Hz. Peygamber’e (s.a.s) Düşmanlığın Tarihi Temelleri

Son yıllarda İslâmiyet’in tüm dünyada hızla yayılması ve âdeta insanlığın ilgi odağı haline gelmesine paralel olarak İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in (s) yüce şahsiyetine yönelik hakaret ve karalama kampanyalarının da arttığı görülüyor. Geçen aylarda Peygamberimize hakaretler içeren bir film dünyayı ayağa kaldırmıştı. Önceki seneler Danimarka’da başlayan benzer içerikli karikatürler de aynı şekilde ortalığı karıştırmıştı. Bu karalama furyasından, Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere, ezan, minare, başörtüsü gibi İslâm’ın bütün ‘kutsalları’ da paylarını alıyorlar ama bu furyanın en çok Efendimiz (s) üzerinde yoğunlaştığı gözlemleniyor.

Bu yazıda, Hz. Peygamber düşmanlığının tarihsel temelleri üzerine kısa bir kazı çalışması yaparak geçmişteki olaylarla bugünkü gelişmeler arasındaki benzerliklere dikkat çekeceğiz.

 Hz. Peygamber’e ve İslâm’a Neden Karşı Çıktılar?

 İslâm’ın doğuş yıllarında Mekke müşriklerinin Peygamberimize ve İslâm’a karşı çıkma nedenlerini, siyer âlimi ve tarihçi M. Asım Köksal, İslâm Tarihi’nde özetle şöyle sıralar:

1- Hz. Muhammed ve İslam, putlara ve putperestliğe yönelik köklü eleştiriler getiriyordu. Oysa putlar, müşriklerin ‘atalar dini’ni temsil ediyor; onların çıkar egemenliğini koruyordu.

2- Mekke bölgenin dinî, ticarî, idarî merkezi idi: Kâbe putlarla doldurulmuştu, panayırlar burada kuruluyordu, kabile reislerinin oluşturduğu Dârü’n-Nedve Mekke’de toplanıyordu. Peygamberimizin (s) İslâm daveti ise, merkeze karşı bir başkaldırı niteliği taşıyordu.

3- İslâmiyet, her tür sınıf ayırımına karşı çıkıyor, insanların eşitliğini savunuyordu; “üstünlük takvâda” diyordu. Mekke’nin ayrıcalıklı sınıfının bu durumu kabul etmesi zordu.

4- Hz. Peygamber’in (s) Haşimoğulları’ndan çıkmasını, diğer bazı kabileler ona iman etmekle Haşimîlerin üstünlüğünü kabul etmek olarak yorumladılar ve reddettiler.

5- Müşrikler, Kur’ân’ın/vahyin, Kureyş’in ulularından birine değil de Hz. Peygamber’e (s) inmesini ona yakıştıramadılar ve kabule yanaşmadılar.

İslâm’a ve Peygamber’e (s) karşı çıkan Mekke müşriklerinin cahilî yaşam biçimleri ve sistemlerinin modern versiyonu ve şaşırtıcı benzerlikleri ile egemen olduğu günümüz dünyasında, Peygamberimize hakaret kampanyalarının arkasında yatan temel sebepler de, kullanılan yöntemler ve söylemler de şaşırtıcı biçimde kadim cahiliyedekilere benzemektedir.

Günümüzdeki Peygamber aleyhtarı kampanyanın Batı kaynaklı olması, üzerinde özellikle düşünülmesi gereken bir husustur. Yeryüzünde egemen olan Batı tipi yaşam biçiminin iflas ettiği -materyalizmin ikiz kardeşleri olan komünizmin çöktüğü, kapitalizmin de can çekiştiği- bir zaman diliminde İslâm’ın yegâne alternatif hayat tarzı olarak tebellür etmesi ve İslâm Peygamberinin de (s) vahyî gerçekliğin hayatında tecessüm ettiği yegâne model şahsiyet olması, bu düşmanlığın en temel sâiki olarak zikredilebilir.

Şimdi, Cahiliye Arapları ile Modern Cahiliye mensuplarının İslâm Peygamberi’ne (s) karşı geliştirdikleri tepkiler ile karalama ve hakaret kampanyaları arasındaki benzerlikleri görelim.   

 

Arap Cahiliyesinden Modern Cahiliyeye Peygamber (s) Düşmanlığı

 “Günahkârlar, şüphesiz müminlere gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde, birbirlerine kaş göz işareti yaparak onlarla alay ederlerdi. Arkadaşlarına döndüklerinde, eğlenerek dönerlerdi. Müminleri görünce, ‘bunlar gerçekten sapık kimseler’ derlerdi.” (Mutaffifîn 83/29-32)

Kureyşliler başta Hz. Muhammed’in (s) peygamberliği ve çağrısı karşısında öncelikle inkârcı ve alaycı tavırlar sergilediler. “İşte gökten kendisine haber geldiğini iddia eden…” deyip onunla (s) eğlendiler; O’na iman eden müminleri de alaya alıp küçümsediler.

Kureyş’in puta tapıcılıkta çıkarı vardı. Kâbe ve civarındaki putları ziyarete gelenler, Kureyş’e para ve itibar kazandırıyordu. Putları red ve Allah’ın birliğine iman esasına dayanan İslam yayılırsa bütün bu çıkarların elden gitmesi kesindi. Üstelik İslam herkesi eşit sayıyor, soy-sop, asalet, zengin-fakir farkı gözetmiyordu. Bu yüzden Kureyş egemenleri İslâm’ı kendi çıkarları için tehlikeli gördüler. İslam’ın yayılmasını engellemek için her çareye başvurdular.

Efendimizin (s) Mekke’de egemen olan cahilî hayat tarzına ve putların gölgesinde kurulan çıkar sistemine köklü itirazı ve ilahî mesajla bütünleşen güzel örnekliği karşısında söyleyecek sözleri olmayan müşrik inkârcılar, sırasıyla; alay, hakaret, zulüm, işkence, ambargo, öldürme, sürgün yöntemlerine başvurarak İslâm’ın gelişini önlemeye çalıştılar. İlahî gerçeklere karşı söyleyecek sözleri olmadığı için hümeze’lik ve lümeze’liğe (ayıplama ve alay) başvurdular.

 “Onlara ayetlerimizi getirince, onlarla alay edip gülmeye başladılar.” (Zuhruf 43/47)

 “İnsanları arkasından çekiştirip ayıplayan (hümeze), kaş ve göz işaretleri yaparak alay eden (lümeze) her fesatçının vay haline!” (Hümeze 104/1)

Peygamberimizin ismi ‘övülmüş adam’ anlamında Muhammed iken, onu “Müzemmem” (zemmedilmiş-kötülenmiş adam) diye nitelediler. Onu halkın gözünde küçük düşürecek sözlü ve fiilî saldırılarda bulundular. Ona “sapık sâbiahmak sâbiî” dediler (kavminin dinini terk edip başka bir dine girene ‘sâbiî’ denirdi).Önceki peygamberlere yapılan iftiralar ona da yapıldı: “büyücü/sihirbaz” (10/2; 40/24; 43/49), “yalancı”(11/27), “deli/mecnun” (34/8; 51/52; 54/9), “doldurulmuş/öğretilmiş” (16/103; 25/4-6), “sapıtmış” (7/60; 83/32), “çarpılmış” (11/54), “küstah” (54/25)…

Bugünün dünyasında da, İslâm’ın getirdiği ve Peygamberimizin (s) bizzat uyguladığı hayat ilkelerinin yeryüzüne hâkim olması halinde çıkar egemenliklerinin sona ermesi kaçınılmaz olan Batıl/ı zulüm düzeninin temsilcileri, bu korku ve telaşla Efendimize (s) saldırmaktadırlar.  

Bu psikolojik saldırılar karşısında bir insan olarak bunalıp daralan Efendimize (s), Yüce Rabbimiz (c.c) nasıl yol gösterdi ve onu nasıl teselli etti ise, bugün benzer saldırılar karşısında biz de bu ayetler çerçevesinde teselli bularak hareket etmeliyiz.

“O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme. O, alay edenlere karşı biz sana yeteriz. O, Allah ile beraber başka ilâhlar edinenler yakında bilecekler. Andolsun, onların söylemekte olduklarına karşı senin göğsünün daraldığını biliyoruz. Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr 15/94-99)

 

Dünün ve Bugünün Ebterleri

 Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber’i (s) ebter yani soyu ve sonu kesik diye itham etmeleri ise, çok daha ağır ve iğrenç bir psikolojik saldırı idi. Peygamberimizin oğlu Abdullah’ın vefatıyla, onların anlayışına göre neslini devam ettirecek erkek evladının kalmaması, müşrikler tarafından aşağılanması için yeterli bir sebepti. Bu niteleme, bir insan olarak Efendimizin gücüne gitti ve onu üzdü. Rabbimiz, onu Kevser Sûresi ile müjdeledi:

 “(Ey Muhammed!) Biz sana Kevser’i (bol nimet, ilim, büyük şeref) verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl sonu kesik (ebter) olan, sana kin duyandır.” (Kevser 108/1-3)

Bugün Hz. Muhammed’e (s) ‘ebter’ diyen Ebû Cehil ve As b. Vâil gibiler unutulup gittiler; ama o kutlu nebiyi hayırla, salât ve selâm ile yâd edip şan ve şerefini yücelten takipçilerinin sayısı her geçen gün artmaktadır. Günümüzdeki Peygamber düşmanları da unutulacak ama kutlu Peygamberimizin şan ve şerefi ise kıyamete kadar yüceltilmeye devam edecektir.

İnkârcıların bu tür psikolojik baskıları, sadece Hz. Muhammed’e değil bütün iman edenlere yönelikti. Rasûlullah ve ashabının tüm dünyayı değiştirmeye yönelik azim ve kararlılıkları alaya alınıyor, esasen böyle bir misyon onlara yakıştırılamıyordu. Efendimizin dayısının oğlu Esved’in, ashabı gördüğünde sarf ettiği şu alay dolu söz,  bu yaklaşımı yansıtıyordu.

-“Kisrâ ve Kayser’in ülkelerine vâris olacak meliklere bakın!”

Bugünün dünyasında da Müslümanları hep aşağılayan, onları hep yönetilmeye mahkûm varlıklar olarak gören Batılılar ve yerli işbirlikçileri, benzer alaycı ithamlarda bulundular ama gerçek şu ki, Müslümanlar yeryüzünde iktidarları bir bir devralacak seviyeye eriştiler.

 

İslâm’a ve Peygamber’e Karşı Ortak Söylem

 Peygamberimizin tebliğ çalışmalarına hız verdiği hac mevsimi geldiğinde Kureyş’ten bir grup, Velid b. Mugîre’nin evinde toplandılar. Gelecek Arap heyetleri karşısında birbirlerini yalancı çıkarmamak için Efendimiz aleyhinde ortak bir söylem üzerinde anlaşmak istediler. Herkes ayrı ayrı görüş beyan ederek Efendimiz için “Kâhin, deli, şair veya sihirbaz diyelim.” dediler. Sonuçta en çıkar yol olarak, ona ‘sihirbaz/büyücü’ deme konusunda anlaştılar. Onun ‘kişiyi babası, kardeşi ve eşinden ayıran bir sihir getirdiğini’ söylemeye başladılar.

 “… (Kâfirler) ‘Bu bir sihirbazdır, bir yalancıdır.’ dediler.” (Sad 38/4)

Ancak, onların bu taktikleri de ters tepti. Efendimizin kararlı mücadelesiyle inananların sayısı her geçen gün çoğalırken, müşriklerin iftira ve alayları sadece kendi ziyanlarını artırdı.

Öte yandan, Peygamberimizin Cebrâ yahut Yaîş adındaki Hıristiyan Rum kölelerden bazı hikâyeler dinleyip öğrendiğini ve bunları vahiy diye anlattığını söylüyorlardı. Müşrikler Efendimizi vahye layık görmüyor, ona birilerinin “öğrettiğini” iddia ediyorlardı. Günümüzdeki “Kur’ân’ı Muhammed yazdı.” iddiaları da aynı türden çelişkiler içeriyor…

Yine müşriklere göre Efendimiz, ‘halkı birbirine düşürüp huzur kaçıran bir bozguncu’ idi.

Henüz Müslüman olmayan Ömer (r.a), Rasûlullah’ı öldürmek niyetiyle Müslümanların toplantı halinde bulunduğu eve doğru yönelmişti. Yolda rastladığı Nuaym b. Abdillah:

-“Ey Ömer, nereye gidiyorsun böyle?” diye sorunca Ömer şu cevabı vermişti:

-“Kureyş’i tefrikaya düşüren, akıllarını küçümseyen, dinlerini eleştirip ayıplayan, ilahlarını kötüleyen şu sapık Muhammed’i öldürmeye gidiyorum.”

İşin tuhaf olan yanı, sapıklığın dipsiz batağında bocalayan Mekke halkının önde gelenlerinin, Hz. Muhammed ve ashabını “sapıklık”la itham etmeleri idi. İnkârcıların bugün de Peygamberimize ve müminlere aynı türden ithamlarda bulunmaları dikkat çekicidir…

 

İslâmî Mesajı Engellemek İçin Şeytanî Yöntemler

 Egemen zalim düzenler, kendileri için tehlikeli gördükleri inanç ve düşünceleri daha ilk adımda boğmaya çalışırlar. Haksız ve batıl resmi ideolojilerini savunmaktan aciz oldukları ve kendilerine güvenmedikleri için her yeni fikrî gelişmeden, özellikle de Tevhid inancından tedirgin olurlar. Fikre fikirle karşılık verme yerine, şeytanî hile ve tuzaklara başvururlar.

“Hakikati inkâr edenler birbirlerine şöyle derler: Bu Kur’ân’ı dinlemeyin/dikkate almayın ve onun hakkında saçma anlamsız şeyler uydurup  (insanların onu dinlemesine mani olacak) gürültü ve şamatalar çıkarın; belki ona karşı galip gelirsiniz.” (Fussilet 41/26)

Hz. Peygamber ve ashabının Kâbe’de, evlerinde, panayırlarda, toplantılarda yüksek sesle okudukları Kur’ân, birçok insanı derinden etkiliyor, ilahî kelamın cazibesine kapılanlar onu dinlemekten kendilerini alamıyorlardı. Bu durum egemen putperest eşrafı hayli rahatsız etti. Ebû Bekir’in, evinin bahçesinde bir mescid inşa ederek yüksek sesle namaz kılıp Kur’ân okumaya başlamasını da hazmedemediler ve ona baskı yaptılar. Bu durumda bir ara Mekke’yi terk etmek isteyen Ebû Bekir’i koruması altına alan İbn Düğunne’ye onu şöyle şikâyet ettiler:

-“Onun, çoluk-çocuğumuzu yoldan çıkarmasından korkuyoruz.”

Müşrikler, halkın Kur’ân’dan etkilenmemesi için; bir yandan O’nun işitilip anlaşılmasını önleyecek şamata, alkış ve ıslıklarla onu gürültüye boğmaya, şiir ve şarkılarla dikkatleri başka yönlere çevirmeye çalışırken, öbür yandan da güya Kur’ân’a alternatif oluşturmaya giriştiler.

Abdüddâroğullarından Nadr b. Hâris bu yöntemin mucitlerindendi. O, halkı eğlendirmek, dikkatlerini başka yönlere çekmek ve böylece onlara Kur’ân mesajının ulaşmasını engellemek için özel şarkıcı ve dansöz cariye ve fahişeler tutmuştu. Rasûlullah’ın tebliğ ve telkinlerinden etkilenen birini haber alır almaz derhâl cariyelerini o kimseye gönderir ve şu talimatı verirdi:

-“Bu adama yedir, içir, eğlendir ki Muhammed’in telkinlerine uymasın.”

Hakkı “bile bile inkâr eden”(Fussilet 41/28) inkârcılar, vahyin etkileyici ve dönüştürücü gücünü çok iyi bildikleri için, ne yapıp edip insanların ilahi mesajla buluşmasını engellemek isterler. Bunun için de insanları düşünmekten alıkoyan boş işleri yaygınlaştırırlar. Çağdaş cahilî düzenlerce de çağın moda meşguliyetleri (müzik, eğlence, şans oyunları vb…) ile beyinleri tefekkürden ve Kur’ân’a muhatap olmaktan alıkoymaya çalışıyorlar. İslâm’ın önünü kesmek isteyen şer güçlerin, sahih İslâm’a karşı mistik anlayışları ve uydurma menkıbe ve rivayetlere dayalı “hurafe Müslümanlığı”nı yaymaları, Nadr b. Hâris yöntemini çağrıştırmaktadır.

 

Tehdit, Ambargo ve İşkenceler

 Hak yolunun yolcularını ve davet erlerini davalarından vazgeçirmek için egemen güçlerin başvurduğu değişmeyen bir yöntem de “tehdit”tir. Bütün peygamberler ve bağlıları, mevcut zulüm düzenlerini devam ettirmek isteyen zorba yöneticiler tarafından tehdit edilmişlerdir:

“Eğer Şuayb’a tabi olursanız, siz kaybedersiniz!” (A’râf 7/90)

“Biz seni ‘insanlarla görüşmekten/işlerine karışmaktan’ men etmemiş miydik?” (Hicr 15/70)

Mekke eşrafı, ileri gelenlerden birinin Müslüman olduğunu öğrenince; ‘izzet-şerefinin, ticaret hayatının son bulacağını’ söyleyerek tehdit ederler, zayıflardan birinin iman ettiğini haber alınca da tehdit, işkence, eza ve cefa ile onu geri döndürmeye çalışırlardı. 

Tevhid erleri, küfür cephesinin her zaman türlü engelleme ve ambargoları ile karşılaştılar. Bunun en tipik uygulaması, Mekke’de Hz. Muhammed (s) ve ashabına yapılanıydı. Müminler Ebû Talib mahallesinde üç yıl kuşatma altında tutularak onlara ekonomik ve sosyal ambargo uygulandı.

Elbette Tevhid’e iman edip “Rabbim Allah’tır.” demenin bir bedeli vardır. Bugün de müminler benzer ambargo ve engellemelerle karşılaşabiliyorlar. İnkârcı zorba yönetimler; inananların giyim-kuşamlarından eğitim-öğretim haklarına, siyasi ve ekonomik faaliyetlerine kadar bir dizi müdahalede bulunabiliyorlar. Bu tür dayatmalar karşısında Müslümanlar, tıpkı Peygamberimiz (s) gibi sabır ve direnç göstermeli ve İslâm’ın zaferinden emin olmalıdırlar.

Alay, hakaret, psikolojik baskı gibi yöntemlerle müminleri yıldıramayacaklarını gören Mekke zorbaları, bu kez Müslümanlara işkence yaparak onları davalarından döndürme veya sindirme yolunu denediler. Habbâb veBilâl gibi Müslümanlara korkunç işkenceler yaptılar; Hz. Ammâr’ın babası Yâsir (r.a) ile annesi Sümeyye’yi (r.anhâ) hunharca şehid ettiler.

Rasûlullah’a da (s) çeşitli eziyetler yaptılar. Geçtiği yollara dikenler döktüler, üzerine pis şeyler attılar, kapısına kan ve pislik sürdüler. Bir gün Ukbe b. Ebî Muayt, Kâbe’de namaz kılmakta olan Efendimize saldırarak O’nu ridasıyla boğmaya kalkıştı. O sırada Ebû Bekir yetişip müşriklerce linç edilmek pahasına Rasûlullah’ı kurtardı ve hep şu ayeti tekrarladı:

-“Faziletli bir insanı, ‘Rabbim Allah’tır.’ dediği için öldürecek misiniz?” (Mümin 40/28)

Gerçek şu ki; küfür ve şirk esasına dayalı batıl inanç sistemi ve hayat tarzına sahip olanlar, Hakka dayalı inanç sistemi ile karşılaştıklarında müthiş bir telaşa kapılırlar; modern tabirle ontolojik güven bunalımına girerler. Hakikati kabul etme erdemini gösteremezler; onu övme yerine sövmeyi, hatta dövmeyi tercih ederler. Bugün de İslâm’a ve Peygamber’e sövmekteler.

 

Tepkilere Karşı Efendimizin (s) Tavrı ve Bize Düşen Görevler

 Efendimiz (s) ve ashabı, bütün bu engelleme, saldırı, hakaret, hapis, işkence ve öldürmelere varan fiili müdahalelere

muhammed karşı şu ilahî talimatlara göre davrandılar.

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide 5/67)

“Şu halde sen, hemen onları davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol;onların heva ve heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize; sizin işledikleriniz size aittir…” (Şûrâ 42/15)

“O halde sen, sıkıntılara karşı sabret; çünkü Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Günahların için bağışlanma dile ve Rabbinin şanını sabah akşam yücelt. Allah’ın mesajlarını hiç bir delilleri olmadan sorgulayanlara gelince; onların içinde hiç bir zaman tatmin edemeyecekleri küstahça bir kendini beğenmişlikten başka bir şey yoktur. Öyleyse senAllah’a sığın; çünkü her şeyi işiten ve her şeyi gören O’dur.” (Mümin 40/55-56)

“Gerçek şu ki, bütün işler sonunda Allah’a döner.” (Şura 42/53)

“Sıkıntılara karşı sabırlı ol; çünkü Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” (Mümin 40/77)

Efendimiz, ilahî çağrıdan rahatsız olan egemen güçlerin planlı engelleme çabalarına karşı direnirken; halkın bilinçsiz tepkileri karşısında ise sabırlı, affedici ve bağışlayıcı davrandı.

“Sen kötülüğü en güzel bir tarzda defet; o zaman seninle arasında düşmanlık olan kimse, candan bir dost gibi davranacaktır. Ama (bu olgunluk) sadece sıkıntılara karşı sabırlı olanlara verilmiştir; yalnızca (Kur’ân’dan) büyük pay alanlara verilmiştir.” (Fussilet 41/33-35)

Peygamberimiz (s), örnek bir davetçi olarak sabır, metanet, kararlılık ve Allah’a sığınma konularında o dönem için de bugün için de ümmetine en güzel modeldir. Müslümanlar, her dönemde vaki olan İslâm’a ve Peygamber’e (s) yönelik iftira ve saldırılar karşısında tıpkı Efendimiz gibi davranmalı; insanları Allah’a çağırmaya, Rablerinden gelen vahyî gerçekliği onlara anlatmaya ve kötülükleri en güzel şekilde defetmeye çalışmalıdırlar. Bilmelidirler ki, Hakk’ı inkâr edenler, takipçileri ile birlikte kesinlikle hüsrana ve azaba uğrayacaklardır.

“Yemin olsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi. Ben de o küfredenlere biraz mühlet verdim. Sonra onları azapla yakaladım. Benim azabım nasılmış?!” (Ra’d 13/32)

Yazar: