Müslümanların Boykotla İmtihanı

            idam boykot İdam Kararı

Mekke’nin yakıcı sıcağında alaycı tavırlar, aşağılayıcı bakışlar altında yürüyordu. Binbir türlü cefa çekmiş, nice hakaretler duymuş, Kâbe’nin yanında bayıltılıncaya kadar dövülmüş, sırtına deve işkembeleri konulmuştu. Ashabından bazıları işkence altında şehit olmuş bir kısmı da hicret etmek zorunda kalmıştı. Kızı Rukiye, Allah için gurbet ellere gitmiş; oğlu Abdullah’ın vefatıyla düşmanları bayram etmişti. Ama yine de yürüyor, tebliğine devam ediyor, hakkın hâkimiyeti için zalimlerin tümüne meydan okuyordu.

Sabah akşam Rabbini zikreden, geceleri gözyaşları içinde secdeye kapanan, doğunun ve batının Rabbine sığınan, Rabbini yar edinmiş salih ve sadık kulun karşısında zalimin gücünün, iftiracının sözünün ne önemi vardı. İsa’nın ve Musa’nın kardeşi, İbrahim'in torunu Muhammed aleyhisselâm, davetine devam ediyor; müminlerin sayısı her geçen gün artıyordu. Şimdi Mekke sokaklarında ‘Allah bir!’ diye haykıran Hamza’sı ve Ömer'i, Habeş diyarındaona kavuşmanın özlemiyle yanan müminleri vardı.

            Kureyş’in firavunlarına gelince onlar kısa bir süre içinde dört büyük deprem yaşamışlardı. Habeşistan’a gönderdikleri elçiler elleri boş, rezil bir halde geri gelmiş, itibarları beş paralık olmuştu. Kureyş’in aslanı Hz. Hamza iman etmiş, Muhammed aleyhisselâm’ı öldürmeye giden Ömer b. Hattab tekbir sesleriyle geri dönmüştü. Allah Rasûlü’nü yolundan çevirebilmek için dünyaları sunmuşlar, uğruna kan dökülecek kadar kıymetli şeyler teklif etmişler fakat İslam’ın güzel davetçisini etkileyememiş, sahte cennetleriyle eriyip gitmişlerdi. Kureyş artık Efendimiz aleyhisselâm’ı öldürmekten başka bir şey düşünmüyor, gizlice veya açıkça Muhammed'i mutlaka öldüreceğiz, diye yemin ediyorlardı.[1]

            Hâşimoğulları Toplanıyor

           Hâşimoğullarının seyyidi, Rasûl-i Ekrem’in sevgili amcası Ebû Talib, kavminin yeğeni hakkındaki ölüm kararını öğrenmiş, derin bir endişe duymaya başlamıştı. Sekiz yaşından beri himaye ettiği, kardeşinin hatırası ve babası Abdulmuttalib’in aziz emanetini kendi çocuklarından ve hatta canından bile çok seviyordu. Ne olursa olsun onu koruyacak, Hâşimoğullarından tek bir kişi kalıncaya kadar kimse ona dokunamayacaktı. Hemen harekete geçti ve tüm Hâşimoğulları ile Muttaliboğullarını toplantıya çağırdı.

            Ebû Talib, Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları’ndan birlikte hareket etmelerini, Müslüman olsun veya olmasın tüm aile fertlerinin Ebû Talib Mahallesi’nde toplanarak Muhammed aleyhisselâm'ı korumalarını istedi. Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları kardeş çocukları olup tek bir aile gibiydi. Onlardan hiç birisi, ailelerinin en yaşlısı olan Ebû Talib'in emrine muhalefet etmedi.[2] Müminler imanları gereği, Müslüman olmayanlar ise akrabalık bağı münasebetiyle Sevgili Efendimizi korumayı şeref bildi.

Araplar, kabilelerindeki sıradan insanlar için, hatta adi suç işleyenleri korumak için bile kılıca sarılır, tek vücut hareket ederek onu müdafaa ederlerdi. Hal böyleyken Muhammed aleyhisselâm gibi âleme nur olmuş, emin ve güzel bir kimseyi himaye etmek Hâşimoğulları için ne mübarek bir hadiseydi! Fakat bir kişi vardı ki o bu şerefe ortak olmayı değil, kabilesini terk etmeyi; yeğenini desteklemeyi değil, düşmanlarıyla birlik olmayı seçti. Yalnızca Allah ve Rasûlü’ne düşman olmayı değil, Arap geleneklerini dahi çiğnemeyi tercih eden, izzet ve şerefi İslam düşmanlarının safında arayan bu bedbaht, elleri kırılasıca, canı çıkasıca Ebû Leheb'den başkası değildi.[3]Hâşimîlerin amcaoğulları olan Nevfel ve Abdüşemsoğulları da zalim ittifakın içinde hem de en başında yer alıyorlardı.[4]

Zulmün En Büyüğü

            Allah’ın salih ve sadık kulu elbette yalnız değildi. Bir tarafta O’nu destekleme kararı alan ve toparlanan ailesi diğer yanda ise O’nun için seve seve şehid olacak sahabileri vardı. Mekke’nin zalim önderleri bu durumu görüşmek ve kesin bir çözüm bulmak amacıyla Ebû Cehil'in önderliğinde Hayfı Beni Kinane denilen Muhassab Vadisi’nde bir araya geldiler.[5]

            Kureyş’in ileri gelenleri; İslam’ı ortadan kaldırmak, hakkın nurunu söndürmek amacıyla akrabalık bağlarını hiçe sayan, vicdanları kanatan, insanlık dışı kararlar aldılar. Buna göre Hâşimoğullarıyla hiç bir sosyal ilişkiye girilmeyecek, onlara kız verilmeyecek ve onlardan kız alınmayacak, onlarla oturulup konuşulmayacak, evlerine girilmeyecek, ölüleri için taziyede bulunulmayacak, hasta ziyaretine gidilmeyecekti. Ayrıca Hâşimoğullarıyla ticarî hiçbir ilişkiye girilmeyecek, onlara bir şey satılmayacak ve onlardan hiç bir şey satın alınmayacak, çarşı ve pazarlar kendilerine kapatılacaktı. Muhammed aleyhisselâm’ı korumaktan vazgeçip Kureyş'e teslim edinceye kadar Hâşimilere merhamet edilmeyecek ve onlardan gelecek barış teklifleri asla kabul görmeyecekti.[6] 

            Alınan kararları çiğnemeyeceklerine dair yemin eden Mekkeliler, bu kararları bir sahifeye yazdırdıktan sonra altını mühürlediler ve Kâbe’nin duvarına astılar. Zulüm anlaşmasının metnini Mansur b. İkrime’nin yazdığı ve Efendimizin bedduası neticesinde felç olduğu rivayet edilmektedir.[7]

            Mekke’nin firavunları, aldıkları bu kararla Hâşimoğullarıyla olan tüm akrabalık bağlarını koparıyor; ekonomik, sosyal ve psikolojik açıdan Hâşimoğulları’nı çökertmeyi ve onları Muhammed aleyhisselâm’ı teslime mecbur etmeyi düşünüyorlardı.  Âdeta yok sayılan,  hiçbir hayatî faaliyete izin verilmeyen, Mekke gibi ancak ticaretle yaşamın idame edilebileceği bir şehirde sosyal hakları tamamen ellerinden alınmış insanlar, bu duruma elbette dayanamayacak ve Muhammed aleyhisselâm’ı korumaktan vazgeçeceklerdi! Fakat sonuç hiç de zalimlerin düşündüğü gibi olmadı.

            Çocuklar Açlıktan Ölüyor

            Kureyşli zalimler aldıkları boykot kararlarını Nübüvvetin yedinci yılı Muharrem ayının ilk gecesinden itibaren tüm şiddetiyle uygulamaya başladılar. Müslümanlar ve Hâşimoğulları, Efendimiz aleyhisselâm’ı korumak için Şi’bi Ebî Talib denilen Peygamberimizin amcası Ebû Talib’in mahallesine toplanmışlardı. Müşrikler bu mahallenin çarşı ve pazarlara giden yollarını kestiler. Bu yolların başında gece-gündüz nöbet tutarak mahalleye gıda maddelerinin girmesine engel oldular. Ümmetin firavunu Ebû Cehil, işini gücünü bırakmış, gece boyunca nöbet tutuyor, boykotun tüm şiddetiyle uygulanması için gözüne uyku girmiyordu.[8] Ellerinde avuçlarında ne varsa tükenen Müslümanlar, bir süre sonra korkunç bir açlıkla yüzyüze gelerek, şiddetli sıkıntılar çekmeye başladılar. İnsanlar açlıktan ağaç yapraklarını yiyor, buldukları deri parçalarını ateşte yumuşatıp günlerce emerek açlıklarını bastırmaya çalışıyorlardı.[9]Yaşlılar ve çocuklar şiddetli boykot altında açlıktan ölüyor; ağlayan çocukların, feryat eden kadınların sesleri Mekke sokaklarında yankılanıyordu.

            Ebû Leheb’in Elleri Kırılsın!

            Müslümanlar yalnızca Haram aylarda çarşı pazara inebiliyor, çocuklarını doyurabilmek için alış veriş yapmaya çalışıyorlardı. Ama zalimler burada bile rahat durmuyor, müminlere gün yüzü göstermiyorlardı. Hac mevsiminde Mekke’ye bir kervan geldiğinde Müslümanlar alış veriş yapmak için koşuyor, fakat zalim Ebû Leheb'in iğrenç sesini duyuyorlardı:“Ey tüccarlar! Muhammed'in arkadaşları için fiyatları alabildiğine yükseltin. Sizden hiç bir şey alamasınlar. Zarara girmeyeceğinize ben kefilim. Mallarınızı çok daha yüksek fiyatlarla ben satın alacağım.”Kat kat artırılan fiyatlar alış verişi imkânsız hale getiriyor, Müslümanlar açlıktan ağlayan çocuklarının yanına elleri boş bir halde dönüyorlardı.[10]

            Ebû Leheb'in yüreğinde nasıl bir kin vardı öyle! Hani Müslümanlardan nefret ediyordu da kendi akrabalarının, kardeşlerinin ve onların masum çocuklarının feryatlarını nasıl duymuyordu? Araplar içinde ailesinden bu denli nefret eden, başkalarının gözüne girmek için sülalesini yok etmeye çalışan bir başka kimse olmamıştı. Bu adam aklını yitirmiş; karısının ve Ebû Cehil gibi zalimlerin aklıyla hareket eden bir zavallıydı.

            Ambargo ne acımasız, ne yaman bir silahtı! Müşrikler son derece organize hareket ediyor, fiyatların kat kat yükseltilmesi sağlanıyor, ekonomik kısıtlamalar sonucunda elde avuçta bir şey kalmıyor, tüccarların iş yapması engelleniyor, sonuçta varlıklı Müslümanlar iflas etmekten kurtulamıyorlardı. Kureyş, bir mahalle dolusu insana bir lokma ekmeği çok görüyordu.

            Sevgili Peygamberimiz, ashabının ihtiyaçlarını karşılamak için tüm mal varlığını harcadı. Ne Ebû Talib’in ne de Mekke'nin en zengin kadını olan Hz. Hatice'nin elinde hiç bir şey kalmadı.[11] Onlar fakirlere yardım etmek için tüm mal varlıklarını feda etti. Müslümanlar insanlık tarihinin görmediği çok zor bir imtihandan geçiyorlardı.

            Birkaç İyi Adam

            Koca şehirde vicdan sahibi ancak bir avuç insan vardı. Onlar bu durumdan rahatsız oluyor, büyük bir felaketin içindeki akrabalarına yardım etmenin derdini taşıyorlardı. Hz. Hatice'nin yeğeni Hakîm b. Hizâm bunlardan biriydi. O bir gece yarısı bir devenin üzerine buğday yükleyerek mahallenin yoluna getirmiş, sonra devenin arkasına vurarak mahalleye göndermişti. Ertesi gece devesine un yüklemiş yine mahalleye salmıştı. Fakat Ebû Cehil o kadar dikkatliydi ki bir başka gece Hakîm'i yakalamış ve ona tehditler savurmuştu.[12]

            Hişâm b. Amr da Müslümanlara gizli gizli yardım gönderenler arasındaydı. Kureyşliler onu bir kaç kez yakalamış ve tehdit etmişlerdi. Bir daha Müslümanlara yardım etmeyeceğine dair söz vererek kendini kurtaran Hişâm, başka bir gece yine yardım gönderirken yakalanınca Kureyş’in tepkisi çok sert olmuştu. Hişâm'ı döven zalimler nihayet onu öldürmeye kalktıklarında Ümeyye oğullarının lideri Ebû Süfyân b. Harb daha fazla dayanamamış ve ‘Bırakın adamın yakasını! Akrabalarına yardım etmiş. Keşke biz de onun gibi olabilseydik, ne güzel olurdu!’ diyerek onlara engel olmuştu.[13]

            Bir kaç iyi adamın bütün tehlikeleri göze alarak yaptığı yardımlar sadra şifa olmuyor, açlık her geçen gün şiddetini artırıyor, dayanılmaz bir hal alıyordu. Efendimizin sevgili amcası Ebû Tâlib, Kureyşlileri işledikleri büyük günahtan vazgeçmeye, vicdanlarının sesini dinlemeye çağırıyor; ölünceye dek Muhammed aleyhisselâm’ı terketmeyeceklerini, bu uğurda savaşmaktan da çekinmeyeceklerini hatırlatıyor; Hz. Hatice ise akrabaları vasıtasıyla ambargonun şiddetini azaltmaya gayret ediyordu.[14]

          Tüm Zorluklara Rağmen Davet Devam Ediyor

       Bütün dünya karşı olsa, önünde sıra dağlar dursa bile İslam davetçisi yolundan dönmez, tebliğ ne olursa olsun terkedilemezdi. Allah Rasûlü hakkı anlatmaya devam ediyor, hac mevsimi Mekke'ye gelen kabileleri İslam’a davet ediyor, Kureyş'in tüm zulmüne rağmen sahte tanrılarını, taştan tahtadan putlarını bir gün mutlaka yok edeceğini haykırıyordu. Bu en zorlu dönemde bile nice insanlar Müslüman oldu. Kâfirler, karanlığın sürmesi için ne kadar uğraşsalar da güneşin doğuşuna mani olamıyorlardı. Âlemlerin Rabbi’nin kudreti karşısında Ebû Cehil ve Ebû Lehebler ne ifade ederdi!

      Elbette Kureyş, Efendimizi öldürmenin yollarını arıyordu. Fakat Ebû Talib onu korumak için her türlü tedbiri alıyor, geceleri insanlar uykuya daldığında Rasûlullah'ın yatağını değiştiriyor;Hâşimoğullarının gençleri Peygamber’in başında nöbet tutuyorlardı.[15]

          Boykotu Kaldıran Yiğitler

         Kureyş’in nübüvvetin yedinci yılında başlayan vahşi zulmü, tam üç yıl devam etti.[16]Artık değil Müslümanlar,insaf sahibi bazı müşrikler dahi bu zorbalığa tahammül edemiyorlardı. Ancak bu insanlar seslerini çıkaramıyor, Ebû Cehil ve diğer Kureyş liderlerine muhalefet etmekten, onları karşılarına almaktan korkuyorlardı. Firavunların karşısına çıkmaya ve bu zulmü ortadan kaldırmaya cesaret eden ilk yiğit Hişâm b. Amr oldu.

            Hişâm, boykotun ilk günlerinden itibaren Müslümanlara yardım etmeye çalışıyor, bu uğurda pek çok tehlikeyi göze alıyordu. Bir akşam Züheyr b. Ebî Ümeyye'nin yanına gitti. Züheyr, Peygamber Efendimizin halası Âtike'nin oğluydu. ‘Ey Züheyr, sen burada ailenle birlikte dilediğin gibi yiyip içiyor, rahat bir hayat sürüyorsun. Dayılarının maruz kaldığı yokluktan, aç susuz perişan bir halde kıvranmasından ve açlıktan ölmelerinden hiç mi rahatsız olmuyor, vicdan azabı çekmiyorsun?’ deyince Züheyr,‘Ben tek başına ne yapabilirim? Yanımda beni destekleyen bir kişi daha olsaydı elbette akrabalarıma zulmeden o belgeyi yırtıp atmak için uğraşırdım.’cevabını verdi. Hişâm, Züheyr'in desteğini aldıktan sonra sırasıyla Mut'im b. Adiyy, Ebû'l- Bahteri b. Hişâm ve Zem'a b. Esved’le görüşerek zulüm belgesinin yırtılması ve ambargonun kaldırılması için birlikte hareket etmeye onları da ikna etti.

            Yalnızca Allah’ın Adıyla

Bir gece Hacun mevkiinde toplanan beş cesur adam, ertesi sabah harekete geçmeye ve ne olursa olsun bu zulmü sona erdirmeye yemin ettiler. Belki de aynı gece Efendimiz aleyhisselâm, amcası Ebû Talib'e Allah celle’ninKureyş'in zulüm yazısına bir ağaç kurdunu musallat ettiğini ve kurdun ‘Ey Allah’ım senin adınla!’ ibaresi hariç tüm metni yediğini haber verdi.[17]

            Sabah olup insanlar Kâbe’nin etrafına toplandıklarında Züheyr b. Ebî Ümeyye ayağa kalktı ve ‘Ey Mekkeliler, bizler dilediğimiz gibi yiyip içelim, giyinip kuşanalım da Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları alışverişten mahrum edilerek helak olsunlar, öyle mi! Böyle birşey asla olamaz. Vallahi, ben akrabalık bağlarını koparan bu zalim sahife yırtılıncaya kadar oturmayacağım!’dedi.

            Bu sözleri duyan Ebû Cehil derhal ayağa kalkarak bağırmaya başladı: ‘Yalan söylüyorsun. Bu sayfa asla yırtılamaz.’ Bunun üzerine bir gece önce anlaştıkları gibi diğer dört arkadaş atılarak Züheyr'e destek oldular. Ebû Cehil şaşkınlık içinde ‘Bu önceden hazırlanmış bir komplodur.’ diyebildi. Bu sırada Efendimizin amcası Ebû Talib de akrabalarından bir grupla Kâbe’ye gelmişti. Nihayet Mut’im b. Adiyy, Kâbe’nin içindeki sahifeyi yırtmak üzere kalktığında Efendimizin haber verdiği gibi ağaç kurdunun ‘Bismikâllahümme’ ibaresi hariç bütün yazıyı yediği görüldü.

            Züheyr arkadaşlarıyla birlikte silahlanarak Şi'bi Ebî Talib'e geldi ve Hâşimoğulları ile Muttaliboğulları’nı mahalleden çıkararak bu zulme son verdi.[18]

            Küfrün Merhameti Yok

       Allah Rasûlü ve fedakâr dostlarının maruz kaldığı boykot yılları bizlere çok önemli dersler vermekte, mühim mesajlar içermektedir. Bu olay,her şeyden evvel kâfirlerin,Müslümanlardan ne kadar nefret ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. İslam nurunu söndürmek, sömürü düzenlerini sürdürmek isteyen firavunlar,Rasûl-i Ekrem’i öldürmeye karar verdiklerinde karşılarında Efendimizin ailesini ve müminleri buldular. Aleyhissalâtuvesselâm’ı yalnız ve yardımsız bırakmak için o güne kadar yapılmamış bir zulme, iğrenç bir işkenceye başvurdular. Yakın akrabalarını, birlikte yaşadıkları dostlarını aç susuz bırakarak öldürmeye kalktılar. Onlar bir sülaleyi tamamen yok etmeyi, katliam yapmayı düşünecek kadar vahşi oldular. Akrabalarının masum yavrularını, kadın ve ihtiyarların yaşayabileceği acıyı umursamadılar. Bir gün, bir hafta, bir ay değil tam üç yıl bu insanlık dışı zulmü devam ettirdiler.

Mümin; komşusu açken tok yatmayı düşünemezken kâfir; aç kalan insanları, gözyaşı ve feryatları, açlıktan ölen çocukların can çekişini göre göre zulme, yiyip içip sefa sürmeye devam etti. Onların vicdanları kör olmuş, kalpleri taş kesilmişti. Rabbine nankör olandan kuluna merhamet beklenir miydi!

Sevginin Böylesi

            Müminlere gelince onlar, imanlarını yaşadıkları acılarla süslediler. Bir kez olsun Allah Rasûlü’nün karşısına çıkıp çektikleri zulmün hesabını sormaya, isyan etmeye kalkmadılar. İsrailoğulları’nın Musa aleyhisselâm’a söylediği çirkin sözleri söylemediler. Hiçbir anne,kucağında açlıktan ölen yavrusu için Efendimizin karşısına çıkmadı. Onlar üzüldüler, ağladılar fakat Rablerine isyan etmediler. Birkaç gün çile çekip edebiyatını yapanlardan değil, üç yıl boyunca şükredenlerden oldular. Onların Allah’a ne güçlü bir imanı, Rasûlullah’a ne yaman bir sevdaları vardı!

Müslüman olmadığı halde Efendimizi koruyan, onunla üç yıl omuz omuza mücadele veren, direnen, Rasûl’ün başında nöbet tutan Hâşimoğulları’na ne demeli. Onların akrabaları için yaptıkları asil davranış, akrabasını ziyaret etmeyi bile külfet gören bizlere ne ağır dersler veriyor. Hani bazı eylemlere katılıp, eylemcilere destek vermek için iki saat aç kalan, başına gazeteci ordusu toplayıp reklam yapan sözüm ona duyarlı insanlar vardır. Onlarınki duyarlılıksa şu üç yıl muhasara altında kalıp da sabreden yiğit Hâşimoğulları’nın yaptığının adı nedir?

            Ebû Leheb’in, ailesine ihaneti şu yeryüzünde insaf ve merhamet duygusunu tamamen yitirmiş, her şeye dünyevî gözle bakan, hayvandan daha aşağı nicelerinin var olduğunu gösteriyor. Ama onların varlığı müminin belki yüreğini burkuyor da imanına, davasına olan inancına zarar vermiyor.

            Yaşlı EbûLeheb’in ambargoyu en acımasız şekilde sürdürmek için malından, mülkünden fedakârlık etmesi, EbûCehil’in bir başkasına iş buyurmayıp, gece gündüz yol kenarlarında nöbet tutması anlaşılır gibi değil. Belki de anlaşılması asıl zor olan, hiçbir şey ifade etmeyen boş ve batıl davalar için fedakârlıkyapan insanlara karşılık biz Müslümanların hak yolda hiçbir fedakârlığı, ufacık bir gayreti göze almayışı. Oysaki Hâşimoğulları bu boykotla ticari hayattan tamamen tecrit edildiler. Tüm güçlerini, servetlerini Mekke ekonomisi içindeki konumlarını yitirdiler. Onların boşalttığı alanlara Mahzumoğulları ve Ümeyyeoğulları yerleşti. Hâşimoğulları ise bu dünyada paradan puldan, sosyal statüden çok daha önemli şeyler olduğunu ispatladılar.

            Ambargonun kalkması için harekete geçen beş yiğide gelince onlar her şeye rağmen insanlığın ölmediğini; başka türlü inansa, yanlış yolda olsa bile vicdan sahibi, yüreğinin sesini dinleyen insanlar olabileceğini gösteriyor.  Bize ise önce bu insanlara davamızı, haklılığımızı anlatmak ve hak olan davamızda yanımızda olmaları için çalışmak düşüyor. Elbette bu en zor anımızda yardımımıza yetişen insanlara,Müslüman’ca bir vefa göstermek boynumuzun borcu olsa gerek.

            Boykot Tüm Şiddetiyle Devam Ediyor

            Muhammed aleyhisselâm’ın ümmeti, tarih boyunca ambargonun bin bir türlüsünü yaşadı. Ama herhalde bugün yaşanan boykotun eşi benzeri olmadı. Gazze hala ambargo altında, Suriye’de bir parça ekmek bulamadığı için ölen kardeşlerimizin sayısı belli değil. Son elli yılda Beyrut’ta, Irak’ta, Doğu Türkistan’da, Filistin’de ve daha pek çok yerde yaşananlar yürekleri sızlatıyor.  Açlıktan ölmek üzere olan Müslümanlara kedi, köpek yenmesi için verilen fetvalar kanımıza dokunuyor. Şu koca dünyada Hişâm b. Amr ya da Züheyr gibi insaflı adamlar yok mu gerçekten! Peki, dolar milyoneri Müslümanlar neredeler? Bir lokmayı üç kardeşine paylaştıran çocuğun çaresizliğini neden görmüyorlar? Küfür cephesinde yeni bir şey yok. Bugün de Ebû Cehiller insaf nedir, bilmiyorlar.

            Ne gariptir ki biz Müslümanlar, asırlardır en sert şekilde üzerimizde uygulanan boykot silahını, kutsallarımıza saldıran şer odaklarına karşı bir türlü kullanamıyoruz. Dinimize, canımızdan çok sevdiğimizi iddia ettiğimiz Peygamberimize ‘düşünce hürriyeti’ adı altında hakaret edenlere karşı önce derin bir öfke duyuyoruz. Sonra boykot edilecek ürünler listesi yayınlanıyor büyük bir heyecanla. Ama öfkemiz rüzgâr gibi geçip gidiyor, üç yıl değil üç gün boykot edemiyoruz bize zulmeden, Efendimize hakaret edenleri. O ürünleri kullanmadan yaşayamayacağımızı anlıyor, hayat standartlarımızı bozamıyor, marka hastalığımızı yenemiyoruz.

 Derin bir nefes aldıktan sonra dudaklarımız kımıldıyor: Şefaat ya Rasûlallah…



[1]Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 230; İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 178.

[2]Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 230.

[3]İbn Hişâm, I, 351; İbn Sa’d, I, 178; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 238.

[4]Halebî, İnsanu'l-uyûn, II, 26.

[5]Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 237; Semira ez-Zayed, Muhtesaru'l-câmi fi's-Sîre, I,196.

[6]İbnSa’d et-Tabakât, I, 178; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 350; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 234; İbnSeyyidinnas, I, 126.

[7]Buhârî, Hac, 45; İbnSa’d et-Tabakât, I, 178; İbnHişâm, es-Sîre, I, 350.

[8]Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 235.

[9]Süheylî, Ravdu’l-unuf, II, 127; Semira ez-Zayed, Muhtesaru'l-câmi fi's-Sîre, I,196.

[10]Süheylî, Ravdu’l-unuf, II, 127; Halebî,İnsânu'l-Uyûn, II, 25-26.

[11]Yakubî, Tarih, II, 31.

[12]İbn Hişâm, es-Sîre, I, 354; Semira ez-Zayed, Muhtesaru'l-câmi fi's-Sîre, I,197.

[13]İbn Seyyidinnas, Uyûnu'l-eser, I,  128, Halebî, İnsânu'l-uyûn, II, 34.

[14]Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 235.

[15]Beyhakî, Delâilü'n-nübüvve, II,  312; İbnSeyyid, Uyûnu'l-eser, I, 127; Mahmud Esad Seydişehrî,Tarîhi Dini İslâm, 486.

[16]İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 178; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 234.

[17]İbn Sa’d,et-Tabakât, I, 178; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 234.

[18]İbn Sa’d, et-Tabakât, I, 179; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 236.

Yazar: