Siyer-i Nebi Dersleri 23 :Hiç Kimse O’nun Kadar Çile Çekmedi

Bu Ümmetin Firavunu

Sabah olup evinden çıktığında kapısının önüne konulmuş insan ve hayvan pisliklerini gördü. Amcası Ebû Leheb ve diğer komşusu Ukbe b. Ebî Muayt yıllar boyu bıkıp usanmadan tüm bu pislikleri, dikenleri kapısının önüne koyar; her türlü çirkinliği, arsızlığı yaparlardı. “Ey Abdumenâf oğulları, bu nasıl komşuluk!” diye seslendi[1], cevap veren olmadı. Oysaki komşularına çok iyi davranır, ikramlarda bulunurdu.  Başka bir şey söylemedi, çirkin ve kaba sözleri, bizim için artık sıradanlaşan ifadeleri kullanmadı. O kadar temiz ve güzeldi ki öyle şeyleri mübarek ağzına alamazdı.

Kâbe’ye gider, İbrahim’in Makamı’nda Rabbine yönelir, namazını kılardı. Onun namazı kâfirleri çileden çıkarır, hakaretler, tehditler yağardı. Bir defasında Ebû Cehil yanına gelmiş edepsizce bağırıyordu: “Ben senin burada namaz kılmanı yasaklamadım mı?”

Namazını bitirdikten sonra Ebû Cehil’e döndü ve ona şiddetle tepki verdi. Ebû Cehil hem şaşırmış hem de iyiden iyiye öfkelenmişti: Sen neyine güveniyor da beni tehdit ediyorsun, bu vadide etrafı benden daha kalabalık, benden daha güçlü biri olmadığını bilmiyor musun?

Ebû Cehil’e cevap bile vermedi. Yoluna devam etti. O zalimin hak ettiği cevabı âlemlerin rabbi Allah verecekti:

“Gördün mü namaz kılacak olan kulu, bundan alıkoyanı?Gördün mü o kâfiri? Ya onun en­gellediği kimse doğru yolda ise? Ya kötülükten sakınmaya teşvik ediyorsa? Gördün mü o kâfiri? Eğer o yalanlı­yor ve yüz çeviriyorsa, Allah'ın onu ve yaptıklarını gördü­ğünü bilmez mi?  Hayır hayır, eğer vazgeçmezse derhal onu alnın­dan yakalarız: O yalancı, günahkâr alnından.  O hemen gitsin çağırsın taraftarlarını!Biz de zebanileri çağıracağız.Sakın, sen ona boyun eğme; Rabbine secde et ve O'na yaklaş.”[2]

O, Rabbine secde etmeye, yaklaşmaya devam etti. Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde haliydi.[3] O secde ettikçe kâfirler çılgına döndü.

Başka bir gün yine firavun Ebû Cehil bu sefer elinde büyük bir taşla geliyordu. Nebi aleyhisselam secdeye vardığında elindeki taşla başını ezecek, Lât ve Uzzâ’yı memnun edecekti! Tam Efendimize yaklaşıp cinayeti gerçekleştireceği sırada durdu. Elindeki taş gibi adeta taş kesildi, kıpırdayamadı. Sonra birden titremeye ve kaçmaya başladı. Elindeki taşı çoktan bırakmış, canının derdine düşmüştü. “Ne oldu, nedir bu halin?” diye soranlara korkuyla cevap verdi:  O’na yaklaştığımda hırsla üzerime gelen, tırnaklarıyla beni parçalamak isteyen kocaman bir deveyle karşılaştım. Kaçmasaydım beni yutuverecekti.[4]

Allahım! Kureyş’i Sana Havale Ediyorum

Müşrikler Efendimiz aleyhisselam’dan ve davetinden nefret ediyor, özellikle kıldığı namaza tahammül edemiyorlardı. Zira namaz mümini rabbiyle buluşturup, huzur ve güven bahşederken, zalimleri bunalıma sokuyordu. Namaz bir tevhid eylemi, müşriklerin zulüm sistemlerini tehdit eden İslam’ın direğiydi. Allah Rasûlü’nün Kâbe’de namaz kılması onların gücünü, kuvvetini hiçe saymak anlamına geliyordu. Bu sebeple onlar Efendimize namaz kıldığı sırada saldırıyor, en iğrenç hakaretleri yapmaktan çekinmiyorlardı.

Genç sahabilerden Abdullah b. Mesud’un anlattığına göre bir gün Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem,  Kâbe’nin yanında namaz kılıyordu. Ebû Cehil ve arkadaşları da oradaydı. Efendimiz secdeye vardı ve secdesini uzattı. Ebû Cehil, yanındakilere: “Hanginiz filancanın yeni kestiği devenin işkembesini Muhammed’in sırtına bırakır?” dedi.  Orada bulunanların en aşağılığı olan Ukbe b. Ebî Muayt kalktı. Pislik dolu işkembeyi getirerek Nebi aleyhisselam’ın sırtına bıraktı.

Abdullah b. Mesud olduğu yerde kalakalmıştı. Ne konuşabiliyor, ne de hareket edebiliyordu. O’nu bu durumdan kurtarabilecek hiçbir gücü yoktu. Henüz İslâm’ın ilk günleriydi. Müslüman olduğunu ilan edenlerin sayısı bir elin parmaklarını dahi geçmiyordu. Abdullah o günlerde, Kureyş liderlerinden birinin develerini güden kimsesiz bir çobandı.

Rasûlullah,  işkembenin ağırlığıyla secdeden kalkamıyor, Kureyşliler ise gülmekten yere düşmemek için birbirlerine tutunuyorlardı. İbn Mesud’un yaşadığı çaresizliği, en sevdiği insana yardım edemediği için duyduğu acıyı  anlamak ve anlatabilmek herhalde mümkün değildi.

Kureyş’in azgın liderlerinin gürültüsünü duyan henüz çok küçük yaştaki Fatıma  radıyallahu  anhâ koşarak geldi ve babasının omuzlarından pislikleri aldı. Muhammed aleyhisselam’ın en küçük kızı öfkeyle bağırıyor, babasına bu fenalığı reva gören Kureyş’in zalim önderlerine hakaretler ediyordu. Allah Rasûlü secdesini tamamlayıp ayağa kalktığında ellerini açtı ve üç kere: “Allah’ım! Kureyş’i Sana havale ediyorum.” dedi.

Ortalığı tam bir sessizlik kapladı. Az önce gülmekten yerlere yatanların yüzünde derin bir endişe belirdi. Bu kutsal mekânda edilen bedduanın kabul edileceği korkusu yüreklerini sardı. Bunlar ne tuhaf insanlardı! Hem mekânın kutsallığına inanıyor, hem de bu kutsal mekânda Allah’ın yüce Rasûlü’ne vahşice saldırıyorlardı.

Fakat Rasûlullah’ın sözleri henüz bitmemişti:

“Allahım! Ebû Cehil Amr b. Hişâm'ı, Utbe b. Rebîa'yı, Şeybe b.Rebîa'yı, Velîd b. Utbe'yi,81 Ümeyye b. Halef'i ve Ukbe b. Ebî Muayt'ı Sana havale ediyorum; onların hakkın­dan Sen gelirsin ey Allahım!”

Aradan yıllar geçti. Adları sayılan bu şahısların tamamı Bedir’de İslam askerleri tarafından öldürüldü, Bedir’in kavurucu sıcağında kokan cesetleri “Kalib” isimli bir kuyuya atıldı.[5]

Benim Rabbim Allah’tır.

Yine genç sahabilerden Abdullah b. Amr b. Âs’ın rivayetine göre Kâbe’nin yanında toplanmış olan müşrikler Rasûl-i Ekrem’e nasıl işkence yapacaklarını konuşuyorlar, Efendimizi öldürmeyi dahi düşünüyorlardı. İnsanlıktan nasibini almamış Ukbe b. Ebî Muayt bir anda Makam-ı İbrahim’in yanında namaz kılmakta olan Efendimizin arkasından yaklaştı ve elbisesini boynuna dolayarak sıkmaya başladı. Muhammed aleyhisselam dizleri üzerine düştü. Öyle ki insanlar öldü diye bağrışmaya başladılar. Olayı duyan Hz. Ebû Bekir koşarak geldi ve Efendimizi kurtardı. O hem Ukbe’yle mücadele ediyor hem de “Rabbinizden size deliller getiren bir adamı Rabbim Allah’tır, dediği için öldürecek misiniz!” diye sesleniyordu.[6]

Ebû Bekir radıyallahu anh zor zamanların adamıydı. Mekke’nin tüm zalimleri bir olup Efendimize saldırdığında tek başına ortaya çıkar, canı pahasına da olsa Rasûl-i Ekrem’i korumaya çalışırdı. Saadet asrı sağına soluna bakmadan meydana çıkan bu yüce kahramanın fedakârlık tablolarıyla doluydu.

Gözü kararmış müşrikler Allah Rasûlü’nü bayıltıncaya kadar dövdükleri bir sırada yine Ebû Bekir radıyallahu  anh gözyaşları içerisinde koşmuş, “Yazıklar olsun size! Bir kimseyi sırf Rabbim Allah’tır dediği için mi öldürüyorsunuz!” diyerek Rasûl-i Ekrem’i zalimlerin elinden kurtarmıştı. Yaşanan karmaşayı uzaktan takip edenler, Efendimizi korumak için ölümü göze alan bu kimsenin kim olduğunu sorduklarında şu cevabı almışlardı: Ebû Bekir delisi.[7]

İnsanlar o günlerde gücü, kuvveti ve kimsesi olmayan Peygamber’in yanında durmayı delilik olarak görüyor, hiçbir makam, mevki ya da dünyalık vaad etmeyen Peygamberin yanında kalarak her şeyini feda eden Ebû Bekir’in aklını yitirdiğini söylüyorlardı.

Fedakârlığın Böylesi

Allah’ın salih ve sadık kuluna Harem-i Şerif’te bile rahat yoktu. Kureyş’in ileri gelenleri Hicr’de toplanmış Peygamberimizi konuşuyorlardı. Muhammed aleyhisselam onların akıllılarını aptal saymış, atalarına dil uzatmış, dinlerini eleştirmiş, birlik beraberliklerine zarar vermişti. Durum öyle vahim bir hale gelmişti ki artık tahammül edemiyor, kendilerini zor tutuyorlardı. Onlar böyle konuşurken Efendimiz aleyhisselam göründü. Allah Rasûlü Haceru’l-Esved’i selamladı ve Kâbe’yi tavaf etmeye başladı. Efendimiz Kureyş liderlerinin yanından geçerken onlar Sevgili Peygamberimize laf atmaya, hakaret etmeye başladılar. Peygamber Efendimiz bu durumdan müteessir olduysa da tavafına devam etti. İkinci defa yanlarından geçtiğinde Kureyş’in hakaretleri iyice ağırlaşmış, hareketleri daha da çirkinleşmişti. Yine de tavafına devam etti. Üçüncü defa yanlarından geçtiğinde artık iyice azgınlaşan bu aşağılık güruhun yanına geldi ve şöyle buyurdu:

“Ey Kureyşliler, işitiyor musunuz? Öyle bir şeyle emrolundum ve size geldim ki hepinizi kılıçtan geçireceğim.”

Bu sözler Mekkelileri şiddetle sarstı, sanki başlarına birer kuş konmuş gibi hareketsiz kaldılar. Korkudan başlarını kaldıramayan Kureyşliler derin bir sessizliğe gömüldü. Sonra aralarından en şirreti olan Ebû Cehil, Efendimize karşı yumuşak ve nazik bir ifadeyle “Ey Kasım’ın babası haydi selametle git. Sen cahillerden değilsin.” dedi.

Ertesi gün Kureyşliler yine Hicr’de toplanmış, konuşuyorlardı.

“Dün yaptığınızı beğendiniz mi? Onun yaptıklarını anlatıp duruyor, fakat karşınıza çıkıp kötü sözler söylediğinde serbest bırakıyorsunuz.” 

