Siyer Yazıları 14: Kasva

O, Üsve-i Hasene’ydi. En güzel örnekti. Yardımseverlik, cömertlik, dürüstlük, güvenilirlik, güler yüzlülük ve bunun gibi nice haslette zirve idi. Ancak hepsinin içinden bir tânesi vardı ki beni ve benim gibileri ihyâ eden özelliği oydu: merhameti.

Evet, tüm kutsal kitaplarda geleceği müjdelenen ve özellikleri anlatılan son peygamberi tek bir kelimeyle ifade edecek olsam merhamet derim ben.

Acı günler olur. Evlâdını mezara koyarken pamuk kalbi hislenir, zeytin karası gözleri nemlenir, gül yanaklarından yaşlar süzülür. “Sen de mi yâ Resûlullah?” diye soranlara, “Bu merhamettir,” der. Güzel günler olur. Torunlarına sarılır, öper, onlarla oynar. Bunu yadırgayanlara şaşırır. “Allah kalbinizden merhameti aldıysa ben ne yapabilirim!” der.

Sadece insanlara mı? Hayır, tüm âlemedir O’nun merhameti. Yol üzerindeki kediyi ve yavrularını ürkütmemek için güzergâhını değiştirir, gücünü aşacak kadar ağır yükler taşıtılan devenin sâhibini uyarır, üzerinde uyuyan kedi rahatsız olmasın diye cübbesinin ucunu keserek usulca kalkar, ölen bir serçe için tâziyede bulunur. Tüm canlılara duyduğu merhametle çağlar aşar ve insanlığa “Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun,” diyerek merhameti öğretir. 

Değeri dört yüz dirhem eden, kulağında bir kesik izi bulunan, çok hızlı koşarak kendi türü içindekilerden ayrılan bir deveydim. Sadık dostu Ebû Bekir hicret yolculuğu için beni alıp Allah Resûlü’ne hediye etti.  Ama kimseye borçlu kalmak istemeyen Efendim, bedelimi ona ödedi. Ve bundan sonra tüm özelliklerim değişti. Ben artık paha biçilemez, hörgücünde bir nûr izi bulunan ve çok şanslı olduğu için diğerlerinden ayrılan bir deveydim.

İsmim Kasva. Resûlullah Efendimiz’in bineğiyim. Tebliğinin muhatabı değilim elbette ama şefkat ve merhametinin en büyük tanığıyım. Yaradan, biz hayvanları mükellef kılmadıysa da başıboş bırakmadı. İnsanların adına içgüdü dediği sezilerimiz ile acıyı, sevinci, zikri, şükrü biz de biliriz. Hâlimizi arz edemeyiz ama sevildiğimiz yeri anlar, sevilmediğimiz yerde durmak istemeyiz. İşte ben dünya üzerindeki en güzel yerde, O’nun sevgisinin ve merhametinin kanatları altında geçirdim ömrümü. Bana nasip olan başka kime nasip olmuştur ki? Burak’tan bile şanslı sayarım kendimi. Çünkü o yalnız bir defa gördü, sonra hep hasret çekti. Ama ben...

Ben ömrünün sonuna kadar O’nun yanındaydım. O’nunla berâber peygamberliğin yükünü de taşıdım. Mâide sûresi, Allah Resûlü benim üzerimdeyken nâzil oldu. O nasıl bir heybet, nasıl bir sıkletti yâ Rabbi! Efendimiz’in tüy gibi hafif bedeni bana hiç ağırlık yapmaz, beni asla yormazdı. Ama o gün sırtımdaki yüke dayanamamış ve yere çökmüştüm. Ne oluyor bana diye şaşkınlık içindeyken öğrendim ki vahyin ağırlığıymış taşımaya çalıştığım. Dağların bile yüklenmeye  dayanamadığı emâneti bir deve nasıl taşısın? Ancak peygamberler lâyıktır o sorumluluğa, böylece bildim.

Yüküne ortak olduğum gibi sevinçlerinin de müjdecisi oldum Allah Resûlü’nün. Çok hızlı koştuğum için âcil haberleri benimle ulaştırırdı. Bedir Savaşı’nın ardından da Zeyd’e verdi beni. Var gücümle yol alıp, çabucak taşıdım Medîne halkına müslümanların zaferini. İnanmış bir avuç insanın, bin tâne küfür ehlini yerle bir edebildiğini gördüm, sabır ve duâyla Allah’tan yardım dileyenlerin nasıl büyük bir coşkuyla zaferi karşıladığını. Hızlı koşuyordum, birçok yarışı kazanıyordum ama birinde galip gelemedim. Hem hızımla meşhurdum hem peygamber devesiydim, ama yenilmiştim. Münâfıklar alay eden sözlerle konuşmaya başladılar. Öyle mahcup oldum ve öyle üzüldüm ki! Nasıl olur da Allah Resûlü’ne bu sevinci yaşatamazdım! Münâfıkların alay etmesine nasıl sebep olurdum! Ama O, merhametlilerin en merhametlisi Efendim tesellî etti beni. Kollarını açarak “Gel benim Kasva’m, gel,” diyerek karşıladı gülen yüzüyle. İşte ben bu saâdeti kuşandım...

Medîne’de inşâ etmek istediği mescidin, benim çöktüğüm arsa üzerine yapılmasını uygun buldu. Ve Mescid-i Nebî’nin inşâsı böylece başladı. Vereceği kararda beni ölçü almıştı... İşte ben bu îtibarla donandım...

Yaşanan ilklerde hep yanındaydım Efendimiz’in. Mekke’den ilk çıkışı benimle oldu, hicretteki diğer yol arkadaşı da bendim. İlk umre için yola çıkıldığında da benim üzerimdeydi, Hudeybiye Antlaşması’nı imzalayarak geri döndüklerinde de. Mekke seferine giderken ben taşıdım yine Allah Resûlü’nü. Fetih müjdesine de Kâbe’nin putlardan kurtuluşuna da şâhit oldum.

Ve ilk haccı yaşadım O’nunla berâber. Aynı zamanda son haccı, son hutbeyi, son günleri... Vedâ Hutbesi’ni benim sırtımda îrat ettikten sonra beklemeye başladım. Bir gün olsun bana yükünü, ağırlığını hissettirmeyen mübârek bedeninin toprakla buluşacağı âna kadar, belki ondan önce can veririm umuduyla bekledim. Ama olmadı.

Allah Resûlü dünyâyı terk etti, ben yaşadım. Binek hayvanıydım, vazîfem buydu ama ayrılık yükünü taşımaya alışamadım. Halife Ebû Bekir, Nakî çayırlığına saldı beni. Toprakta O’nun kokusunu arayarak günlerimi geçirdim ve vâdem dolunca O’nu kucaklayan toprağın koynuna ben de uzandım.

Add new comment

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.