kavmini uyarmıştır.

İşinde Samimi Ve Titiz

                Yüklendiği tebliğ görevini en ince ayrıntısına varıncaya kadar büyük bir titizlikle yerine getiren Nûh aleyhisselâmda vazife ahlakının en güzel örneği görülür. O, düşmanlarının her türlü düzenbazlıklarına, fiilî şiddete varan zorbalıklarına rağmen davasından en küçük bir taviz dahi  vermemiştir. O’nda, yeri geldiğinde bütün kavmine korkusuzca meydan okuyan yiğit bir duruş vardır. Ancak; yüreğini ortaya koyan ve bütün varlığıyla Allah’a bağlanan bir insan dünyaya meydan okuyabilir. Allah’a davet yolunda samimi ve titiz bir tavır, Allah’ın himayesini de beraberinde getirir. Nûh aleyhisselâm zorba kavminin tehditlerine karşı şöyle haykırmıştır: Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!(Fakat ne yaparsanız yapın, hak yoldan bir adım geri adım atmayacağım.)[5]

Allah’a Tam Bir Teslimiyet

Hz. Nûh aleyhisselâm, her şeyden çok sevip haşyet duyduğu Yüce Allah’a bütün zerreleriyle teslim olmuştur. “Ey Nûh, gemiyi yap!” emrini alınca bir an bile tereddüt etmeden Rabbine itaat etmiş ve gemiyi yapmaya başlamıştır. Nûh aleyhisselâm, kavminin, “Bu dağ başında geminin işi ne! Aklını mı yitirdin? Peygamberliği bırakıp marangozluğa mı başladın?” şeklindeki alaycı sözlerine aldırış etmemiş, Allah’a gerçek kulluk nasıl olur, dost düşman herkese göstermiştir.

                Hz. Nûh aleyhisselâm öyle bir teslimiyete sahipti ki bu muazzam teslimiyet dünyevî sevgileri ve bağlılıklarıyla sınandığında küçük bir sarsıntı dışında dağlar gibi sapasağlam yerinde durmuştu. Oğlu büyük tufanda boğulurken,  ailesini kurtaracağına dâir Rabbinin vaadini hatırlayıp babalık şefkatiyle bir an için dilinden dökülen; “O ailemdendi!” sözüne karşı, Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim” ilahi ihtarıyla kendine gelerek hemen tevbeye yönelmiş ve tam bir teslimiyet örneği ortaya koymuştur.

 

Vefası

Hz. Nûh aleyhisselâm, Rabbine karşı vefasının yanı sıra kendisine iman etmiş mü’minlere karşı da son derece mütevazı ve vefalıydı. Kavminin ileri gelen müşrik önderleri, yanındaki fakir mü’minleri küçümseyip Nûh aleyhisselâmdan inananları yanından kovmasını istediklerinde onlara şöyle cevap vermiştir: “…Ben iman edenleri yanımdan kovacak değilim? …Ben onları kovarsam, beni, Rabbimin karşısında kim korur? …Sonra zalimlerden olurum.”[6]

Şüphesiz ki Nûh aleyhisselâmın kavminin ileri gelenleri, kendi halkını küçümsemişlerdi. Onlar bir takım lobilerde halkının aleyhine pazarlık yapan seçkinci zorbaları gözler önüne seren en uygun örneklerden biriydi. Sonraları Nemrud ve Firavun gibi zalimler de bu yolda onların peşine takılmışlardı. Yüce Rabbimiz Kur’ân’da Firavundan bahsederken, “Firavun, kavmini küçümseyip aşağıladı, ama onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar, yoldan çıkmış bir kavim idi”[7] buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bize, tarih boyunca kendi halkını hakir gören tâğutların gelip geçtiğini haber vermekte, kıyamete kadar da böyle zorbaların gelebileceğini hissettirmektedir. İnsanları çeşitli bahanelerle küçümsemek ve dışlamak ırkçı ve cahilî yapısıyla şeytanî bir bakıştır. Bunun karşısında kardeşâne ve âlimâne bir yaklaşım sergilemek gerekir ki işte vefayı gerektiren Rahmanî duruş budur. Nûh aleyhisselâm bu konuda gayet vefalı bir tavır ortaya koymuştur. Şu bir hakikattir ki “Vefası olmayanın dini de yoktur.”[8]

Nûh Aleyhisselâmın Yaşı

                Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi. Biz de onu (Nûh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.[9] Bu ayetlerdeki “onların arasında”  ifadesiyle kastedilen kimseleri; tufanda boğulanlar olarak anlarsak, Nûh aleyhisselâmın yaşının 950’den fazla olması gerekir. Bu konudaki rivayetler, Nûh aleyhisselâmın ömrünü 1700'ün üstüne kadar çıkarmaktadır. Hz. Abdullah İbn Abbas (r.anhümâ) ise, 950 yaşını onun bütün ömrü olarak nakletmiştir. Buna göre 40 yaşında Ona peygamberlik verilmiş, 890 yaşında tufan meydana gelmiş ve tufandan sonra 60 yıl daha yaşamaya devam etmiştir.[10]

Geçmiş ümmetlerde peygamberlerin ömürlerinin böylesine uzun olması yalnızca peygamberlere özel bir durum değildir. Bilakis bu keyfiyet, Allah’ın, yeryüzünde halife olmaları için yarattığı bütün insanlar için geçerlidir. Şöyle ki, tarihin ilk dönemlerinden itibaren insanlardaki yaratılış özellikleri zirve noktalardan azala azala süre gelmektedir. Sevgili Efendimiz (s.a.s) Sahîh-i Buhârî’de yer alan hadislerinde: “Allah, Âdem’i, uzunluğu altmış zira’[11] olduğu halde yarattı… Âdem'in (sonra gelen) torunları, onun yaratılışındaki (uzun ömür ve uzun boyluluk gibi mükemmelliklerinden) eksilmeye devam ederler. Nihayet (bu eksiliş) şimdi (bu ümmette) sona erdi”[12] buyurmaktadır. Ahmed b. Hanbel ve Müslim gibi bazı muhaddisler ise aynı hadîsi, “...Cennete girecek olan herkes, Âdem’in sûretine uygun bir şekilde, uzunluğu altmış zira’ olarak girecektir...” ziyadesiyle naklederler.[13]

Nûh Kavminin Özellikleri

 İnsanlar zamanla çoğalıp büyük topluluklara dönüştüler. İlâhî nizamdan uzaklaşarak aralarında zulme dayalı bir düzen kurdular. Toplumlarını buna göre yönetmeye başlayıp arzu ve isteklerinin gereğini yaptılar. İnsanların bu duruma karşı çıkmalarını önlemek için de bir takım kurallar koydular. Bu kurallar, Allah’ın emirleri dışında ve tamamen şeytanın vesveselerinden kaynaklanan kendi hevâ ve heveslerinin ürünüydü. İşte bunlar, bütün peygamberlerin insanları kendilerinden sakındırdığı tâğûtların[14] hükümleriydi.

Bu tür keyfi uygulamalarla insanların inançları bozuldu, güvenleri sarsıldı. Bu sapmalar, zamanla onları azgınlaştırırken aynı şekilde zalimleştirdi. Görüşlerini ve uygulamalarını halkın itirazsız kabul etmesi için gözle görülen, elle tutulan dayanaklar aradılar. Putperestlik ve putlar etrafında oluşturulan dinî ve rûhânî ortam, zalimlerin tâğûtî düzenlerini sürdürebilmek için halkı uyuşturup oyaladıkları etkili bir araç olarak ortaya atıldı. Putperestliğin, başlangıçta iyi niyetle(!) salih kişilerin resim ve heykellerini yapma şeklinde tezahürü sonucu değiştirmedi. Çünkü güzel niyetler ancak güzel eylemlerle desteklenirse güzel neticeler verirdi.

Nûh aleyhisselâm, gözlerini putperest bir kavmin içinde açmıştı. Onlar özellikle, isimleri Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen putları Allah’a ortak koşuyorlardı. Aslında bunlar önceden yaşamış bazı salih kulların isimleriydi. Bu konuda İmam Buhârî rahimehullah, Hz. İbn Abbas radıyallahu anh’dan şu rivayeti nakleder:

“Sakın taptıklarınızı bırakmayın. Hele Vedd'den, Suvâ'dan, Yegûs'tan, Yeûk'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin, dediler”[15]…ayet-i kerimesinde geçen bu isimler, esasen Nûh kavminden bazı salih kimselerin isimleridir. Bu iyi kimseler vefat ettikleri zaman şeytan, şehrin ileri gelenlerine: ‘Bunların adlarına, hayatlarında otura geldikleri mevkilerde birtakım heykeller dikin ve onlara bu salih kişilerin isimlerini verin’ diye vesvese vermiştir. Onlar da heykelleri dikmişler ve bunlara o iyi kimselerin adlarını vermişlerdir. Bu heykellere ilk zamanlarda ibadet edilmemiştir. Nihayet bunları dikmiş olan nesiller vefat ettikleri ve bunlarla ilgili bilgiler unutulduğu zaman, cehalet eseri olarak yeni nesiller bu heykellere tapmaya başlamıştır.”[16]

Putperestliğin başlangıcının iyi niyete (!) dayandığını görüyoruz. Ne var ki, çoğu zaman cehenneme götüren yollar iyi niyet taşlarıyla örülüdür. Nûh aleyhisselâmın kavminde, insanlara örnek konumdaki salih kişiler ölünce, onları hatırlama ve böylece istikameti kaybetmeme düşüncesiyle heykelleri yapılmıştır. Başlangıçta sadece bir güzel hatıra olarak bakılan bu heykellere zamanla doğaüstü güçler atfedilmeye, önlerinde saygı duruşunda bulunulmaya, dua ve secde edilmeye başlanmıştır. Putları Allah’a ortak koşmanın arka planında, hedefinden sapan bu yöneliş vardır. İşte Nûh aleyhisselâm bu tehlikeli yönelişe ve ardındaki tâğûtî düzene karşı büyük bir mücadele başlatmıştır.

Nûh aleyhisselâmın kavminin bir diğer özelliği de zalim olmalarıydı. Kur'ân-ı Kerim’de: “Onlar çok zalim, çok azgın kişilerin ta kendileriydi”[17] buyrulmuştur. Azgının bir anlamı da “yoldan çıkmış, çıkarken de çirkin işlere bulaşmış, alenen pislik işleyen; yani fâsık” demektir. Ayet-i kerime’de, “Onlar, fâsık (günahkâr, yoldan çıkmış) bir milletti”[18] buyrulmuştur.

Nûh aleyhisselâmın kavmi, “Gerçekten onlar kötü bir milletti”[19] tanımına tıpa tıp uyan bir milletti. Onlar, kendilerine kötülük yaptıkları gibi halklarına da kötü davranıyorlardı. Kendi kötülüklerini kavimlerine bulaştırdıkları gibi yeni doğan çocuklarını da kötü bir şekilde yetiştiriyorlardı.

İnanca ve ahlaka aykırı bu önemli sapmaların kaynağı putlara aşırı ilgi gösterip, yaratılış amaçlarının dışına çıkmaları, arzu ve isteklerinin esiri olmalarıydı. Yürekleri Allah’tan başkasına yönelmiş, sevilmemesi gereken şeytanı çok sevmişlerdi. Onların kalbi de, vicdanları da kapkaraydı: “Onlar (kalp gözleri, vicdanları) kör (olmuş) bir gürûh idiler.”[20]

Kalbin kirlenmesi ve vicdanların körelmesinin tek nedeni vardır. Bu da, Allah’ı en güzel şekilde sevip, O'nun zikri ile mutmain (huzurlu ve mutlu) olması gereken kalbin, Rabbinden yüz çevirip başka şeylerde mutluluk aramasıdır. Nûh aleyhisselâm, kavmini bu zifiri karanlıktan  vahyin ışığıyla aydınlığa çıkarmak istiyordu. Karanlıklara bir nur olarak Nûh aleyhisselâm doğuyordu. Kavminin unuttuklarını onlara hatırlatıyor, onları Rabbine davet ediyordu.

Nûh Aleyhisselâmın Daveti

Yeryüzünde gücü, kuvveti ve mal varlığıyla kendisini bir şey zanneden insanlar, öncelikle Rablerinden uzaklaşmış, doğruya düşman kesilmişlerdi. Onları bu çirkinliklerinden kurtaracak ve kötülüklerine engel olacak kimse de yoktu.[21] Bu azgın topluluğu uyarma sorumluluğu Nûh aleyhisselâma verildi. Rabbinden aldığı vahiyle tebliğde bulunan Hz. Nûh aleyhisselâm, putlara tapan ve Allah’a şirk koşan kavmini tevhide çağırdı ve onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki Allah sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin.”[22] “Allahtan başkasına kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin için pek acı bir günün azabından korkuyorum”[23] “Bu yaptığıma karşılık olarak sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”[24]

Nûh aleyhisselâm, bu davetini yaparken risalet vazifesini hayatının en önemli sorumluluğu olarak kabul etmiş ve onu yerine getirmek için tüm gayretini göstermiştir. Onun bu yolda sabrı, azmi ve davet metodu Sevgili Peygamberimize (s.a.s) ve bize çok güzel bir örnektir. Yüce kitabımızda Nûh aleyhisselâmın hayatındaki ticari çabaları veya dünyalık olarak elde ettiği malı mülkü zikredilmeyip, bilakis O’nun, kavmi ile olan uzun soluklu mücadelesi ve daveti anlatılmıştır. Bizim de dünyalık kazanımlarımız değil, hak yolda ortaya koyduğumuz gayret ve davet çalışmalarımız Allah katında kabul görecektir.

Azgın ve zalim topluluklara Allah (c.c.) tarafından mühlet verilir. Onlar bir süreye kadar yaşatılırlar ve insanlar da bunu kendileri için müthiş ve sınırsız bir özgürlük olarak kabul ederler. Bu noktada Allah’ın elçileri bir uyarıcı olarak gelir ve insanları uyarırlar. Korkutur, müjdelerler. Rabbimiz, Nûh aleyhisselâmın kavmine de birçok fırsat vermiş, hatta bu fırsatlar yüz yıllarca sürmüştür. Şu hakikat çok iyi bilinir ki; Yüce Allah mühlet verir fakat asla ihmal etmez.

Davete Karşılık Kavminin Tepkisi

Hz. Nûh aleyhisselâmın bu davetine karşılık kavminin ileri gelenleri onu ve beraberindeki müminleri küçümseyerek: “Ey Nûh! Sen de bizim gibi bir insansın ve sana aramızda sadece alt tabaka da olanlar uyuyor. Ayrıca sizin bize bir üstünlüğünüzü de göremiyoruz. Aksine sizin yalan söylediğinizi düşünüyoruz”[25] dediler. Kısa zaman içinde yok olacak dünyevî varlıklarıyla şımarmış bu şaşkınlar, Allah’ın peygamberine yalancı diyerek kendilerine rahmet esintisi olarak geleni reddedip yalanladılar.[26]

Böylesi şaşkın toplulukların, kendilerine sunulan rahmeti nasıl reddettiklerini anlamaya çalıştığımızda şunu net olarak görürüz: Onları idare edenler hayatlarından memnundurlar. Kötü yoldaki atalarının güzel şeyler yaptıklarına inanırlar. Buna halkı da inandırırlar. Servet ve makamlarıyla şımarmış bu şaşkınlar öncelikle Allah’ın peygamberini basite alarak sıradanlaştırmaya çalışır ve bunun arkasından da halkı kandırmak isterler. İşte Nûh aleyhisselâmın kavmi de bu yolda şeytanla iş birliği içinde akla hayale gelmedik oyunlar tezgahlıyordu. Onların bu davranışları yüce Kur'ân da şöyle haber verilir: “Ve onlar (halkı kandırmak için ) büyük hilelere başvurdular.”[27]

Bu putperest kavmin temel düşüncesi Nûh aleyhisselâmı karalamak; toplumdan tecrit ederek dışlamak; gerici göstermek; insanların nezdinde O’nu yalancı, düzen bozucu, hiçbir üstün özelliği olmayan, kendisine fakir ve ayak takımının inandığı, delirmiş, özü ile sözü birbirine uymayan bir kimse olarak tanıtmaktı. Bu şekilde kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlardı:

“(Nûh aleyhisselâmın) kavminden, ileri gelen inkarcılar: «Biz senin de tıpkı bizim gibi bir insan olduğunu ve sana sadece bizim en alt seviyede olanlarımızın düşünüp taşınmadan inandığını görüyoruz. Sizin bizden üstün bir tarafınızı da görmüyoruz. Hatta sizin yalancı olduğunuza inanıyoruz.»”[28] diyorlardı.

Eğer Nûh aleyhisselâm onların değer ölçülerine uygun birisi olsaydı toplumun şereflileri (!) ve soyluları olarak fakirlerden önce bizzat kendileri O’nu kabul eder ve O’na uyarlardı. Bunca tepki ve karşı çıkışlarının nedeni onlara göre Nûh aleyhisselâmın halkı kandıran birisi oluşuydu. Halbuki bu tamamen kendi bencil nefislerinden uydurdukları geçersiz bir bahaneydi. Çünkü Nûh aleyhisselâm en üstün ahlaki değerlere sahip, son derece dürüst bir kimseydi.

Allah’ın Elçisi Nûh aleyhisselâm, kavminin bütün cahilce söz, tavır ve eylemlerine karşı yılgınlık göstermeden mücadelesini sürdürdü ve gür bir sesle: “Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, kendi katından bana bir rahmet vermiş de siz ona karşı kör kalmışsanız, onu istemediğiniz hâlde, biz sizi ona zorlayacak mıyız?”[29] dedi. Bunun yanı sıra onlara, “(Ey beni anlamak istemeyen kavmim!) Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ayrıca size nasihat ediyorum. Ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan gelen vahiy sayesinde biliyorum.”[30] “(Benim durumumu sizler de çok iyi biliyorsunuz) Ben size gönderilmiş güvenilir, apaçık bir elçiyim”[31] “Ey kavmim! Ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim yalnız Allaha aittir.”[32] “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır da demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu da söylemiyorum.”[33] “Ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım”[34] gibi sözlerle sürekli nasihat etti.

Nûh Aleyhisselâmın Açık Daveti

Nûh aleyhisselâm, kavmine hakikatleri apaçık tebliğ ettikten sonra kavminin bundan rahatsız olduğunu ve kendisine karşı tehditkâr bir tavır içine girdiğini görünce, Allah’a tevekkülünün kazandırdığı büyük bir özgüvenle, onlara şöyle haykırarak meydan okudu:

“… Ey kavmim! Eğer benim aranızda bulunmam ve Allah’ın ayetlerini size hatırlatmam zorunuza gidiyorsa, şunu iyi bilin ki ben yalnız Allah’a tevekkül ettim. İlah diye taptığınız bütün varlıklarla toplanıp bana ne yapacağınıza karar verin; ama vereceğiniz karar daha sonra sizi üzmesin. Ardından da bana hiç göz açtırmadan kararınızı uygulayın”[35]

“Eğer Allah sizi inkarınız yüzünden azgınlık içinde bırakmayı dilemişse, size öğüt vermek istesem bile  öğüdümün size yararı olmaz. O sizin Rabbinizdir; Siz yalnız O’na döneceksiniz.”[36]

Velev Ki 950 Yıl Sürse Bile…

Her mümin, kendi toplumunda ümit ve gayretle “Allah'a kulluk davetini” sürdürmelidir. Bu bir süreçtir. Sonuç önemli değildir. Davetçiler daima ümitvar olmalıdır. Onlar samimiyetle kardeşlerinin sıkıntılarını gidermeli, onlara iyi birer dost olmalıdırlar. En sıkıntılı ortamlarda bunalmaktan, manevi tufanlarda boğulmaktan onları kurtarıp sâhil-i selamete çıkarabilmek için bir kurtuluş gemisi inşa etmeye çalışmalıdırlar. Belki de günümüzde bu kurtuluş gemisini evlerimizi mescid edinerek, eğitim halkaları oluşturarak, Kur’ân, sünnet ve siyer üzerine çalışmalar yaparak ve tıpkı Nûh aleyhisselâm gibi her ortamda gece gündüz organize bir şekilde İslam’ı ve İslam kardeşliğini anlatarak inşa edebiliriz.

Günümüzde materyalizm ve vahşi kapitalizm canavarlarının fakir, zayıf ve cahil mü’minleri yutmaması için davetçiler bu uğurda samimi gayretler ortaya koymalıdırlar. Mü’minlerin uzun süreli kuvvetli tazyikler karşısında hak üzere sebat etmelerini hedefleyen bir davet hareketi, Nûh aleyhisselâmın mücadelesini iyi etüt etmelidir. Davetçi hiçbir zaman ne pahasına olursa olsun büyümeyi, kalabalıkları elde etmeyi hedeflemez. Hedef, hak daveti eğip bükmeden bütün insanlara ulaştırmaktır. Gönüllerin tasarrufu Allah’ın elindedir. “Hak üzere, şükreden vefalı bir kul olmak” ve insanları da böyle olmaya çağırmak gerekir. Bu yolda iman ve takva en güzel azıklardır. Yol uzasa, velev ki 950 yıl sürse bile sonu Cennet olan bu yolda yürümek gerekir.

Siz Allah’ı Aciz Bırakamazsınız

Hz. Nûh aleyhisselâm, kavmini uzun yıllar Rabbine çağırmıştır. Onlara kurtuluşun, sahte ilahları terk edip, âlemlerin Rabbi Allah’a kullukta olduğunu söylemiştir. Israrlı ve sürekli olan bu davet, azınlıktaki bir grup muvahhid dışında kabul görmemiş, aksine toplumun inkâr ve azgınlığını arttırmıştır. Kavmi Hz. Nûh aleyhisselâmın onları sakındırdığı azabı hafife almış ve hatta “Azabı bize hemen getir” diyerek çirkin bir davranışın içine girmişlerdir. Merhametlilerin en merhametlisi Allah ise, onların bu tutum ve davranışlarına rağmen elçisi Hz. Nûh’tan onları bir kez daha ikaz etmesini istemiştir.

Yüz yıllarca süren hakka davette artık sona gelinmişti. Bunca zaman kesintisiz olarak esen rahmet rüzgarları artık yerini gazap kasırgalarına bırakmak üzereydi. Fakat merhameti sonsuz Yüce Rab, Nûh aleyhisselâmın kavmine son bir fırsat vermek istedi ve peygamberine, “…(Ey Nûh!) Acıklı bir azap gelmeden önce kavmini uyar[37] diye ferman buyurdu. Bu ilahi görev ile Nûh aleyhisselâm kavmini tekrar şöyle ikaz etti: “Ey kavmim! Ben size gönderilen bir elçiyim. Allah’a kulluk edin. Ondan sakının ve bana itaat edin ki, Allah günahlarınızın bir kısmını bağışlasın ve belirlenmiş bir vakte kadar ceza vermeksizin sizi ertelesin, Allah’ın takdir ettiği ecel gelecek olursa asla ertelenmez. Keşke bunu bilseniz.”[38]

Nûh aleyhisselâm, bütün bu gayretlerinden sonra kavminin  kaskatı kalplerinin hiç yumuşamadığını, zalim ve fâsık bir topluluk olarak vicdanlarının zerre kadar hakka ve hakikate meyletmediğini şöyle anlatıyor: “Ey Rabbim! Kavmimi gece gündüz imana çağırdım. Fakat ben çağırdıkça onlar daha çok kaçtılar. Senin kendilerini bağışlaman için onları her çağırışımda kulaklarını tıkadılar, elbiselerine büründüler, inat ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler. Derken onları açıkça davet ettim, sonra hem açıkça, hem de gizliden gizliye çağırdım. Onlara dedim ki: Rabbinizden sizi bağışlamasını dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. Üzerinize bol bol yağmur indirsin. Size mal ve evlat nasip etsin, bağlar yeşertsin, ırmaklar akıtsın.”[39]

Nûh aleyhisselâm kavminin hidayete ermesini ve böylece iki cihan saadetine nâil olmalarını şiddetle arzu ediyordu. Onları gaflet uykusundan uyandırmak ve hayırlı işlere yöneltmek için etkili  nasihatlerde bulundu. Allah’ın nimetlerini hatırlatarak davetini sürdürdü: “Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle uyumlu olarak nasıl yaratmış? Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır. Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi (yeniden) çıkaracaktır. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.”[40]

Nûh aleyhisselâmın bu mükemmel çağrısına, kavmi hayret edilecek bir tarzda şöyle cevap verdi: “…Ey Nûh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı getir!” Buna karşılık “Nûh dedi ki: “Onu size, dilerse ancak Allah getirir ve siz O’nu aciz bırakamazsınız ”[41]

Kavmin Şımarıkları Halka Baskı Kuruyor

Tevhide davet yolunda ilâhî güzelliklerin ve sayısız nimetlerin örneklerini bir bir anlatan Nûh aleyhisselâma karşı gözler kör, kulaklar sağır, kalpler taştan daha katı haldeydi. Kavminde Hak davete karşı en ufak bir ilgi ve yakınlık söz konusu olmamıştı. Bilakis kavmin ileri gelenleri, düzmece ilahları olan putlardan vazgeçmemeleri için halk üzerinde baskı kurma yolunu seçtiler. Böylesine azgın bir topluluğun merhamet edilerek bağışlanması söz konusu olamazdı. Nûh aleyhisselâm davetini, Rabbine seslendiği şu sözleriyle bitirdi: “Ya Rabbi! Bunlar bana isyan ettiler de mal ve evladın azdırıp mahvetmiş olduğu kimselerin peşine düştüler. Ve pek büyük tuzaklar kurdular. Bir de kendilerine tabi olanlara dediler ki: ‘Sakın ilahlarınızdan vazgeçmeyin. Vedd’i, Süva’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i asla bırakmayın.’ Gerçekten bunlar pek çoklarını saptırdılar. (Ey Rabbim!) Sende zalimlerin şaşkınlığını artır!”[42]

Rahmeti Taşlamak

Nûh aleyhisselâmın kavminin ileri gelenleri, uyarılardan ibret almak yerine adım adım helâke sürüklendi. Hz. Nûh aleyhisselâma sözü çok uzattığını, kendileriyle aşırı derecede tartışmaya girdiğini ve ilahlarını kötülediğini söylediler. Haddini aşıp kendi otoritelerini zora soktuğunu ifade ederek bu işten vazgeçmezse O’nu taşlayacakları tehdidinde bulundular.[43] Hz. Nûh aleyhisselâm onların bu tehdidine yiğitçe karşılık verdi: “İlah diye taptığınız bütün varlıklarla toplanıp bana ne yapacağınıza karar verin; ama vereceğiniz karar daha sonra sizi üzmesin. Ardından da bana hiç göz açtırmadan kararınızı uygulayın.”[44]

İnsanların yüz yıllar boyunca süren inkarları ve kendisine yönelttikleri tehditlerin sonucunda Hz. Nûh (as), kavminin ıslahından ümidini kesti.  950 yıl süren bu mücadelenin sonunda Rabbine ellerini açtı ve: “Rabbim! Kavmim beni yalanladı. Artık benimle onlar arasında hükmünü ver…”[45] “… Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek Rabbine yalvardı.”[46] Sonra da inkarcı kavmine şöyle beddua etti: “Ya Rabbi!  Yeryüzünde dolaşan tek bir kâfir bırakma. Bırakacak olursan onlar senin kullarını yoldan çıkarırlar. Onlar ancak günahkâr ve nankör evlatlar yetiştirirler.”[47] Nûh aleyhisselâm bu sözleriyle Müslüman nesillerin terbiyesinin zalim ve kâfirlere, onların cahilî eğitim sistemlerinin eline bırakılamayacağını da ifade etmiş oluyordu.

Ey Nûh! Gemiyi Yap!

Bütün bu samimi mücadelenin sonunda Hz. Nûh’un kavmi için bedduası Rabbinin katında kabul görmüş ve şöyle cevaplandırılmıştır: “Nûh’a şöyle vahyedildi: “Kavminden şu ana kadar iman edenlerden başka kimse iman etmeyecek. Artık onların yaptıklarına üzülme!  …Zalimler hakkında artık bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”[48] “…(Yazık ki) onunla beraber iman eden pek az insan vardı.”[49]

 “(Ey Nûh!) Gemiyi yap!..”[50] Bu vahiyle Allah’ın azabının geleceği ifade edilmiş ve azabın nasıl olacağı da belirtilmiş oluyordu. Azgın toplum suda boğulacak ve artık Allah’ın rahmetini teneffüs edemeyeceklerdi. Hz. Nûh aleyhisselâm gelen emirle birlikte gemiyi yapmaya girişti. Allah’ın vahyettiği şekilde tahtadan yapılan bu gemi çivilerle tutturulmuştu:  “Nûh'u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.”[51]

Yapılan bu gemi bir deniz kenarında veya bir nehir yatağında inşa edilmiyordu. Herkesin şaşkın bakışları arasında bir dağın tepesinde inşa ediliyordu.[52] Geminin bir deniz sahilinde veya bir su kenarında inşa edilmesi emredilmemiş; denizden uzak bir dağ başında yapılması ferman buyrulmuştu. Burada bizlere ciddi bir mesaj vardı. Şöyle ki, Allah’ın emri, görünürde gerçekleşmesi imkansız gibi duran bir eyleme bizi mecbur bırakabilir. Bu noktada bize düşen hiç itirazsız ilahi emri uygulamak, Nûh aleyhisselâm gibi tam manasıyla teslim olmaktır. Kişisel yorumlarımızı ve endişelerimizi işin içine katmadan,  ilahi vahye  itaat  etmemiz gerekir. Unutmamalıyız ki ilâhî vahiy en üstün hakikati temsil etmektedir ve biz kullar neticelerden değil, emirleri hakkıyla yerine getirmekten mesulüz.

 İnsani bakış açısıyla mantığa aykırı ve imkansız görünen Allah’ın emir ve yasaklarında kullar için zorlu bir imtihan vardır. Bunlara karşı aldıkları tavra göre kullar, doğrulayan sıddîklardan veya yalancılardan olurlar. Asr-ı Saadetteki isrâ ve mirâc olayı da böyle imtihanlardandır. Şöyle ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) davetin en zor günlerinde mirâcla teselli edilip ödüllendirildiğinde, bu olay Mekkeli müşriklerce alay konusu olmuştu. O zaman bu olay, bazı zayıf imanlı kimseler tarafından dinlerinden dönmelerinin bahanesi yapıldı. Ama Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh karakterliler için mirâc, “sıdk” makamına yükselme vesilesi olmuştu.

Nûh aleyhisselâm’ın gemi yapma sürecini Kur'ân-ı Kerim şöyle açıklar: “Nûh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise yanına uğradıklarında onunla alay ediyorlardı. (Nuh onlara) dedi ki: Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz.”[53]

Allah’ın emirlerini yerine getirenlerle alay etmek kâfirlerin yerleşmiş bir karakteridir. Onların bu habis karakteri hiç değişmeden günümüz kafirlerine kadar tevârüs etmiştir. Onlar gün olur, Allah’ın emrine göre örtünenlerle, Peygamberin sünnetine tâbî olanlarla alay eder, gün olur ‘On dört asır öncesinin çöl kuralları’ diyerek Allah’ın kıyamete kadar geçerli kıldığı İslam’daki en üstün kanunları dillerine dolarlar. Onlar hep böyle olagelmişlerdir. Hz. Nûh ile alay edenlerin izinden gidenler, diğer Peygamberlerle de alay etmişlerdir. Rahmete minnet yaraşırken, onlar rahmete zahmet yolunu seçmişlerdir. Âlemlere rahmet Son Peygamberle de alay ettiklerinde Yüce Rabbimiz: “Elbette senden önce de birçok Peygamberle alay edilmişti, fakat alay ettikleri gerçek, alay edenleri dört bir yandan kuşatıp mahvetmiştir.”[54] buyurarak Sevgili Elçisini teselli etmiştir.

Tûfan Başlıyor

Yüzyıllar boyu hakka davet edilen insanlar Allah’ın peygamberini inkar etmeye devam edince nihayet Hz. Nûh’un söz ettiği azap gerçekleşmeye başladı. Rabbimizin emriyle yer ve gök, tûfan için harekete geçti; Allah’ın emrini yerine getirmek için yer bütün şiddetiyle su fışkırtmaya, gök olanca bolluğuyla yağmur boşaltmaya başladı:

“Emrimiz gelip de sular coşup kaynamaya başlayınca “Biz de sağanak sağanak boşalan yağmurla gök kapılarını açtık ve yerden de su fışkırttık. Her iki su kütlesi, belirlenen iş için buluştu. Nûh’u tahtadan yapılmış çivilerle tutturulmuş gemiye bindirdik.”[55]

“Nûh’a şöyle dedik: “Her canlıdan erkekli, dişili birer çifti ve daha önce suda boğulmasına karar verilenler dışında kalan aileni ve iman edenleri gemiye al. Zaten onunla beraber iman eden pek az insan vardı.”[56]

Artık zalim kavmin helâk zamanıydı. 950 Sene mühlet verilen, ancak rahmet sağanağından bir damla olsun nasiplenemeyen bu kavim azabı hak etmişti. Acaba Hz. Nûh onlar hakkında son bir fırsat istese kabul olunur muydu? Fakat ilâhî buyruk bu kapıyı da kapattı. Yüce Allah bunu  kitabında, “(Biz Nûh’a) Zalimler hakkında bana bir şey söyleme! Çünkü onlar boğulmaya mahkûmdur” diye vahyettik”[57] ayetiyle haber verdi.

Gemi Yüce Allah’ın belirlediği rotada yol almaya başladı:  “Gemi, inkar edilen kimseye (Nûh’a) bir mükâfat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.”[58] Dünyanın her bir yanı tufana kapılırken Nûh aleyhisselâm ve O’na inanan bir avuç mü’min dışında hiç kimse kurtulamadı. Allah’ın emriyle gemiye alınan birer çift hayvan türlerinin selameti için kurtarılmıştı. Artık durması da demir atması da Allah’ın izni, kudreti ve korumasıyla olan kurtuluş gemisi yüzmeye başlamıştı.

Nûh aleyhisselâmın gemisi kıyamete kadar gelecek mü’minler için eşsiz bir ilham kaynağıydı. Meselâ, Mâlikî Mezhebi’nin kurucusu büyük âlim Mâlik bin Enes rahmetullahi aleyh sünnetin ne kadar önemli, hayatî ve kurtarıcı olduğunu  şahane bir benzetmeyle şöyle ortaya koymuştu: “Sünnet, Nûh aleyhisselâmın gemisidir. Ona binen kurtulur. Ona binmeyip ondan ayrı kalan ise boğulur.”[59]

Görünür bir dümeni olmayan, rotası bulunmayan bir gemi nasıl hedefe ulaşırdı. Halbuki bu gemi Allah’ın emri ile giden bir gemiydi. Onun dümeni de, rotası da; işinde galip, kudreti sonsuz Allah’ın elindeydi. Koskoca kâinatta dünyamız da, denizde yüzen bu gemi gibidir. Rotası yok, dümeni yok gibi gelir insana. Dünyada olagelen hadiselerin gelişigüzel olduğu zannedilir. Dünyanın bir yaratılış amacı olduğunu ve bir hedefe doğru gittiğini söyleyenler bazılarının canını sıkar. Hakka davet onların çok zoruna gider. Davetçilerin çağrısı onları alabildiğine köpürtür. Hop oturup hop kalkarlar. İslâmî davete engel olmak için koştururlar. Fesatları alabildiğine yayılır. Böylelerinin ifsadını engellemek için Kahhâr olan Allah büyük belalar verir.  İşte Nûh kavmi de, kendilerine 950 yıl boyunca bin bir şekil ve üslûp içinde anlatılan hakikati inkâr ettiklerinde ilâhî cezayı hak ettiler.

Nûh aleyhisselâmın ve O’na inanan bir avuç mü’minin[60] gemiye binme zamanı gelince Hz. Nûh şöyle dedi : “Gemiye binin. Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır.”[61] Yüce Allah Hz. Nûh’u hamde teşvik ederek, “Sen ve beraberindekiler gemiye bindiğiniz zaman: ‘bizi zalim kavmin elinden kurtaran Allah’a hamdolsun’ de”[62] buyurdu. Nûh aleyhisselâm, “Elbette benim Rabbim çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir”[63] diyerek Rabbine övgüler sundu ve “Allah’ım beni bereketli bir yere indir, muhakkak ki sen barındıranların en hayırlısısın”[64] sözleriyle  dua etti.

“Onlar Senin Ailenden Değil”

Sular her yanı doldurmuş, her tarafı dağlar gibi dalgalar sarmıştı. Buna rağmen Hz. Nûh’un gemisi selametle yol alıyordu. Çünkü Allah’ın himayesindeydi. İşte bu, Allah’ın gemisiydi ve O istemedikçe Onun gemisini batıracak hiçbir güç yoktu.

 “Gemi dağlar gibi dalgalar arasında onları alıp götürürken, Nûh bir kenarda duran oğluna: “Yavrum! Bizimle beraber gemiye bin. Kâfirlerle beraber olma, diye seslendi. Oğlu: “Beni sulardan koruyacak bir dağa sığınacağım”, deyince Nûh şunları söyledi: “Bugün, merhamet edip korudukları dışında, Allah’ın azabından kurtulacak kimse yoktur.” Derken aralarına bir dalga giriverdi ve oğlu boğulanlara karıştı.”[65] Oğlunun boğulmaya mahkum olduğunu gören Nûh aleyhisselâm bir anlık babalık refleksiyle Rabbine şöyle yalvardı: “Ya Rabbi! Oğlum, ailemdendir”. Böylece O, Yüce Rabbe, ailesini kurtaracağı yolundaki vaadini arz ederek oğlunun kurtuluşunu sağlamaya çalışıyordu. Her şeyi bilen, kendisine asla unutkanlık ârız olmayan âlemlerin Rabbi Allah: “Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı çok kötü bir iştir. Ayrıca hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi sakın Benden isteme! Cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum” buyurarak İslâmî düşüncede bir topluluğa aidiyetin ırk ve kan bağından ziyâde, inanç ve amel birlikteliğine dayalı olduğunu kesin olarak hükme bağlamış oluyordu. İşte bu sebeple, İranlı Selmân-ı Fârisî (r.anh) Peygamber Efendimizin ehl-i beytinden sayılırken, aynı sebeple Hâşimoğullarından Ebû Leheb, Peygamberimizin amcası olduğu hâlde ehl-i beytin dışında tutulmuştu.

Düşüncesinin kusurlu olduğunu anlayan Nûh aleyhisselâm: “Ya Rabbi bilmediğim bir şeyi istemekten sana sığınırım. Şayet beni bağışlamaz ve esirgemezsen hüsrana uğrayanlardan olurum”[66] diyerek hemen Rabbine tövbe etti.

Nûh aleyhisselâmın çocuğu için son ana kadar çırpınması, çocukların ilk hatalarında hemen defterden silinmeyeceğinin açık delilidir. Hatta birçok kez hataya düşseler de durum aynıdır. Onlar hangi yanlışa düşerse düşsün anne babaya düşen, yavrusunu düştüğü bataklıktan kurtarmaya çalışmaktır. Aslında ailesi içinde Nûh aleyhisselâma iman etmeyen yalnız oğlu değildi. Karısı da iman etmeyenlerin arasındaydı. O, Peygamber olan eşinin sözünü dinlememiş, can yoldaşı olan Rahmet peygamberine ihanet etmişti.[67] Sonuçta Hz. Nûh’un (as) karısı da boğulanlardan oldu. Nûh aleyhisselâm Allah’ın Peygamberi olmasına rağmen oğlu ve karısını bu felaketten kurtaramamıştı.

Bütün bu anlatılanlarda düşünen bir toplum için dersler ve ibretler olduğu ortaya çıkıyor. Ayetlerle bildirilen hakikat bize, dünya ve âhirette kurtuluşun Peygambere ve Salihlere yakın akraba olmaktan değil, onların davasına yakın olmaktan geçtiğini gösteriyor. Yani önemli olan ırk ve kan yakınlığı değil; iman ve salih amel birlikteliğidir. “…Ey Muhammed kızı Fâtıma! Malımdan dilediğin kadarını iste, (veririm). Ama seni Allah’tan gelen hiç bir şeyden kurtaramam”[68] buyuran Peygamberimiz (sas), kurtuluşun iman ve salih amel dışında hiçbir yolda aranmaması gerektiğini bizlere tebliğ buyurmuştur.

Allah katında hak olmayan bir konuda hiç kimsenin imtiyaz sahibi olamayacağını, Allah’ın Hz. Nûh’u uyardığı “Sonra cahillerden olursun.” ihtarıyla anlıyoruz: Azabı kendisi getiremeyen Peygamber bu azaptan en yakınlarını bile kurtarmaya yetkili olamıyor. Tufan öylesine dehşetliydi ki Rasûlullah Efendimiz onun şiddetini şöyle anlattı:

“Yollar sularla dolmaya başladığında bir anne, canından çok sevdiği yavrusu için endişelenmişti. Hemen yavrusunu kapıp bir dağa doğru yola koyuldu. Dağın üçte birine kadar tırmandı. Aralıksız yükselen sular oraya ulaştığında tırmanmaya devam etti ve dağın üçte ikisine kadar çıktı. Sular oraya da geldiğinde dağın zirvesine kadar kaçtı. Nihayet oraya da gelen sular, boğazına kadar yükselince, biricik yavrusunu eliyle başının üstüne kaldırdı ve sel suları onları alıp götürünceye kadar onu yukarıda tuttu.” Bu olayı anlatan Rasûlullah Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı: Şayet Allahu Teâlâ Nûh kavminden birisine merhamet edecek olsaydı, işte bu bebeğin annesine merhamet ederdi.[69]

Tûfan Sona Eriyor

Tûfan, yeryüzündeki bütün şirk ve küfür ehli yok olduktan sonra Allah’ın emriyle sona erdi: “Ey yeryüzü! Suyunu yut! Ey gök! Suyunu tut!  denildi. Sular çekildi, iş bitirildi, Gemi de Cûdî’ye oturdu ve “Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun.” denildi.”[70] Bir hadis-i şerifte bildirildiğine göre yüce Allah, Nûh aleyhisselâmı Recep ayında gemiye bindirmiştir. Hz. Nûh, o ay oruç tutmuş ve halka da oruç tutmalarını emretmiştir. Gemi onları tam yedi ay taşımış, nihayet Aşure günü Cûdî dağında durmuştur. Nûh aleyhisselâm, beraberinde olanlar, hatta vahşi hayvanlar bile Aşure günü Allah'a şükretmek için oruç tutmuşlardır.[71]

Nûh aleyhisselâmın gemisi tufan boyunca yüzmüş, tufan sona erip yeryüzü şirkten ve müşriklerden tamamen temizlendikten sonra Cudi’ye konmuştu. İmam Buhâri’nin Mücahid’den naklen verdiği bilgiye göre Cûdî, Cezîre’deki bir dağın ismidir.[72] El-Cezîre bölgesi, Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan yerin yukarı kısmına verilen addır. Bu bölge yukarı Mezopotamya olarak da isimlendirilir. Cûdî dağı Güneydoğu Anadolu bölgesinde Türkiye-Irak sınırına 15 km. uzaklıkta, Dicle ırmağının kıyısında bulunan Cizre’nin 32 km. kuzeydoğusunda, Şırnak il merkezine 17 km. mesafededir. Elips biçiminde olan Cûdî dağı üzerinde 2000 metreyi aşan dört doruk vardır. Bunların en yükseği 2114 metredir. Bu tepelerden 2017 m. yüksekliğinde olanı “Nûh peygamber ziyareti tepesi” adını taşır.[73]

Son zamanlarda Hz. Nûh’un gemisi bir takım Batılı araştırmacılar tarafından ülkemizde Ağrı Dağı’nda aranır olmuştur. Onlar, kendi kutsal metinlerinde geçen “Ararat” kelimesinin Ağrı Dağı manasına geldiği düşüncesiyle bu dağa özel bir ilgi göstermişlerdir. Hâlbuki, Ağrı Dağının bir geminin konmasına ve insanların barınmasına elverişsiz olmasına karşın, Cûdî dağının tepesinin avuç içi gibi oluşu, tûfandan sonra geminin konmasına ve gemidekilerin barınmasına elverişli durumu Kur'ân’ın verdiği bilgiyi desteklemektedir. Bilinmelidir ki Kur’ân, kendisinde hiçbir şüphe olmayan hakikatin ta kendisidir.

Emirle Binilen Gemiden Emirle İniliyor

Tûfan’ın bitmesi ve suların çekilmesiyle Hz. Nûh’la beraber gemiye binenler gemiden indiler. Bu gemiye binmek Allah’ın emriyle olduğu gibi inmek de O’nun emriyle gerçekleşmiştir. Nûh aleyhisselâma şöyle seslenildi: “Ey Nûh! denildi. Sana ve seninle beraber olanlardan meydana gelecek ümmetlere, bizden bir selamet ve bereketlerle gemiden in. Fakat senin ve onların soyundan gelecek olan, zalim ve inkarcı insanlara gelince, biz onların bu dünyada belli bir süre yaşayıp geçinmelerine fırsat verecek, sonra da katımızdan bir azaba çarptıracağız.”[74]

Nûh aleyhisselâmın Allah’a teslimiyeti onları kurtarmıştı. Yaşanan olayların kıyamete kadar gelecek insanlar için ibret olması takdir edildi: “Sonunda O’nu ve gemi arkadaşlarını kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.”[75] “Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.”[76] “Biz onu geride bir ibret levhası olarak bıraktık. Fakat hani ibret alacak olan?”[77] “Nûh zamanında sular taştığında sizin atalarınızı gemiye bindirdik. Bunu, size bir öğüt ve ibret yapalım ve işitecek kulaklar onu iyice bellesin, diye yaptık.”[78] Tûfandan sonra Nûh aleyhisselâm ve yanındakiler kendilerine evler yaparak yeniden yeryüzüne yerleştiler.[79]

Hz. Nûh aleyhisselâm bu tûfandan dolayı ikinci Âdem olarak kabul edilir ve insanlığın babası “Ebû’l-Beşer” diye nitelendirilir. Hz. Nûh’un namı kıyamete kadar güzel bir şekilde devam edecektir: “Ve yalnız onun neslini yeryüzünde yaşattık. Ardından da insanlar arasında onun için iyi bir nam bıraktık. Âlemler içinde Nûh’a selam olsun. İşte biz, iyilik eden ve işini güzel yapanları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu, o bizim mü’min kullarımızdandı.”[80]

“(Tûfandan sonra) Nûh aleyhisselâmın zürriyetini, yeryüzünde devamlı kalanların ta kendileri kıldık.”[81] mealindeki ayet hakkında, Peygamberimiz: “Nûh’un üç oğlu vardı: Sâm, Arapların babası; Yâfes, Rumların babası ve Hâm, Habeşlerin babasıdır” buyurmuştur.[82] İnsanlığın Hz. Nûh’un bu üç oğlundan çoğaldığı ifade edilir.

Bütün insanlığın atası önce Hz. Âdem, sonra Hz. Nûh’tur. İşte bu yüzden Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de bazen onlar üzerinden bize seslenir ve bununla onları örnek almamızı ister: “Ey Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin nesilleri! Şüphesiz Nûh, çok şükreden bir kuldu.”[83] “İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden olup, Âdem’in soyundan, Nûh ile gemide taşıdıklarımızın soyundan; İbrahim ve İsmail soyundan, hidayet yolunu gösterip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlar.”[84]

Bütün bu ayetlerde anlatılanlar, sadece tarihi birer öykü gibi okunmayıp onlara kulak verilmeli, onlardan ibretler çıkarılmalı ve bu ibretler pratik yaşantımıza yansıması gereken hakikatlere dönüştürülmelidir. Kurtuluş Allah’ı kabul etmekte ve emirlerine samimiyetle bağlanmaktadır.

Müminlere Dua, Kafirlere Beddua

Hz. Nûh’un müminlere duası, kafirlere ise bedduası Allah Teâlâ katında karşılık bulmuştur. Kur'ân’da bu durum şöyle ifade edilmiştir: “Nûh’u da hatırla! Hani o daha önce Bize dua etmiş, Biz de onun duasını kabul etmiştik.”[85] “Vaktiyle Nûh da Bize niyazda bulunmuştu. Biz ise ona ne güzel cevap verdik. O’nu ve ailesini o büyük felaketten kurtardık.”[86]

Hz. Nûh’un kıyamete kadar geçerli olacak duası: “Ya Rabbi! Beni, anne-babamı,  mü’min olarak evime girenleri, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları bağışla. Zalimleri ise daha da perişan eyle”[87] idi. Bizler için bu duanın kabul olmasının tek yolu mü’min olmak, mü’min olarak yaşayıp öylece ölmektir. Kafirlere bedduası ise: “…Allah’ım yeryüzünde bir tane bile kafir bırakma, hatta onların zürriyetlerini bile yok et. Zira onlar ancak kafir doğururlar…”[88] şeklinde olmuştur.

Nûh Aleyhisselâmın  Vasiyeti

Nûh aleyhisselâmdan binlerce yıl sonra, insanlığa rahmet olarak gönderilen hidayet rehberi sevgili Peygamberimiz (s.a.s), Hz. Nûh’un dünya ve ahirette huzura kavuşturacak vasiyetini şöyle haber vermiştir:

“Vefatı yaklaştığında Nûh aleyhisselâm iki oğlunu çağırdı ve dedi ki: “ Size kısaca şu vasiyeti yapıyorum. Size iki şeyi emrediyorum ve iki şeyi de yasaklıyorum: Allah’a ortak koşmayı ve kibirlenmeyi yasaklıyorum. “Lâ İlâhe İllallah” demeyi emrediyorum. Çünkü gökler ve yer ve bu ikisi arasında bulunanlar bir kefeye, “Lâ İlâhe İllallah” bir kefeye konsa,  “Lâ İlâhe İllallah” dünya ve göktekilerden daha ağır gelir. Gökler ve yer bir halka olsalar da “Lâ İlâhe İllallah” onların üzerine konsa onları çatlatır ya da kırar. Size “Subhânallahi ve bi hamdihî” demeyi de emrediyorum. Çünkü bu her şeyin duasıdır. Ve her şey bununla rızıklandırılır.”[89]

Allah’ın selamı Nûh aleyhisselâmın, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerimizin üzerine olsun.

 

 

 



[1] A’râf  Sûresi 7/59

[2] Sözlükte “sabırlı, gayretli ve kararlı kimseler” demektir. Bu tabir Kur'ân’da, Resûl-i Ekrem’e peygamberlerden azimli ve kararlı olanların sabredişi gibi sabretmesinin emredildiği el-Ahkāf Sûresi 46/35. ayette geçmektedir. Ahzâb sûresi 33/7. ayette, peygamberlerden ağır taahhüt (mîsâk) alındığı belirtildikten sonra onlardan özellikle Hz. Muhammed, Hz.Nûh, Hz.İbrâhim, Hz.Mûsâ ve Hz.Îsâ’nın (Allah’ın salât ve selamı hepsinin üzerine olsun) zikredilmesine dayanan âlimler, ülû’l-azm peygamberlerin bunlardan ibaret olduğunu söylemiştir. (Muhammed Aruçi, “Ülû’l-azm”, Dia, c. 42,  s. 294-295)

[3] Hûd Sûresi 11/49

[4] Bkz.  Bakara Sûresi 2/249

[5] Yunus Sûresi 10/71

[6] Hûd Sûresi 11/29-30

[7] Zuhruf Sûresi 43/54

[8] Ahmed, Müsned,III, 135

[9] Ankebût Sûresi29/14-15

[10] İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, İstanbul, 2004, 144

[11] Altmış zira’, yaklaşık 36 metreye tekâbül eder.

[12] Buhârî, Ehâdîsu’l-Enbiya, 1

[13] Ahmed b. Hanbel, (2001). Müsned (Cilt I-XLV). Beyrut: Müessesetü’r-Risale, XIII, 504; Müslim, Cenne 28

[14] Bkz: Nahl Sûresi 16/36

[15] Nûh Sûresi 71/23

[16] Buhârî, Tefsir 329. Bâb 71. Sûrenin tefsiri

[17] Necm Sûresi 53/52

[18] Zâriyât Sûresi 51/46

[19] Enbiyâ Sûresi 21/77

[20] Arâf Sûresi 7/64

[21] İbn Sa’d, Tabakât, I, 40

[22] Nûh Sûresi 71/3-4

[23] Hûd Sûresi 11/26

[24] Şuarâ Sûresi 26/109

[25] Hûd Sûresi 11/27

[26] Şuarâ Sûresi 26/105

[27] Nûh Sûresi 71/22 

[28] Hûd Sûresi 11/27

[29] Hûd Sûresi 11/ 28

[30] Arâf Sûresi 7/62

[31] Şuarâ Sûresi 26/107 ;  Hûd Sûresi 11/ 25

[32] Hûd Sûresi11/29

[33] Hûd Sûresi 11/31

[34] Şuarâ Sûresi 26/115

[35] Yûnus Sûresi10/71

[36] Hûd Sûresi 11/34

[37]Nûh Sûresi71/1

[38] Nûh Sûresi71/1-5

[39] Nûh Sûresi 71/5-12

[40] Nûh Sûresi 71/13-20

[41] Hûd Sûresi  11/32, 33

[42] Nûh Sûresi 71/21-24

[43] Şuarâ Sûresi 26/116

[44] Yunus Sûresi 10/71

[45] Şuarâ Sûresi26/117-118

[46] Kamer Sûresi 54/10

[47] Nûh Sûresi71/26-27

[48] Hûd Sûresi11/36-37

[49] Hûd Sûresi11/40

[50] Hûd Sûresi11/37

[51] Kamer Sûresi 54/13

[52] İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre Nûh (a.s.) gemisini "buz" dağında yapmaya başlamıştı. Tufan da orada belirdi. (Doç. Dr. Abdullah Aydemir, İslâmî Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 47.)

[53] Hûd Sûresi 11/38

[54] En’âm Sûresi 6/10

[55] Kamer Sûresi 54/11-14

[56] Hûd Sûresi 11/40

[57] Mü’minûn Sûresi 23/27

[58] Kamer Sûresi54/14

[59] Suyûtî,  ̋Miftâhu’l-Cenneh fi’l-İhticâci bi’s-Sünneh˝ thk.: Dr. es-Seyyid el-Cemîlî, Kahire ty, 74.

[60] Gemiye binen mü’minlerin sayısının 80 civarında olduğu rivayet edilmiştir. (Taberî, Tarih I,118)

[61] Hûd Sûresi 11/41

[62] Mü’minûn Sûresi 23/28

[63] Hûd Sûresi 11/41

[64] Mü’minûn Sûresi 23/29

[65] Hûd Sûresi 11/42-43

[66] Hûd Sûresi 11/47

[67] Bkz. Tahrîm Sûresi  66/10

[68] Buhârî, Vasâyâ 11; Müslim, Îmân  348-350.

[69] Hâkim, Müstedrek, IV, 1500

[70] Hûd Sûresi 11/44

[71] Rudânî, Cem’ul-Fevâid, No:2992

[72] Buhârî, Enbiyâ 4

[73] Hikmet Tanyu, “Cûdî Dağı”, DİA, VIII, 80

[74] Hûd Sûresi 11/48

[75] Ankebût Sûresi 29/15

[76] Yasin Sûresi 36/41

[77] Kamer Sûresi 54/15

[78] Hakkâ Sûresi 69/11-12

[79] İbn Sa’d, Tabakât, I, 42

[80] Saffât Sûresi 37/77-81

[81] Saffât Sûresi 37/77

[82] İbn Sa'd, Tabakât, I,42, Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 11

[83] İsrâ Sûresi 17/3

[84] Meryem Sûresi19/58

[85] Enbiya Sûresi 21/76

[86] Saffât Sûresi 37/75-76

[87] Nûh Sûresi 71/28

[88] Nûh Sûresi 71/26, 27

[89] İbn Hanbel,II, 225; Buhâri, el- Edebu’l- Müfred, 192, Hâkim, Müstedrek,I, 70

Yazar: