Ümmü Umâre radıyallahu anhâ

Bedeninde taşıdığı suda bir canlı yaşıyor kadının. Bazen durgun bir göl, bazen dalgalı bir deniz ve bazen uçsuz bucaksız bir okyanus olması bu yüzden. Kadın bereket, kadın merhamet, kadın cesaret, kadın feraset demek bu yüzden.

Kimi toplumda ezilmiş, kimisinde özgüveni yere serilmiş, kimisinde ihtiyaç duyulmadığına inanılmış ama bu donanım yüzyıllar boyu değişmemiş. Hangi devirde ve hangi diyarda yaşarsa yaşasın, kadın hep bu olmuş. 

Ben de Saadet Devrinde ve Medine diyarında yaşamış bir kadınım. Hazreç Kabilesi’nin Neccaroğulları kolundanım. Mekke’de bir peygamber olduğunu ve yeni bir dinden söz ettiğini duyduğumda kabıma sığamadım. Dinlemeye ve öğrenmeye can attım. Ama Mekkelilerin yeni dinden hoşnut olmaması sebebiyle açıktan açığa gidip konuşmak henüz mümkün değildi. Uygun zamanı bekledim ve 621 yılının hac mevsiminde Mekke yakınlarında O’nunla görüşecek olanların arasına ben de katıldım. 75 kişilik kafilede yalnızca iki kadındık. Esma bint Amr ve ben Nesibe bint Kâb yani Ümmü Umâre. Durgun bir göldüm o gün, sakin ve derin. Gecenin ilerleyen saatlerinde, Mekkelilerden gizli bir şekilde Rasulullah’a biat ettik, O’na ve dinine bağlı kalacağımıza dair söz verdik. O nuru dünya gözüyle gören ilk Medinelilerdik.

İçim huzur ve neşe dolu olarak evime döndüm. Artık yeni bir dinin mensubu olarak tertemiz bir ömrün başlangıcındaydık. İslam barıştı, güvendi, adaletti, eşitlikti. Bizi güzel günlerin beklediğini hissederek Efendimiz’in şehrimizi teşrifi için dua etmeye başladık.

Nihayet o gün geldi. İslam Peygamberi Medine’ye girdi ve beraberinde güzel günler getirdi. Eskinin üzerine bir sünger çekildi.

Putlardan, şaraptan, kumardan, zinadan, faizden, kan davasından, hırsızlıktan, haksızlıktan kaçınıyordu herkes. Allah’ın emri ve Rasulünün tavsiyesi tüm yaşantımızı yeniden inşa ediyordu.

Kadının adı vardı artık. Allah önünde erkek ile eşittik. Hayatın her alanındaydık. Sosyal hayatta, devlet işlerinde, ticarette ibadette, savaşta… İçimizden birinin bebeği ağladığı zamanlarda, Efendimiz namazı kısa kıldırır, anne ile yavrusu bunalmasın derdi ve bunu kadının cemaate katılmasına bir engel olarak görmezdi. Hatta özel günlerimizden dolayı Mescid’e gitmediğimizde bizi uyarır, namaza katılmadan arka saflarda oturmamızı ama cemaati terk etmememizi söylerdi.

Medine Pazarı’nda kadınlar tezgah açabildiği gibi Rasulullah tarafından pazarın denetimi için muhtesip olarak bile seçilirdi.

Hiçbir soruyu ve sorunu önemsiz görmez, ashabının erkeklerini bilgilendirdiği gibi kadınlarını da bilgilendirirdi. Dalgalı bir denize dönmüştüm bir keresinde, “neden”ler bir türlü yakamı bırakmıyordu. O’na gittim ve “Allah neden Kur’an’da hep erkeklerden bahsediyor?” diye sordum. O da mübarek tebessümü ile Cebrail’in getirdiği şu ayeti okudu bana: “Müslüman erkekler ve kadınlar, mümin erkekler ve kadınlar, ibadet ve itaat eden erkekler ve kadınlar, özü sözü doğru erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, gönlünü ibadete vermiş erkekler ve kadınlar, yardım yapan erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar, işte bunlar için Allah büyük bir ödül hazırlamıştır.”

Savaşlarda yer almamızdan rahatsız olmaz, cesaretimizi hep takdir ederdi. Uhud Savaşı’ndaydık. Askerlere su taşımak ve yaralıları tedavi etmek için orduya katılmıştım. Ama Okçular Tepesi boşalıp, askerler geri çekilmeye başlayınca canımın canı Efendim’in sesini duydum: “Ey Allah’ın kulları! Bana geliniz!” Hiç tereddüt etmeden meydana girdim, elime geçen kılıç ve yayla düşmanın karşısına çıktım. Müslümanların geri çekildiğini gören müşrikler Allah Rasulü’nü çevrelemişti. Kendimi siper ettim. Eşim ve oğullarım ile birlikte O’nu korumaya çalışırken oğlum omzundan derin bir yara aldı. Ben savaşa devam ediyordum ama Allah Rasulü, Abdullah’ın yarasına bakmamı istedi. Hemen sargısını yapıp “Haydi oğlum” dedim, “Git ve savaşmaya devam et.” Ardından ben de tekrar atıldım meydana ve on üç yara ile döndüm Medine’ye. Acım çoktu ama sevincim ondan da çoktu. Allah Rasulü sağ idi ya, değil yaralanmak, on üç canım olsa da feda ederdim O’na. Mücadelemizden ötürü cennette kendisine komşu olmamız için dua etmişti üstelik. Yeryüzünde benden mutlusu olabilir miydi? Ve o gün nasıl uçsuz bucaksız bir okyanusa dönüştüğümü şu sözleri ile anlattı hep: “Uhud’da hangi yöne baksam Ümmü Umâre’nin beni korumak için savaştığını  görüyordum!”

Hudeybiye’ye katıldım sonra, Rıdvan Biatı’na, kaza umresine, Huneyn Savaşı’na, Taif Kuşatması’na. Cennette komşu olacağım Rasulümden dünyada da hiç ayrı durmadım. Mücadeleden kaçmadım. Ömrümün sonuna kadar zalime hesap sorup, kafirin karşısında durdum.

O, doğduğu anda yaşam hakkı da dahil olmak üzere her şeyi elinden alınan biz kadınları, öyle eşsiz bir muameleyle Rabbimizin verdiği haklara kavuşturdu ki!

Ben nasıl O’nun getirdiği dine hizmetten geri durabilirdim?

Add new comment

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.