Gerçekten de Efendimizin tek bir cümlesi onları susturmaya yetmişti. Onlar birbirlerini suçladıkları sırada Peygamberimiz  tavaf için Mescid-i Haram’a giriyordu. Hemen etrafını sarıp sordular: Dün bize o sözleri söyleyen sen misin?

Peygamber aleyhisselam hiç çekinmeksizin: Evet, benim dediğinde Kureyşliler hep birden üzerine saldırdılar. Bir adam koştu ve durumu Hz. Ebû Bekir’e haber verdi. Rasûl’ün kara gün dostu ve en yakın arkadaşı kuş olup uçtu sanki. Efendimiz için nefsini feda etti. Uzun ve örgülü saçları yolunmuş, yüzü gözü kan olmuş, yara bere içinde kalmış ama önderini, Sevgili Peygamberi’ni düşman ellerinden kurtarmıştı.[8]

Müşrikler Allah’ın sevgili kuluna tavaf etmeyi, mescidde ibadeti bile çok görüyor, Rasûl-i Ekrem’e hakaretler küfürler yağdırıyorlardı. Efendimiz ise onlardan korkmuyor, Allah’tan başka kimsesi olmamasına rağmen onları tehdit ediyordu. Ertesi gün Nebi aleyhisselam’ın karşısındaki azgın kalabalığa hiç taviz vermeksizin “Evet bu sözleri ben söylüyorum.” demesi, eşsiz cesareti İslam davetçilerinin baskı, şiddet ve tehditler karşısında nasıl olması gerektiğini, zalimlere karşı hakkı ve adaleti korkusuzca ifade etmenin gereğini ortaya koyuyordu.

Ebû Bekir radıyallahu  anh’a gelince, o imanın zirvesine çıkmış, peygamberlerden sonra insanoğlunun yükselebileceği en yüce makama ermiştir. O, Efendimizi savunmak için düşmanların önüne atılmış, davanın liderini korumak için bir an tereddüt etmemiştir. Allah Rasûlü’nün sevgisini dillerine dolayan, aşkın ve sevdanın yalnızca edebiyatıyla yetinip, Rasûl’ün davası için hiçbir fedakârlığı göze alamayanlar, Allah yolunda bedel ödemeye yanaşmayanlar, aşk ve sevgi ifadelerinin içini boşaltıp değersizleştirenler Hz. Ebû Bekir’i ve arkadaşlarını nasıl anlayabilir? 

Keşke Falancayı Dost edinmeseydim

Allah’ın sadık ve salih kulu davet yolunda en ağır hakaretlere, iğrenç muamelelere maruz kaldı. Küfrün elebaşlarından Übey b. Halef yakın dostu Ukbe b. Ebî Muayt’ın Efendimizi dinlediğini öğrendiğinde telaşa kapıldı. Ukbe’nin Müslüman olduğunu sanmıştı. “Eğer gidip Muhammed’i açıkça inkâr etmez, yüzüne karşı hakarette bulunmazsan seninle asla konuşmayacağım.” diyerek onu Efendimize karşı kışkırttı. Ukbe, Ubey’in hatırı için söylediklerini yaptı. Ubey’in dostluğunu kaybetmemek için kendisini rezil etti. Ubey’den vazgeçemedi ama dünya ve ahiret saadetini feda etti. Allah celle, Kitab-ı Kerimi’nde onu şöyle anlattı.

“O gün zalim kimse ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o Peygamber’le birlikte bir yol tutsaydım. Yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim. Çünkü Kur’an bana gelmişken beni ondan saptırdı. Şeytan insanı yüzüstü bırakıp rezil eder.”[9]

Sohbeti muhabbeti hoşumuza giden, varlığıyla huzur bulduğumuz, birlikte gülüp eğlendiğimiz arkadaşlarımız ve onlarla paylaştıklarımız acaba Rabbimizin rızasına ne kadar uygundur? Cehennem alevlerinin içinde eyvah etmemek, keşke dememek için bunu bir daha düşünmek zorundayız.

Bu Nasıl Bir Komşuluk

Allahın Sevgili Elçisi liderinden kölesine varıncaya kadar tüm şehrin alay ve hakaretine uğradığı acı dolu günler yaşadı. Gün boyu yaşadığı sıkıntılardan sonra karanlık basıp evine döndüğünde yollarına dikenler, pislikler dökülürdü. Ukbe ve Ebû Leheb’in evlerinden taşlar yağdırılır, sanki her akşam ayrı bir Taif acısı yaşatılırdı. Ebû Leheb ve karısı ne kadar acımasızdı! Muhammed aleyhisselam’dan intikam almak için çocuklarına zarar vermek istemiş, Rukiye ve Ümmü Gülsüm ile nişanlı olan oğullarına baskılar yapmışlardı. Utbe ve Uteybe Peygamberimizin huzuruna çıkmış, kızlarından ayrıldıklarını söylemiş, hakaretler etmişlerdi. Hele Uteybe’nin yaptığı kabalık nasıl izah edilirdi?[10]

Hiç Kimse O’nun Kadar Çile Çekmedi

Muhammed aleyhisselam’ı üzmek ve ezmek için kızlarını dahi hedef almaktan çekinmeyen bu insafsızlar, Efendimizin oğlu vefat ettiğinde bayram etmişler, komşu evin acısını hiç vakit kaybetmeden şehre yetiştirmişlerdi.[11]

Ebû Cehil şehri Müslümanlara dar ediyor; Ebû Leheb peygamberimizi adım adım takip ediyor, peşinden hakaretler yağdırıyor; Kureyş liderleri iftiralar atıyor; Ümmü Cemil kapı kapı dolaşıp şiirler okuyor, dedikodular yayıyor, Allah’ın Rasûlü’yle alay ediyordu. Zalimler tarihin görmediği çirkinlikte bir savaş yürütüyor, Allah’ın sevgilisi ve müminler ise direnmeye, Hakk’a davete devam ediyorlardı.

İslam’ın yüce davetçisi bir keresinde: “Benim Allah yolunda çektiğim eziyeti hiç kimse çekmedi. Benim Allah yolunda korkutulduğum kadar hiç kimse korkutulmadı. Bilal’le öyle otuz gün geçirdik ki, Bilal’in koltuğu altında saklayabildiğinden başka bir canlının yiyeceği kadar bir şeyimiz yoktu.” buyurmuştu.[12]

Efendimizin otuz günlük mücadele sırasında yanında siyah derili bir köleyi anması, onunla omuz omuza verdiğini beyan etmesi İslam davetçilerine çok kıymetli dersler veriyor. Allah Rasûlüne yoldaş olmuş bir kölenin kocaman kayaların altından nasıl kalkabildiği şimdi daha iyi anlaşılıyor.                                   

Bize Bizden Daha Yakın

Âlemlere rahmet olan yüce Nebi her türlü çile ve işkenceye karşı sabretti. Asla bir tereddüt, gevşeklik göstermedi. O en zorlu günlerde güçlü olmanın, ayakta kalmanın mücadelesini verdi. Zira O, kayalar altında işkence gören Bilal’e, ateşlere atılan Habbab’a, elinden her şeyi alınan Musab’a umut vermeli, sabır telkin etmeliydi. Bazı günler Yasir ailesine “Sizinle cennette buluşacağız.” diye moral veriyor, bazen Rabbine ashabının kurtuluşu için yalvarıp yakarıyor, açlık ve susuzluktan perişan olmuş, acı çeken bir kardeşiyle birlikte ağlıyor, onların acılarına ortak oluyordu. İçimizden biri olan, bizi bizden fazla düşünen, üzerimize titreyen, şefkat ve merhamet sahibi Efendimizin yüreği; ashabının yaşadığı acılar karşısında kor ateşler gibi nasıl yanmış, ne hüzünler çekmiş, gözyaşları dökmüştür. Bilal’in üzerindeki kaya Bilal’den ziyade onu yaralamış, Habbab’ın başını dağlayan ateş Onun ciğerini yakmıştır.

İnciden Köşkün Sahibi

Mekke sokaklarında zulüm ve işkence gören Muhammed aleyhisselam evine geldiğinde Hz. Hatice’nin nurlu yüzüyle karşılaşır, acılarını onunla unutur, Allah celle kulunun yükünü hanımıyla hafifletirdi.[13] İmanın zirvesindeki annemiz Hatice’nin Allah yolunda çektiği sıkıntılara dağlar dayanır mıydı? O komşularının saldırılarına tahammül etmiş, çocuklarının yaşadıklarına karşı onlara moral vermiş, kim bilir ne çirkin iftira ve dedikodularla mücadele etmişti. Efendimizin onu cennette gürültü patırtının olmadığı inciden bir köşkle müjdelemesi[14] ne kadar anlamlıdır. O cennet hanımefendisi Kureyşli zalim kadın ve erkeklerin gürültü patırtısına, nice alay ve hakaretlerine maruz kalmıştı.                                 

Allah Sabredenleri Sever

Canımızdan aziz olan Efendimiz, hiçbir değeri olmayan adamların alay ve hakaretlerine uğradı. İnsanlar onu şairlik, büyücülük, yalancılık, delilik ve sihirbazlıkla suçladı. Kırk yaşına kadar kendisine el-Emin diyenlerin sözleri, iftiraları Allah’ın en sevgili kulunu çok müteessir etti.  Ama o Rabbine giden bu en güzel yolda yürümeye sabırla devam etti. 

‘‘Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti: “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer eyle!”[15]

Allah’a davet eden, salih ameller işleyen, özü sözü güzel davetçi; yüreği daraldığında, kavminin inkârı ile bunaldığında isyan etmeyi, davayı terk etmeyi, davetinde gevşeklik göstermeyi aklına bile getirmedi. O sabır ve namazla, secdesindeki dualarıyla Rabbinden yardım istedi. Rabbi O’nu ne terk etti ne de darıldı. İlahî yardımın çok yakın olduğunu müjdeledi.

“Sakın Allah’ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Çünkü Allah azizdir, intikam sahibidir.”[16]

Hakaret ve iftiranın her türlüsüne maruz kalan, bayıltılıncaya kadar dövülen, yüzüne tükürülen, sırtına hayvan pislikleri konulan, linç edilmek istenen, eşi ve çocuklarının yaşadıklarına, dostlarının acısına ortak olan, dayanılmaz musibetler çeken ancak yine de sabreden, mücadelesine devam eden, kendisine saldıran caniler için dahi merhamet dilenen, geceleri kavminin hidayeti için gözyaşı döküp gündüz olunca davet ve cihada koşan mücahitlerin önderine ve onu yalnız bırakmayan sadık dostlarına selam olsun!                         

                                       

                  

                           

                         

 

 



[1] İbn Sa’d; Tabakât,I,201; Belâzürî,Ensabu’l-Eşrâf,I,131

[2] Alak 96/9-19.

[3] Müslim, Salât,215.

[4] İbn Hişâm, Sîre,I,319-320

[5] Buhârî, Salât 109; Müslim, Cihad, 107; İbn Sa'd, Tabakât,II , 23.

[6] İbn Esîr, Üsdü’l-Ğabe,III,318; Buhârî, Tefsîr,40; Fezâilü Ashab,5

[7] Hâkim, Müstedrek,III,67; M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe,I,323

[8] İbn Hişâm, Sîre,I,309-310; Ahmed b. Hanbel, Müsned,II,218; M. Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe,I,320-321

[9]Furkan 25/27-29; Ukbe b.Ebî Muayt Hakkında bkz: İsmail Yiğit,Ukbe b. Ebî Muat,DİA,XLII,63-64

[10] Beyhakî, Delâil, II,339;Heysemî, Mecmau'z-zevâid, VI, 18

[11] İbn Kesir, Tefsiru’l-Kurani’l-Azim,VIII,504; Mevdudi, Tefhimu’l-Kuran,VII,265

[12] Tirmizî, Kıyamet 34.

[13] İbn Hişâm, Sîre, I, 257

[14] Buhârî,Umre11, Enbiyâ 45.

[15] Âl-i İmrân 3/146-147

[16] İbrahim 14/47.

Yazar: