GEL! CÂNI CÂNÂNA TESLİM EYLE…

“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah’ın Kitab’ı ve Rasûlünün sünneti.” (Muvatta, Kader,3.)

Nebiler Nebisi (sas) Arafat’ta toplanan büyük kalabalığa hitap ediyordu. Artık son sözlerin demi gelmiş, ayrılık zamanı yaklaşmıştı. Bu konuşma “veda hutbesi” olarak tarihe geçiyordu. Ancak ashabının gönlünde, O’nsuz (sas) bir hayat fikri en ağır yüklerden birisi idi. Nasıl olurdu?  Nasıl yaşanır, hayatın getirdiği sorunlar nasıl çözülebilirdi? Tereddütler, korkular ürkek bakışlardan okunuyordu. Nebinin pak dudaklarından bu derdin dermanı dökülüyor, Kıyamete dek baki kalacak miras açıklanıyordu: Kitabullah ve Sünneti Rasûlullah…

Her türlü dalâlet, fitne ve ihtilaf; bu ferman ile yok olup gidiyordu. Bir olabilmek, kenetlenmek, tefrikadan kurtulmak kitap ve sünnet ekseninde buluşmayı gerektiriyordu.

“Muhakkak ki, en güzel söz Allah’ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed’in (sas) yoludur…” (Buhârî, İ’tisam 2., Edeb 70.)

Allah Rasûlünün hem getirdiği vahye hem de şahsına itaat edilmesi gereklidir. Onun şahsına uymak sünnetine uymak demektir. Ona itaat bu yol ile mümkündür.

Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlanma dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.” (Nisa, 64)

Efendimiz bizler için en güzel örnektir. Hem dinin yaşanmasında, hem şahsiyeti oluşturan temel taşların yerine oturmasında O’nun izinden yürümek kadar kutsî bir yolculuk var mıdır? Zira Peygamberler insan-ı kâmildirler. Onların önderliğinde kullar, bu mübarek yolun yolcusu olurlar.

Andolsun, Allah’ın Rasûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21.)

Hidayette dâim olmak, dalâletten kaçınmak ancak Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak ile mümkündür. Bunun yolu ise; Allah’ın elçisine tam manasıyla itaat ve bağlılıktan geçmektedir. “Her kim bana itaat ederse Allaha itaat etmiş olur. Kim de bana isyan ederse Allaha isyan etmiş olur.” (Buhârî, Ahkâm,1.)

 “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmrân, 103.)

Zira vahiy kaynağı ile beslenen peygamberlerin emrine ve nehyine tabi olmak bizatihi Allah’ın belirlediği bir hukuktur.

“... Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir. ” (Haşr, 7.)

İmanda taklitten tahkike yükselmek vazifemizdir. Ancak bilmeliyiz ki; taklit olmadan da tahkik olmaz. Efendimiz bizim takva ile yücelecek hayatımızın bu bakımdan en muazzam eğitimcisi ve terbiyecisidir. Bizler ona bu minvalde sonsuz derecede muhtacız. Sünneti bu şekilde algılayanlar hakikate ereceklerdir. Bu durumu Efendimiz verdiği örnekle sarâhatle açıklamıştır:

“Benim misalimle Cenab-ı Hakkın benimle göndermiş bulunduğu şeyin misali şu adamın misali gibidir: Bir adam kendi kavmine gelip: “Ben gözlerimle düşman ordusunu gördüm, tehlikeyi haber veriyorum, tedbir alın!” der. Kavminden bir kısmı tavsiyesine uyup, geceleyin, telaşa düşmeden oradan uzaklaşır. Bir kısmı da bu haberciyi yalanlar ve yerinden ayrılmaz. Ancak sabahleyin ordu onları yakalar ve imha eder. İşte bu temsil bana itaat edip getirdiklerime uyanlarla, bana isyan edip Cenab-ı Hakk’tan getirdiklerimi tekzib edip yalanlayanları göstermektedir.” (Buhârî, Rikâk, 26.)

İnsan varoluş gayesini idrak etmeli ve kulluğun ifadesini Sünnette bularak ona kesin bir itaat ile bağlanmalıdır. Peygambere duyulan sevgi de hissedilen hürmet de bunu gerektirir. Zira O’nun varlığı bizler için büyük bir rahmet ve nimet telakki edilmelidir.

“Benim misâlimle sizin misaliniz şu temsile benzer: Bir adam var ateş yakmış. Ateş etrafı aydınlatınca pervaneler ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onları kurtarmaya çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak çoklukla ateşe atılırlar. Ben (tıpkı o adam gibi) ateşe düşmemeniz için belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe ateşe koşuyorsunuz.” (Buhârî , Rikâk, 26; Enbiya, 40)

Rasûlullah’a (sas) itaatin en güzel şeklini Ashâb-ı Kirâm’da  görüyoruz. Zira onlar, her türlü şartta Efendimizin yanında yer alarak onu yalnız bırakmamış ve sahip oldukları her şeyi uğruna feda etmişlerdir. Sünnet-i Rasûlün uygulayıcıları olarak seçilmiş, böylece ümmetin en hayırlıları olmuşlardır. İbnu Mes’ûd’un (ra) dediği gibi; kalpçe en temiz olanlarımız, ilimce en derinlerimiz, amelce en ihlaslılarımız onlardır. O halde onları da örnek edinip gittikleri yolun yolcusu olmak gereklidir.

Bu yolu reddederek birtakım akımların zuhuru ile sünnetten uzaklaşmak ve hatta onu reddetmek  düşülebilecek en büyük dalâletlerdendir. Sadece Kur’ân ile bu dini yaşamaya kalkanlar Kur’ân-ı Kerim’de yer alan, Allah’a itaatin Rasûle itaat şartına bağlanmasını hiç bir şekilde izah edemezler. Bu kısım insanların zuhur edeceği Efendimiz tarafından da haber verilmiştir.

“Haberiniz olsun, rahat koltuğunda otururken kendisine benim bir hadisim ulaştığı zaman kişinin: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda nelere helal denmişse onları helal biliriz. Nelere de haram denmişse onları haram addederiz” diyeceği zaman yakındır. Bilin ki; Rasûlullah’ın haram kıldıkları da tıpkı Allah’ın haram ettikleri gibidir.” (Ebû Davud, Sünne,6(4604))

İnsan, benliğinin tuzaklarına düşmeden yürümek için Kur’ân’a ve sünnete muhtaçtır. Eğer tercihimiz batıldan uzak kalmak ve hidayette yaşamak ise ilahi kaide ve ilkelere ve bu ilkelerin          yaşanabilirliğini gösteren örneğe de muhtacız. Dalâlete düşmemek ancak bu ikisine sımsıkı sarılmak ile mümkündür. Şayet kural tanımaz ferman dinlemez nefsimize esir olacak isek, hiçbir kutlu haber gönlümüze tesir edemeyeceği gibi mutsuzluk ve zillet yakamızı bırakmayacaktır. Seçim insanın iradesi altındadır: Rasûlün mirasına sahip mi çıkacağız, yoksa bu mirasın bize düşen payına sırt mı döneceğiz?“Cânı Cânâna teslime hazır değilsen sakın kimseye aşktan bahsetme” der Mevlana… Sevgiden, muhabbetullahtan bahsediyorsak duygumuzun ispatı sünnete ittibâ ile olacaktır. O halde gel nefsim! Cânı Cânânâ teslim eyle…

 

 

Yazar: