Sıcakta Gölge, Soğukta Sütre: Hz. Ebû Bekir – II

gülHimayeni Sana İade Ediyorum

Hz. Ebû Bekir, Müslüman olduktan sonra ne hazarda ne seferde Allah Resûlü’nün yanından hiç ayrılmadı. Can yoldaşı oldu. Sıcakta gölgesi, soğukta sütresiydi. Buna karşılık olarak Resûlullah’ın da tereddüt etmeden gönlünü açtığı kişilerin başında geliyordu. Öyle ki her gün belli bir vakitte kendisini ziyaret eder, hâlini hatırını sorar, onunla hasbıhâl ederdi.

Buharî’nin naklettiği bir hadiste Hz. Âişe şunları anlatıyor:

“Ben kendimi bildim bileli annem ve babam Müslüman idiler. Hz. Peygamberin evimize uğramadığı gün yoktu. Her gün iki defa: Bir sabah bir de akşam bize uğrardı.”

Hz. Ebû Bekir kendisini, Allah’ın dinini tebliğde vazifeli kılmıştı. İslâm Tarihinde mühim işlere imza atacak olan birçok kişinin de Müslüman olmasına vesile olmuştu: Osman b. Affan, Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas, Talha b. Ubeydullah, Ebû Ubeyde b. Cerrah,  Osman b. Maz’ûn, Abdullah b. Mesûd, Ebû Seleme el-Manzûmî, Hâlid b. Saîd b. Âs, Ubeyde b. Haris, Habbâb b. Eret, Erkam b. Ebi’l-Erkam, Bilâl-i Habeşî, Suheyb-i Rûmî bunlardan sadece bir kısmı.

Ayrıca müşriklerin işkenceleri altında inleyen, Rablerinden başka kimsesi olmayan Müslüman köleleri satın alarak hürriyetlerine kavuşturmuştu. Belki de Hz. Ebû Bekir’in hayatının bu kadar bereketli olmasının sebeplerinden biri, darda olan bu insanların yaptığı duaların makbul olmasıdır. Mesela Bilal b. Rabbah (Bilal-i Habeşi), Ümeyye b.  Halef el-Cimhi’nin kölesiydi. Efendisi ona işkencenin en acısını uyguluyordu. Hz. Ebû Bekir, beş okka altın ödeyerek onu satın aldı. Ödeme yapıldıktan sonra Ümeyye, Hz. Ebû Bekir’e:

- Eğer direnseydin, onu bir okkaya bile sana satardım, deyince Hz. Ebû Bekir:

- Eğer sen de direnseydin, sana yüz okka bile öderdim, diye cevap verdi. Paranın kendi nazarında değerinin ne olduğunu göstererek şaşırtmıştı bir müşriki.

Dualarını aldığı diğer Müslüman köleler: Bilâl-i Habeşi’nin annesi Hamâme, Âmir b. Füheyre, Ubeys, Ümmü Ubeys, Ebû Fükeyhe, Zinnûre Hâtun, Nehdiye Hatun, Lübeyne Hâtun. (Allah hepsinden razı olsun, bizleri de o yolun yolcusu eylesin) Allah Teâlâ onun bu davranışını, kıyamete kadar bâki olacak olan Kitab-ı Mübin’inde övüyor:

“Artık kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız).” (92 Leyl 5-7)

“Temizlenmek üzere malını hayra veren iyiler ondan (ateşten) uzak tutulur.” (92 Leyl 17-18) (Atîk ismini Resûlullah bu âyet-i kerimeden sonra vermiş olabilir.)

Ebû Ya’Ia, Hz. Âişe (ra)’den şu şekilde rivayet etmiştir: Resûlullah (as) “Kimsenin malı, bize Ebû Bekir’in malının sağladığı faydayı sağlamadı.” buyurdular.

Bu sözleri duyan Hz. Ebû Bekir, gözleri yaşararak şöyle dedi: “Ey Allah’ın Elçisi! Malımı ve canımı uğrunda feda edecek Senden daha iyisi mi var?”

Müslüman olduğu gün Hz. Ebû Bekir’in kırk bin dinar parası vardı. Hicret ettiği gün elinde beş bin dinardan başka para kalmamıştı.

Müşrikler, Mekke döneminde diğer Müslümanlara yaptıkları gibi Resûl-i Ekrem’e de türlü ezalarda bulunurlardı. Bir defa müşrikler, Resûlullah’ı Kâbe’de yakalamışlar, hepsi birden üzerine çullanarak öldüresiye dövmeğe başlamışlardı. Hz. Ebû Bekir yetişmiş. Resûlullah bitkin… Hz. Ebû Bekir gaddarların yüzüne “Rabbim Allah’tır, dediği için bir insanın canına mı kastedilir.” diye haykırdı ve müşrikleri savdı.

Diğer bir hâdise de şöyle: Hz. Peygamberin Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde bulunduğu bir sırada, Hz. Ebû Bekir’in ısrarı üzerine Mescid-i Haram’a gidildi. O esnada üzerine saldıran Utbe b. Rebîa tarafından öldüresiye dövüldü. Kendine gelince “Nasılsın?” diye soranlara “Resûlullah nasıl?” karşılığını veriyordu. Onlar “Nasılsın?” diye sordukça Ebû Bekir’den aldıkları cevap “Resûlullah nasıl?” oluyordu. Habibinin iyi olduğunu öğrenince “Ben de iyiyim.” cevabını verdi.

Hz. Ebû Bekir’in nesep ilmine vâkıf olması, Müslüman olduktan sonra davetçi kimliği ile birleşince Müslümanların menfaatine olmuştur. Allah Resûlü, Mekke’ye dışarıdan gelenleri İslâm’a davet etmeden önce, Hz. Ebû Bekir’den kabileler hakkında bilgi alarak ona göre yöntem belirlerdi. Hz. Ebû Bekir itibar sahibi ve Mekke’de yüksek bir mevkiye sahip olmasına rağmen Kureyş’in taarruzundan kurtulamadı. Bisetin beşinci senesinde Allah Resûlü’nün iznini alarak dayısının oğlu Haris b. Halid ile Habeşistan’a hicret etmek üzere yola çıktı. Yolda (Berkülğimad mevkiinde) eski dostu olan Kare Kabilesinin reisi İbnü’d-Düğünne ile karşılaştı. İbnü’d-Düğünne’nin sözleri, bir müşrikin ağzından, Hz. Ebû Bekir’in faziletini ortaya koyması açısından manidar:

“Senin gibi bir insan ne (yurdundan) çıkar, ne de çıkarılır. Sen, insanlara başkalarının yanında bulunmayan şeyler ihsan edersin. Akraba haklarını gözetirsin, acizleri korursun, misafire ikram edersin, hak yolunda musibetlere uğrayanlara yardımcı olursun. Ben seni himayeme alırım. Dön ve Rabbine, memleketinde ibadet et.” dedi.

Bu tavır, Allah Resûlü’ne ‘emin’ vasfını yakıştıran müşriklerin tavrıyla benzeşiyor. Güneşi ne kadar da isteseler balçıkla sıvayamıyorlar;  O’nun ışığı gözlerini kamaştırıyor.

Hz. Ebû Bekir, Mekke’sine ve Resûlü’ne geri döndü. Kureyşliler İbnü’d-Düğünne’nin hamiliğini reddetmediler. Ancak İbnü’d-Düğünne’ye:

“Ebû Bekir’e uğra! Rabbine evinde ibadet etsin, namazını da evinde kılsın ve ne isterse onu okusun. Ancak bizi okuduğuyla rahatsız etmesin ve açıktan (Kur’ân) okumasın. Biz kadınlarımızın ve çocuklarımızın dinimizden çıkmasını (yani okuduklarından etkilenerek İslâm’a girmelerini) istemiyoruz.” dediler. İbnü’d-Düğünne bunları Hz. Ebû Bekir’e iletti. Hz. Ebû Bekir sözünde durdu. İbadetlerini aşikar yapmıyordu. Ancak evinin avlusunda gözyaşları içinde Kur’ân-ı Kerim okurken kadınlar ve çocuklar toplanıyor ve onu dinlemekten kendilerini alamıyorlardı. Sesi ve okuduğu kitap o kadar müteessirdi ki… Kureyşliler bu durumdan duydukları rahatsızlığı İbnü’d-Düğünne’ye ilettiler. İbni Düğünne Hz. Ebû Bekir (ra)’e gelip:

“Seninle anlaşmaya vardığımız meseleyi biliyorsun. Ya meseleyi ona indirgersin ya da zimmetimi bana iade edersin. Çünkü ben, Arapların emân verdiğim bir adamdan emânımı geri aldığımı duymalarını istemiyorum,” dedi. Hz. Ebû Bekir (ra)’de ona:

“Emânını sana iade ediyorum ve Allah’ın emânına razı oluyorum,” dedi. Ve büyüklüğü İbnü’d-Düğünne ile kıyaslanamayacak olan Rabbinin himayesini tercih etti. Çünkü biliyordu ki: “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak yoktur). Şüphesiz O her şeye kadirdir.” (6 Enam 17)

Mekke döneminde yaşanan bir başka hâdise de yazının başında değindiğimiz “sıddîk” lakabının verilmesi hâdisesi. Hz. Peygamber’in bir gecede Kudüs’e gittiği haberini (İsrâ) alan müşrikler bunu fırsat bilip haberi Hz. Ebû Bekir’e yetiştirdiklerinde amaçları Resûlullah’ın yalancı olduğunu ispatlamaktı. Ama dostun ağzından “O dediyse doğrudur. Hatta bu söylediklerinizin fazlasını da söylese inanırım.” sözlerinden başkasını duymadılar. Bu yalan dolu dünyada doğruyu bulmuş ve hakikati bırakmamakta ne kadar ısrarlı olduğunu bir kez daha göstermiş ve hayatının bu büyük imtihanını da hiç zorlanmadan başarıyla vermişti. Hakk’ın inayetiyle hak olanın hakikiliğine bir kez daha şehadet etmişti. “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Resûluh” Bu olaydan sonra “sıddık” lakabı verildi.

 


İlgili Yazılar:

Sıcakta Gölge, Soğukta Sütre: Hz. Ebû Bekir – I

Sıcakta Gölge, Soğukta Sütre: Hz. Ebû Bekir – III

 

Yazar: