Efendimizin Şakalaşma ve Mizah Anlayışında Ölçü: Latife Latif Gerek

Gel gör ki, Rabbim O’na neler verdi, nasıl süsledi O’nu.. Ahlâkını güzellikle sardı, müjdeyle, güler yüzlülükle benek benek noktaladı…

O’nun tebessümünden ve konuşmasındandır sanki.Tek başına bir yerde, O’nu görsen, heybetinden 
Sanırsın arkasında asker, asker, asker… bir ordu gizli, bir ordu saklı…

Sedefte saklı inci, inciler hep sedefte saklı…

İmam Busîrî-  Kaside-i Bürde

İmam Busîrî’nin dikkat çektiği gibi Peygamber Efendimiz (sas) yalnızken bir ordunun başındaymış gibi ciddi ve celâlet sahibi idi. Ancak ashabının yanında mübarek yüzünden tebessüm hiç eksik olmazdı. Eşsiz sohbetinde güzel ve latif kelâmın etkisi hissedilirdi. Hayatın zorluğu ve ağırlığı içerisinde bunalan ruhların ferahlamak için ihtiyaç duyduğu mizah ve şaka O’nun hayatında da yerini bulurdu. Şakalaşır, kendisine şaka yapılmasına da müsaade ederdi. Böylece kimi zaman muhataplarının rahatlamasını, kimi zaman da verdiği mesajın en güzel şekilde anlaşılmasını sağlardı.

Ashab, Rasûlullah’a: “Yâ Rasûlallah, sen bizimle şakalaşıyorsun!” demişti. Rasûlullah (sas): “Ben, şaka bile olsa sadece doğruyu konuşurum; haktan başka bir şey söylemem.” buyurmuştu. [1] O’nun yüce ahlâkının bir tezahürü olarak şakalarında dahi doğrudan ayrılmadığını görüyoruz. Ümmetine bu hususta örnek olan Sevgili Peygamberimiz (sas) bunu uygulamakla yetinmemiş, ashabını da doğruluk konusunda teşvik etmiştir. “Şaka bile olsa yalanı terk edene cennetin ortasında bir köşkü garanti ediyorum.” diyor Peygamberimiz.[2] Peygamber Efendimizin (sas) mizah ve şakalaşma anlayışında hak asla terk edilmemektedir. Ancak, herkes tarafından bilinen gerçekler, muhatabın belki ilk anda farklı anlamasına sebep olabilecek bir ifade ile zikredilmektedir. Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Bir adam Peygamber(sas)’e gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Beni bir deveye bindir!’ dedi. Rasûlullah da: ‘Ben seni devenin yavrusuna bindireceğim!’ buyurdu. Adam: ‘Ya Rasûlallah, ben deve yavrusunu ne yapayım, ona binilmez ki!..’ deyince Hz. Peygamber: ‘Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?’ buyurdular.[3]

Efendimiz küçüğünden büyüğüne toplumun her kesimi ile şakalaşmıştır. Hz. Enes (ra), çocukluğunda Peygamberimizin (sas), yanına gelip oturduğunu ve O’nun kendisine “iki kulaklı” diyerek şaka yaptığını anlatır. Bir başka rivayetinde ise yaşlı bir kadının Rasûlullah’a (sas) gelip cennete gidebilmek için kendisine dua etmesini istediğini belirtir. Allah Rasûlü’nün ona: “Hiçbir yaşlı kadın Cennet’e girmeyecektir!” demesi üzerine kadın üzülür ve ağlar. Efendimiz bunun üzerine kadını teselli ederek cennete yaşlı hâli ile girmeyeceğini, gençliği ile bu nimeti tadacağını ifade eder.

Efendimiz(sas)’in şakalarındaki maksat, sadece gülmek değildir. O (sas) güldürürken düşündürmeyi bizlere öğretmiştir. İdrak sınırlarının zorlanması sayesinde zihni gelişimlerin ve derinliklerin yakalanacağını göstermiştir. Şakanın anlaşılan ilk manasının altında gizli ve ince manaların da var olabileceğini, bu sebeple hemen tepki göstermek yerine şaka ile ilgili tefekkür etmek gerektiğini, mizah yolu ile bizlere anlatmıştır. Üstelik bunları büyük bir nezaket içerisinde gerçekleştirmiştir.

Peygamber Efendimiz (sas), kendisi şaka yaptığı gibi ashabının yaptığı şakalara da karşılık verirdi. “Ashabı ile bütünleşir, onlar neye gülerse Hz. Peygamber de ona gülerdi.”[4]

Bir keresinde Hz. Ebû Bekir başkanlığında sahabeden Nuayman ve Süveybit’in de aralarında bulunduğu bir grup, ticaret için Busrâ’ya gitti. Nuayman bir ara eşyaların başında bekleyen Süveybit’e gelip ondan yiyecek bir şeyler vermesini istedi. O da: “Ebû Bekir gelmeden önce olmaz!” diyerek isteğini reddetti. Bunun üzerine Nuayman: “Seni kızdıracak bir iş yapacağım, haberin olsun!” dedi.  Nuayman az ileride bulunan deve tüccarlarına giderek: “Benim çok becerikli bir kölem var. Oldukça konuşkan bir köledir. Size ‘Ben köle değilim.’ diyerek karşı çıkacaktır. Onu satın almak ister misiniz? Eğer almayacaksanız yanına hiç varmayın, boşuna aranızı bozmayın.” dedi.  Tüccarlar: “Onu on deve karşılığında alırız.” dediler. Nuayman develeri aldı ve Süveybit’i göstererek: “İşte buyurun alın.” dedi. Süveybit her ne kadar köle olmadığını ifade etmeye çalışsa da tüccarlar onu alıp götürdü. Daha sonra Hz. Ebû Bekir eşyaların yanına geldi. Durumu öğrendi. Derhal tüccarların yanına varıp meseleyi anlattı. Develeri geri verip Süveybit’i kurtardı. Medine’ye dönüşte olay Hz. Peygamber(sas)’e iletildi. Efendimiz (sas) ve ashabı bir yıl boyunca bu hadiseyi hatırladıkça güldüler.[5]

Peygamber Efendimiz mubah işlerde hep hoşgörülü ve müsamahalı olmuş, hayatın neşesini kaçırmak yerine hadiseye iştirak etmiş böylece ortamın keyfini artırmıştır.

Ebû Dâvûd’da yer alan ve Hz. Âişe(ra)’den gelen bir rivayette denir ki: “Rasûlullah (sas) Tebük veya Hayber seferinden dönmüştü. Evin ön kısmında bir örtü vardı. O sırada esen rüzgâr, oyuncak kızlarımın üzerindeki perdeyi aralamıştı. Rasûlullah: ‘Ey Aişe, bu da ne?’ dedi. ‘Kızlarım.’ dedim. Bunlar arasında parçadan iki kanat eklenmiş bir de at vardı. Peygamberimiz onu göstererek: ‘Aralarında gördüğüm şu şey de ne?’ dedi. ‘Bir at.’ dedim. ‘Ya üzerindeki ne?’ dedi. ‘Kanatları.’ dedim. ‘Hiç kanatlı at olur mu?’ diye takıldı. ‘Duymadın mı, Hz. Süleyman’ın kanatlı atı vardı.’ diye cevap verdim. Rasûlullah dişleri görününceye kadar güldü.”[6]

Efendimiz bazen de insanların sergilediği, birbirine zıt durumlara gülmüştür. Bu zıtlıklar içerisinde takındığı hoşgörülü tutum bizlere inceden inceye dersler verir.

Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sas)’a bir adam gelerek oruçlu iken kefarete sebep olacak bir fiilden dolayı ne yapması gerektiğini sorar.  Efendimiz azad edecek bir köle bulmasını ister. Adam ‘Hayır bulamam.’ der. ‘İki ay oruç tutabilir misin?’ der. Adam: ‘Hayır!’ ‘Altmış fakiri doyurabilir misin?’ der ve yine: ‘Hayır!’ cevabını alır. Hurma dolu bir sepet getirerek  ‘Öyleyse bunu tasadduk et.’ der. Adam: ‘Benden fakirine mi vereyim? Allah’a yemin olsun ki Medine’nin şu iki kayalığı arasında benden fakiri yok.’ cevabını verir. Bunun üzerine Rasûlullah (sas) güler ve: ‘Öyleyse bunu ehline yedir.’ buyurur.[7]

Bir başka rivayette de İbn Ömer (ra) anlatıyor: “Rasûlullah (sas) Taif’i kuşatınca hiçbir netice elde edemedi. Bunun üzerine ‘Yarın yolcuyuz, muhasarayı kaldıracağız.’ dedi. Bu durum ashabın pek ağrına gitti. Peygamber Efendimiz onların dönmek istemediğini anlayınca ‘Sabahleyin saldırın.’ buyurdu. Saldırıda birçokları yara aldı. Rasûlullah tekrar: ‘Yarın inşallah gideceğiz!’ dedi. Bu sefer askerler memnun kaldılar. Rasûlullah da onların haline güldü.”[8]

Efendimiz (sas) aile içinde şakalaşmalara katılmış ve mizahla gelen rahatlamanın yaşandığı ortamları teşvik etmişti. Bir gün Hz. Âişe (ra), Efendimiz (sas) için bulamaç pişirir. Yanlarında bulunan Sevde Validemize (ra)  de ikram eder; ancak o imtina edince: ‘Yemezsen yüzüne bulayacağım.’ diye tehdit eder. Sevde Validemiz (ra)  yememekte ısrar edince, bulamaçtan alıp Sevde (ra)’nin yüzüne bular. Efendimiz (sas) bu manzaraya güler ve elini Sevde (ra)’nin omzuna koyarak: ‘Ne duruyorsun, sen de onun yüzüne sür.’ diye buyurur. Sevde (ra) de Hz. Âişe (ra)’ye sürer. Efendimiz (sas) ona da güler.[9]

Gülmek insan tabiatının bir gereğidir. Ancak yerini ve miktarını iyi bilmek gerekir. Ölçüye dikkat edilmelidir. Ne eksik ne de fazla olmalıdır. Resûl-i Ekrem (sas) dünyaya, ancak, hak ettiği kadar değer biçmiş, asıl olan “âhiret hayatı”na gönül bağlamıştır. Bir beşer olmasına rağmen olaylara verdiği tepkilerde daima ölçülüdür. O (sas) dünya hayatına dair mevzularda genellikle tebessümü tercih ederdi. Gülmesi ise âhirete yönelik işlerde idi. Dünya bir hayal, bir rüya kadar geçicidir. Onun varlığı daimi değilken sevinmenin de üzülmenin de itidal üzere olması en güzeli değil midir?

Şakanın ve mizahın esaslarına yönelik olarak Efendimizin sünnetinden anladığımız şudur ki; şaka, aşırı ve devamlı olmamalı, muhatabı rencide edecek bir hususiyet taşımamalıdır. Alay içeren ifadeler, iğneli sözler, küçümseme bildiren anlatımlar asla Müslüman ahlâkında yer alamaz. Bilakis ince, derin ifadeler, güzellik ve hoşnutluk yansıtacak tarzda serdedilmeli, gönülden çıkıp söze dökülmelidir. Büyüklerimizin bu konuda ortaya koydukları esası unutmamak gerek: “Latife latif gerek…”

[1] Tirmizî, Birr 57.

[2] Ebû Dâvûd, Edeb 7,4800.

[3] Tirmizî, Birr 57.

[4] Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, Akçağ yay., 1/26-29.

[5] İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, Akçağ yay., 17/497.

[6] A.g.e., 7/145.

[7] Buhârî, Savm 29,31.

[8] Buhârî, Megâzî 56; Müslim, Cihâd 82(1778).

[9] Heysemi, Mecmau’z-Zevâid 4, 315-320.

Yazar: