Abdullah b. Zübeyr b. Avvâm radıyallahu anh

Medine'de Doğan İlk Muhacir Çocuğu

Abdullah b. Zübeyr, hicretten sonra Medine'de dünyaya gelen ilk muhacir çocuğudur.[1] Babası, aşere-i mübeşşereden Zübeyr b. Avvâm, annesi ise Esmâ bint Ebû Bekir'dir. Hicri 1. yılda (622) dünyaya gelen Abdullah b. Zübeyr,[2] Kureyş kabilesinin Benî Esed koluna mensuptur. Soyu, Kusay b. Kilâb’da Rasûlullah’ın soyu ile birleşmektedir. Babaannesi Safiyye bint Abdulmuttalib Hz. Peygamber’in halası, teyzesi Âişe bint Ebû Bekir ise Efendimizin hanımıdır. Babası Zübeyr b. Avvâm da Hz. Hatice'nin yeğenidir.[3]

Rasûl-i Ekrem ve Hz. Ebû Bekir, Medine’ye hicret edince Rasûlullah (s.a.s) Zeyd b. Hârise’yi Mekke’ye göndererek ailesini alıp Medine’ye getirmesini istedi. Zeyd ile birlikte Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ da geldi. O sırada hamile olan Esmâ, Kuba’ya varınca Abdullah’ı dünyaya getirdi.[4] Abdullah b. Zübeyr’in, “Ben annemin karnındayken hicret ettim”[5] sözü, onun hicri 1. yılda doğduğunu göstermektedir.

Abdullah'ın doğumuyla muhacirler Medine'de büyük sevinç yaşadı. Zira şehirde, Yahudilerin kendilerine büyü yaptıkları, bu yüzden çocuklarının olmayacağı söylentisi dolaşıyordu.[6]  Abdullah'ın dünyaya gelişi hem onların bu iddialarını boşa çıkardı hem de onları hayal kırıklığına uğrattı.

Abdullah doğduktan sonra annesi onu alıp doğruca Rasûl-i Ekrem'e götürdü. Peygamber Efendimiz (s.a.s) onu kucağına alıp dua etti. İsmini Abdullah, künyesini ise Ebû Bekir koydu.[7] Ardından kendi ağzında yumuşattığı bir hurmayı alıp Abdullah’ın damağına sürdü.[8] Böylece Abdullah’ın midesine giden ilk şey, Rasûl-i Ekrem’in verdiği hurmanın suyu oldu.

 

Çocukluğu ve Gençliği

Abdullah b. Zübeyr yedi-sekiz yaşlarındayken babası Zübeyr b. Avvâm, onu alıp bi’at etmesi için Hz. Peygamber’e götürdü. Rasûlullah (s.a.s) onu görünce tebessüm etti. Abdullah, hicretten sonra doğan diğer Medineli çocuklarla birlikte Rasûlullah’a biat etti.[9] Allah Rasûlü vefat ettiğinde Abdullah b. Zübeyr on yaşlarında idi.

İyi bir savaşçı olan Zübeyr b. Avvâm, oğlunun da kendisi gibi yetişmesini istiyor, bunun için gayret ediyordu. Öyle ki, hicretin beşinci yılında vuku bulan Hendek Gazvesi’ne oğlu Abdullah’ı da getirmiş, Suriye’nin fethinde ve Yermük (15/636) Savaşı’nda da oğlunu yanından ayırmamıştı.[10] Çocukluktan itibaren bütün savaşlara katılması ve ata iyi binmesi dolayısıyla Abdullah’a, “Kureyş’in atlısı” ünvanı verildi.[11]

Abdullah b. Zübeyr, babası Zübeyr b. Avvâm ile birlikte Mısır’ın fethi, Horasan ve Ifrikıyye seferleri (647) sırasında gerçekleştirilen bütün askerî harekâtlara katıldı. Müslümanlara karşı ciddi bir mukavemet gösteren İfrikıyye Genel Valisi Gregorius'u öldürerek Müslümanların galip gelmesini sağladı. Böylece Ifrikıyye’nin fethi, Abdullah b. Zübeyr’in üstün gayretiyle tamamlanmış oldu.[12] Ayrıca Kûfe Valisi Said b. Âs'ın Taberistan ve Cürcân'a düzenlediği sefere (650) de katılarak büyük yararlılıklar gösterdi. Abdullah’ın bu sıralarda yirmi dört-yirmi beş yaşlarında olduğu rivayet edilir.

Hz. Ali Döneminde Abdullah b. Zübeyr

Abdullah b. Zübeyr, 35/656 yılında halife Hz. Osman aleyhine patlak veren olaylarda onun yanında yer aldı. Hz. Osman’ın evi isyancılar tarafından kuşatıldığında Abdullah b. Zübeyr, ashâbın diğer gençleriyle beraber halifenin kapısında bekledi.  Halifeyi korumak için büyük çaba sarf ettiyse de Hz. Osman’ın şehid edilmesine engel olamadı.

Abdullah b. Zübeyr, Hz. Osman’ın şehadetinden sonra meydana gelen olaylarda aktif rol oynadı. Hz. Peygambere yakınlığı, ilmî çalışmaları, cesur bir asker ve iyi bir komutan oluşu onu bu zor günlerin en önemli aktörlerinden biri haline getirmişti.

Hz. Ali halifeliğe getirildiğinde onu bekleyen en önemli mesele Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırmaktı. Ancak ortada belli bir katil yerine, “Osman’ı biz öldürdük” diyen ve şehri ele geçiren kalabalık bir grup vardı. Halifenin bunlarla hemen baş etmesi ve katilleri yakalaması mümkün değildi.

Hicri 35 yılında Hz. Osman’ın intikamını almak için Abdullah b. Zübeyr, babası Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Ümeyye oğullarından bir grupla Mekke’ye, Hz. Âişe’nin yanına gitti. Hz. Âişe, hac için Mekke’ye gitmişti. Mekke’de Hz. Âişe’nin etrafında toplanan 1000 kişilik muhalif grup önce Basra’yı ele geçirdi. Hz. Ali adına Basra’da valilik yapan Sehl b. Huneyf etkisiz hale getirilerek şehrin hazinesine el konuldu. Abdullah b. Zübeyr teyzesi Hz. Âişe’nin tayiniyle gruba imamlık yaptı.

Basra’da bulunan Hz. Âişe validemiz, amaçlarının, isyancıların bozduğu barış ve düzeni tekrar sağlamak ve Hz. Osman’ın katillerini cezalandırmak olduğunu Hz. Ali’ye bildirdi. Her iki taraf da anlaşma sağlamak için birbirlerine elçiler gönderdiler. Hz. Ali, birlik olmaları halinde isyancılarla daha rahat baş edeceklerini ve halifenin katillerini cezalandırmanın daha kolay olacağını söyledi. Ancak görüşmelerin olumlu bir şekilde devam ettiği sırada her iki taraf kendini kanlı bir savaşın içinde buldu.

Cemel Vak’ası diye adlandırılan bu olayda Abdullah b. Zübeyr, piyadelere komutanlık yaptı ve Hz. Âişe’nin yanında bulunarak onu var gücüyle korumaya çalıştı. Hz. Âişe’nin devesinin yularını tuttuğu sırada Eşter en-Nehâî’nin saldırısına uğradı.[13]  Cemel günü ağır yaralanan Abdullah b. Zübeyr, Hz. Ali’nin galip gelmesi üzerine teyzesiyle birlikte Medine’ye döndü.

 

Emeviler Devrinde Abdullah b. Zübeyr

Abdullah b. Zübeyr, Hz. Muaviye döneminde Medine’de kalarak gelişmeleri yakından takip etti. Bu dönemde tarafsız kalmayı tercih ederek yönetimle ilgili talep ve düşüncelerini pek dillendirmedi. Şüphesiz bunda Hz. Muaviye’nin usta siyasetinin de etkisi vardı. Ancak Abdullah daha sonra Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesine şiddetle karşı çıktı. Yezid’in hilafetine karşı çıkanlar arasında Hz. Hüseyin, Abdullah b. Ömer ve Abdurrahman b. Ebû Bekir gibi Medine’nin önde gelen isimleri de vardı. Yezid hilafete geldiğinde ilk iş olarak bunlardan biat almak istedi. Ancak Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Zübeyr Medine’yi terk ederek Mekke’ye gitti. 

 

Yezid ile Mücadelesi

Muaviye’ye biat etmediği gibi oğlu Yezid’e de biat etmeyen Abdullah b. Zübeyr, Kerbelâ faciasından sonra Emevilere karşı muhalefetin kilit ismi oldu. Yezid, iktidarının karşısında Abdullah b. Zübeyr’i büyük bir engel olarak görüyordu. Bu sebeple Abdullah’ın yakalanması ve zincire vurulması için Amr b. Zübeyr önderliğinde bir birlik oluşturdu. Bunda başarılı olamayan Yezid, Mekke üzerine yeni bir ordu gönderdi. Husayn b. Numeyr es-Sekûnî kumandasındaki ordu Mekke önlerine gelerek şehri kuşattı (24 Eylül 683). Abdullah b. Zübeyr, böyle bir orduya karşı koyacak yeterli güçte olmadığı için Kâbe’ye sığınmak zorunda kaldı. 64 gün süren bu kuşatma esnasında Kâbe yanarak ciddi hasar gördü. Kuşatma Yezid’in ölüm haberiyle sona erdi. Bunun üzerine Abdullah b. Zübeyr, halktan biat alarak “Emîru’l-Mü’minin” ünvanıyla halifeliğini ilan etti (64/683).[14]

 

Hilafet Yılları ve Vefatı

Abdullah b. Zübeyr, hilafetini ilan ettiği andan itibaren pek çok problemle karsılaştı. II. Muaviye’den sonra Emevi hanedanının başına geçen Mervân b. Hakem, iktidarı sürecinde Abdullah b. Zübeyr’i en çok uğraştıran kişi oldu. Bu dönemde Abdullah’ı uğraştıran bir diğer mevzu da Muhtar b. Ebû Ubeyd es-Sakafînin isyanıydı. Önce daha tehlikeli gördüğü Muhtar’ı bertaraf etmeye çalışan Abdullah b. Zübeyr, kardeşi Musa’b b. Zübeyr’i Basra valiliğine getirerek ona karşı görevlendirdi. Mus’ab b. Zübeyr Kûfe üzerine yürüyerek Muhtar’ı sıkıştırdı. Bir kaleye sığınarak savunma savaşı yapan Muhtar, yaptığı bir çıkış hareketi sırasında öldürüldü. Bu durum Abdullah b. Zübeyr’in gücünü iyice artırdı.  Ancak Abdulmelik b. Mervân ile yapılan mücadelelerde başta Kûfe, Basra ve Horasan olmak üzere birçok bölge Abdullah’ın hâkimiyetinden çıktı. Abdullah’a karşı büyük üstünlük sağlayan Abdulmelik b. Mervân, Haccac b. Yusuf es-Sakafî (Haccac-ı Zalim) komutasında iki bin kişilik bir ordu hazırlayarak Abdullah’ın üzerine gönderdi (692)

Mekke’yi kuşatan Haccac, daha sonra askerleriyle beraber hac etmek istedi. Fakat bu isteği geri çevrilince Ebû Kubeys dağına kurduğu mancınıklarla Mekke’yi taşa tuttu. Atılan taşlar sonucu Kâbe büyük bir tahribata uğradı. Altı ay süren kuşatma sonunda Mekke’de büyük bir kıtlık baş gösterdi. Açlıkla daha fazla baş edemeyen halkın büyük çoğunluğu Abdullah’ı Mekke’de yalnız bırakarak karşı tarafa geçti. Annesi Esmâ bint Ebû Bekir’le istişare eden Abdullah b. Zübeyr, yanındaki çok az askerle birlikte şehirden çıkarak hücuma geçti. Haccac’a karşı kahramanca savaşan Abdullah, 72 yaşında şehit edildi. (14 Cemaziyelevvel 73 / I Ekim 692).[15]

 

Şahsiyeti

Çocukluğu ve gençliği Medine’de geçen Abdullah b. Zübeyr, İslâm kültürünün hâkim olduğu bir toplumda yetişti. İlim tahsilinde genç sahabilerin önde gelen isimlerindendi. İlimleriyle ve özellikle verdikleri fetvalarla meşhur olan dört sahabiden biriydi.[16]  Bizzat Hz. Peygamber dışında babası, annesi, teyzesi, dedesi, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi büyük sahabilerden hadis rivayet etti.[17] Hz. Âişe, Rasûlullah ve babası Hz. Ebû Bekir’den sonra en çok sevdiği kimsenin yeğeni Abdullah olduğunu söylerdi.

Dedesi Hz. Ebû Bekir’e benzetilen Abdullah b. Zübeyr,[18] şecaatinin yanında ibadete düşkünlüğüyle de tanınırdı. Gündüzleri oruçla geçirir, geceleri namaz kılıp Kur’ân okurdu. Çok namaz kılması hasebiyle kendisine “Mescid Güvercini” (hamâmetü'l-mescid) denilirdi. Haccac’ın kendisini Harem’de muhasara ettiği günlerde dahi kalkıp namaza durduğu, mancınıktan atılan taşların önüne ve arkasına düştüğü halde asla namazını bozmadığı rivayet edilir.[19] Akranı durumundaki Abdullah b. Abbas da onun bu dindar kişiliğinden gıbta ile bahseder.[20]

Abdullah b. Zübeyr, Habeş Necaşî'sinin Hz. Peygamber'e hediye ettiği harbeyi (kısa mızrak) yanından hiç ayırmaz, namazda sütre olarak kullanırdı. Giyim-kuşam ve yürüyüşüyle de Hz. Ömer'e benzetilirdi.  Ehl-i Kurrâ’dan olan Abdullah, tefsirde de söz sahibi olan sahabilerdendi. Bu yüzden Hz. Osman onu, Kur’ân nüshalarını çoğaltmak için kurduğu heyete dâhil etti.   Evi isyancılar tarafından kuşatıldığında da Abdullah’ı yerine imam tayin etti.

Abdullah b. Zübeyr, yaklaşık on yıl boyunca İslam dünyasının yarıya yakın bir kısmında halifelik yaptı. Biat aldığı bölgelere valiler tayin etti, kendi adına hutbe okuttu ve İslam Tarihinde ilk defa yuvarlak gümüş para bastırdı.  Hitabeti, cesareti, yiğitliği, iyi bir kumandan ve önemli bir siyaset adamı olması gibi önemli özellikleriyle ön plana çıktı. Hitabetinin yanında şairliğiyle de dikkat çekerdi. Mekke muhasarasında başından yaralandığı sırada söylediği şu beyit onun şairliğini ve yiğitliğini tescil etmektedir:

"Biz topuklarımızın üstünde; yalnız yaralarımız kanarken değil;

ayaklarımızın üzerine kanlar akarken de durmaktaydık." [21]

 



[1] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 242.

[2] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 161; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 69; İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, VIII, 332.

[3] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 242.

[4] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 242.

[5] İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, VIII, 332; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 70.

[6] Buharî, Sahih, VI, 216; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 242; Zehebî, A'lamu'n-nübelâ, III, 365; İbn Kesir, el-Bidâye

ve'n-Nihâye, VIII, 333.

[7] Ebû Nuaym, Hilyetü'I-evliyâ, I, 333; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 242.

[8] Buhârî, Menâķıbü’l-enśâr 45; Müslim, “Âdâb”, 25-26; Tirmizî, “Menâķıb”, 44. Rasûlullah’ın yaptığı bu işleme “tahnîk” denilmektedir. Tahnîk, ağızda yumuşatılan hurmanın veya bal gibi tatlı bir maddenin yeni doğmuş ve henüz süt emmeye başlamamış bebeğin damağına sürülmesi demektir.

[9] Müslim, Adâb 25; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 242-243.

[10] İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 71.

[11] Zehebî, A’lâmu’n-nübelâ, III, 364.

[12] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 243.

[13] İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, III, 128.

[14] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 244.

[15] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 245.

[16] Hz. Peygamber’in ashabı arasında fıkıh kültürü ve fetvalarıyla şöhret bulan dört sahâbî “Abâdile” (Abdullahlar) unvanıyla tanınmıştır. Bunlar; Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr ve Abdullah b. Amr b. Âs’tır. Bkz. Küçük, Raşit," Abâdile", DİA, I, 7.

[17] İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, III, 243.

[18] İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 70.

[19] İbn Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, VIII, 334.

[20] Zehebî, A'lamu'n-nübelâ, III, 367.

[21] İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, IV, 356. 

Yazar: