Zulmün Kanlı Pençesi

KUR’AN’DAN MÜLHEM YAZILAR- XII


esir zulüm 
“Zulm ile âbâd olanın ahiri berbâd olur.”

 

 Ve cehennemî bir gecenin boğuk, tozlu ve titreten sabahındayım… Her yer karanlık; geceden değil zulümden…

 

Vicdanım, tek tek koparılmış etlerimin, çekilmiş kanlı tırnaklarımın ve en kötüsü yaralanmış ruhumun; yıkılmış, paramparça olmuş çocukluğumun, ilk gençliğimin, geleceğimin ıstırap dolu seyrinde… ‘İşkence’ lâfzının ağır zulm dalgaları yanında zerre gibi kaldığı, kuytu gecelerin sırtlan bakışında gizli bir yarayla kanayan insanlığımın peşindeyim…

 

Zalimlerin biçtiği o dar gömleğin, en çok da sol yanımı acıtan düğmeleriyle ilikliyorum hayatımın süt beyazı umutlarını… Titretemezsem, şu darmadağınık olmuş hücrelerimi bir daha yeniden diriltemezsem, nakışı bozulmuş eski bir nizama yeniden şekil veremezsem; varsam da yoksam da, bitsem de tükensem de can veremezsem, işte o an felâket/im ben/im…

Kan damlasın kelimelerimden… Yetmez…

Sessizliğimi emzirsen zulüm çocuğu… Yetmez…

Ve kessin tüm sesler, çığlıkların ötesindeki kör yüreklerin hesabını…   

Çıkan sesler vicdanımın derinliklerinden şüphenin doruğuna çıkarıyor kör bilincimi… Ne kabullenmenin ne görmezden gelmenin telâfisi olmayan kayıp zamanlara, yitip gitmiş canlara, varlıkla ve yoklukla imtihan edilmiş imanlara faydası var. Hiçbir şeye yaslanamadığım demlerdeyim…

Kan kırmızı, ‘kan’ kırmızı…

Hayatın burçlarından sallanan bedenler… Dikenlerin bile acıtmaya yetmeyeceği, parçalanmış bedenler…

Beden cesedi, ruh cesedi…

 

Burçların sahibi, Yüce Allah’ım! Güneşinle dünyayı aydınlatırken karanlıkta kalmış olanların yüreğindeki acıyı nasıl hissedebiliriz? İşlenen cinayetlerin şahidi mi olalım? Yalnız Sana döneceğimiz o günün seherinde saba rüzgârı mı sert poyrazlar mı esecek? Feleklerin altında işlenen ağır cinayetlerin dilsiz şahidi miyiz? Biz sussak da gök kubbenin susmayacağı, zulme uğrayanın çığlıklarının duyulacağı güne şahadet ederiz.

Küçük zavallı bir bebeğin annesinin kanlı bedeni altından uzanan minicik eli…

Allah’ım nasıl dayanmak bu… Yer gök parçalanırken yürek nasıl parçalanmaz ki…

“Ben, zulmün emzirdiği karanlık bir ruhun tırnakları arasında ezilen, dudağına süt değil kan bulaşan mazlum kardeşin…

Ben soğuk bir kaldırımın üşüttüğü, üşütürken büyüttüğü bebeğim…

Ben hislerimin adının ve tadının  ‘acı’ olduğunu anlayamadan tozlu bir yıkıntının kucağında renklerini kaybeden tülden kanatlı masum bir kelebeğim… Saçlarım dolaşmış kaderimin urganına…

Ben yaşayamadan yaşamayı öğrenen küçük bir bedenim…

 

Oralarda da nehirler gözyaşlarından mı beslenir? Yoksa kurak coğrafyaların kaderi mi bu? İşkencenin bir oyun olduğunu sandım hep. Bu oyuna kandım mı ben; yoksa bu oyunla kandırıldım mı? Kamçılarla dağlanmış, mosmor olmuş bedenimdekiler ne güzel güller (!) Kan kokusu benim kokumu cennete taşıyan misk ü amber… Ateş hendeklerinde yanan yüreğimin her zerresinde o ateşi söndüren öyle bir ‘yanmak’ var ki…

Ne yanmak ama…

Yüreğimdeki ateş, bu ateşi harlayanlara cehennem olacakken beni cennetlerin başköşesinde sultan kılacak… Lânetin burçlarında gezenler bu ‘hasenü’n-garîbün’den af dileyecek… İştahla seyrettikleri işkence anlarında demlenirken şimdi yalvaran gözlerle şiddetli bir pişmanlığın geçip gitmiş affını dileyecekler…”

 

Yedi kat gökte burçlar şahit!..

İlkin yaratan ve yarattığını yaşatıp tekrar başa döndüren Rabbim!

Nefes almak haram bana, bu toz fırtınasında… Su içmek haram bana bu kan deryasında…

Ta ki en büyük bahtiyarlığa erene dek… Ta ki tırnakları arasında minik kalbimin zerrelerini taşıyanların yandığını görene dek…

Azâmet Senin Ey Rab, Rahîm olan Sen/sin.

Ben ancak ‘iman’ ederim, Sen ‘Küll’ünle var olursun. Ben ezilirim, parçalanırım, ağlatılır, aczimle perperişan olurum. Ama yine de ‘iman’ ederim: Sensin, derim; yalnız Sen! Yerde ve Gökte her şeyi yaratan ve Mutlak olan, yalnız ve ancak Sen!..

 

İliklerime kadar sabır…

Cellâdın hükmü sona erene kadar sabır… Hüküm Sahibi’nin adlini tecelli ettireceği deme kadar sabır… Annemin kanlı, sıcak kucağından, damarlarındaki kan soğuyuncaya kadar sabır… Babamın bana kalkan olan bedeni yok oluncaya kadar sabır… Dayanmaya gücüm kalmayana kadar sabır… İşkenceye, içime ılık ılık akan ‘iman’la sabır… Cenneti seyreden gözlerimin önünde perde kalmayana kadar sabır… Küçük bedenim soğuk taşları ısıtıp onlara can katana kadar sabır… Firavun ve Semûd’dan ibret alınana kadar sabır… Her şeyin Varlık Sayfası’na yazıldığı o ana kadar sabır…

Sabır, sabır, hep sabır…

***

Varlığına ve birliğine şahadet ettiğimiz Rabbim!

Hesap günün gelip de faturamız çıkarıldığında o günün zavallılarından kılma bizi.

Gökyüzündeki burçlarından, imanla gülümseyen o güzel yüzleri seyrettir bize ve “Sûre-i Bürûc”da vaat ettiğin adaletin tecellisine şahit et bizi.

İlgili Yazılar: