Salât u Selamlar

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّط يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْليمًا

"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler. Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salat ve selam getirin."

Ahzâb Suresi 56. Ayet

diğerleri

 

Bunları Biliyor muydunuz?

İnsanlar cahiliye devrinde Şevvâl ayında evlenmezlerdi. Peygamber Efendimiz  günümüzde de yaygın olan iki bayram arası düğün olmaz anlayışını yıkmış Hz. Aişe validemizle bu ayda nikahlanıp evlenmiştir. 

tümü

Barındırdık mı?


İslam ahlakının değeri, pratikle hayat bulmasındadır. Yaşam alanına girmeyen bir değer, İslamî anlamda söz konusu değildir. İnsanın nefsine dur diyecek gücü ve menfaatini öteleyecek kuvveti yakalaması için Kur’ân ve sünnet, muhatabına “empati” yaklaşımını önerir. Aksi takdirde sadece cennet vaadi ve cehennem korkusu kişinin mümin-i kâmil olmasında yeterli etken değildir. Zira Hz. Peygamber’in “Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi din kardeşi için de arzu edip istemedikçe iman etmiş olamaz.”[1] hadis-i şerifi bu konuda bize esas teşkil edecek ilkeyi vermektedir. İslamiyet’in pratik hayata dair bu dinamik yapısı, toplumun ilişki ağını “iyilik” değeri üzerinden kurarak sosyal dayanışmayı beraberinde getirmektedir.

Kişi kendisini muhatabıyla aynîleştirdiği oranda sahip olduğu imkânları onunla paylaşır. Ancak insana dair birçok durum mevzubahistir. Empati yapmak ve özveride bulunmak esas itibariyle insana güç gibi görünse de zaman zaman menfaat ilişkisi bu hasletleri yaşanabilir kılar. Dolayısıyla bu konudaki samimiyet, sadece ihtiyacı olana değil aynı zamanda menfaat beklentisine cevap veremeyen her bakımdan korumasız bir insana yapılan iyilikte kendini gösterir. İşte İslamiyet, bu dinamik yapısıyla -tarih boyunca her toplumda var olan- “yetim ve kimsesiz çocuklar” meselesine çözüm üretir.

“Yetim” kelimesi, Arapça’da ‘yalnız kalmak, babasız kalmak, gaflette bulunmak, geri kalmak, muhtaç olmak’ manalarına gelir. Terim olarak “yetim”, ‘büluğ çağından önce babası ölen çocuğa’ denir. Sözlükte ‘yalnız kalmış, tek kişi, eşsiz’ manalarına gelmesi ise bize yalnız ve tek olan her şeyi “yetim” olarak isimlendirebileceğimizi salık verir.[2] Bu nedenle yazımız, yetimlerle birlikte kimsesiz çocukları da kapsayacak; ancak ilgili konunun hukuki ve tarihsel sürecini tartışmaya açmaktan[3] ziyade ahlakî sorumluluk boyutunu ele alacaktır.

Henüz dünyaya gelmeden babasını, 6 yaşında annesini ve 8 yaşında dedesini kaybeden Hz. Peygamber, amcası Ebû Talib’in himayesinde büyümüştür.[4] Mekke döneminde inen Duha sûresi, Allah’ın kudretini anlatmakla birlikte iyilik duygularını ve muhtaçlara yardım etmeyi de öğretir.[5] Sûre, Hz. Muhammed (sas)’e çocukluğunu hatırlatır. “….6. Seni yetim bulup da barındırmadı mı? 7. Seni yolunu kaybetmiş bulup da yola iletmedi mi? 8. Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi? 9. Öyleyse sakın yetimi ezme! 10. Sakın isteyeni azarlama!..” Cenâb-ı Hak, söz konusu hatırlatmayla Efendimize ve Efendimizin şahsında bizlere yetime karşı merhametin “empati” ile hissedilmesini öneriyor. Rasûl-i Ekrem’in hayatında bu merhametin tecessüm ettiğini gösteren rivayet şu şekildedir: “Bişr b. Akrabe, Uhud Savaşı’nda babasını kaybettiğini Hz. Peygamber’den öğrenince ağlamaya başlar. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (as), onun başını okşayıp ‘Ben baban olayım, Âişe de annen olsun, istemez misin?’ der.”[6]

Bakara sûresi 177. âyet-i celilesinde Cenâb-ı Hak, “iyiliği” tanımlarken inanç esaslarından başlar, sosyal sorumluluklarla devam eder ve nihayetinde ibadet boyutunu dile getirir: “…Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır…” âyet-i kerimesi, İslam’ın hayatın her alanını kuşattığını ve bu kuşatma ile eksiksiz bir bütünlük arz ettiğini vaz’ eder. Bu bütünlüğe dâhil olan unsurlardan biri de “yetime vermek”tir.

Yine diğer âyetlerde bu “verme”nin değişik boyutları gündeme gelmektedir. Tam da burası, nefse “dur” diyecek ve menfaati öteleyecek er meydanıdır!

Birincisi, hak ve hukukunu koruyacak kimsesi olmayan yetimin malına tamahkâr olmamak; “Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.”[7] “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.”[8] Nitekim Uhud savaşında şehid olan bir sahabinin geride kalan iki yetim kızının malına el koyan amcalarına Hz. Peygamber müdahale ederek buna engel olmuştur.[9]

İkincisi aile olmak; “…Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın…”[10] Urve b. Zübeyr (ra), Hz. Âişe’ye (ra) âyetin manasını sorar. Hz. Âişe (ra): “Kız kardeşimin oğlu! Bu o yetimdir ki velisinin gözetimi altında bulunur ve mal hususunda ortaktırlar. Malı ve güzelliği velisinin hoşuna gider, mehrinde adalet yapmayarak onunla evlenmek ister. Başkalarının vereceği mehir kadar mehir vermez. İşte bu âyette bu gibi velilerin hak ve adalete riayet edip, mehirlerini özellikle en yüksek miktarına eriştirmedikçe gözetimleri altında bulunan yetim kızlarla evlenmeleri yasaklanmış ve hoşlarına giden diğer kadınlarla evlenmeye yönlendirilmişlerdir. Bu âyetten sonra insanlar bunlar hakkında Rasûlullah’tan fetva sordular. Allah Teâlâ da: ‘Kadınlar hakkında Senden fetva istiyorlar. De ki: O kadınlar hakkında size fetvayı Allah veriyor. Yazılan haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek istediğiniz yetim kadınların, zayıf düşürülen çocukların hakkındaki ve yetimlere adaletli davranmanız hususundaki hükümleri, Kur’ân’da size okunan âyetler açıklar…’[11] âyetini indirdi.” Burada “Kur’ân’da size okunan âyetler”den kast edilen Nisa sûresi 3. âyettir.[12] Âyetler her ne kadar yetimin velisine seslense de yetim ve kimsesiz bir kıza nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda herkese genel bir prensip sunmaktadır.

Üçüncüsü sahiplenme üslubu; “Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır.”[13] Sahiplenilen kimsesiz çocuğun, kendi soy kütüğü ile ilişkisini kesmek ve ailesinden habersiz bırakmak hem psikolojik hem de aile ilişkileri bakımından birçok sakıncayı beraberinde getirmektedir. Bu nedenle şefkatin tahakküm edici olmaması ve yetimin gerçek ailesinden haberdar edilmesi elzemdir. Kuşkusuz “yetime verme”nin dile getirdiklerimizden başka birçok değişik boyutları vardır. Ancak burada ilkesel anlamda keşfedebildiklerimizle iktifa edeceğiz. Zira ilkesel olarak bu üç hususun diğer hayırları da beraberinde getireceğine inanıyoruz.

İslam’a mensubiyetimizi teyakkuzda tutan Maun sûresinde Allah Teâlâ, ilk âyetlerde kâfirin niteliğini anlatırken “İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir.”[14] buyurur. Akabinde namazlarında gafil olanlardan bahisle[15]“Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.”[16] âyet-i celilesi, kâfirin ahlakıyla namazlarında gafil olan kulların ahlakı arasındaki benzerliği gösterir. Bu benzerlikten mümkün olduğunca kaçınmanın yolu, Allah’ın (cc) Peygamber Efendimize önerdiği “empati”yi ahlak edinerek savunmasız ve kimsesiz insanların O’nun (cc) emaneti olduğu bilincine varmaktır. Hz. Peygamber’in hayatında şahit olduğumuz bu ulvi bilincin sahabedeki tezahürüne bakalım:

“Kazâ Umresi dönüşü, Rasûlullah (sas) Mekke’den çıkarken, Hz. Hamza’nın kızı Ümâme (ra) peşine takıldı ve: ‘Amcacığım, amcacığım!’ diye seslendi. Hz. Ali onu alıp elinden tuttu ve Fâtıma (ra)’ya: ‘Amcanın kızını yanına al!’ dedi. Medine’ye gelince Ümâme’ye bakma hususunda Hz. Ali, Zeyd ve Câfer ihtilâfa düştüler. Hz. Ali: ‘O benim amcamın kızıdır! Ona ben bakmalıyım.’ diyordu. Câfer (ra): ‘O hem amcamın kızı, hem de ben onun teyzesi ile evliyim!’ diyordu. Zeyd (ra) de: ‘O benim kardeşimin kızıdır!’ diyordu. (Rasûl-i Ekrem Efendimiz onu Hamza (ra) ile kardeş yapmıştı.) Rasûlullah (sas), Ümâme’nin, teyzesinin yanında kalmasına hükmetti ve: ‘Teyze, anne makamındadır!’ buyurdu.”[17]

Allah Rasûlü (as): “Kendi yetimini veya başkasına ait bir yetimi gözetip kollayan kimseyle Ben cennette şöyle yan yana bulunacağız.” hadisini söylerken işaret parmağıyla orta parmağını gösterir.[18] Bu kutlu müjdeye mazhar olmak için sadece anne-babadan yetim olanlara değil aynı zamanda korumasız kalan kimsesiz bakıma muhtaç çocuklara da merhamet kanadımızı indirelim. Türkiye’de bize bunun için fırsat açan birçok Sivil Toplum Kuruluşu bulunmaktadır. Bunlardan birkaçının projeleri şunlardır: IHH’nın hem Türkiye’de hem de Uluslararası düzeyde yetimlere yönelik “Kutsal Emanetler Sizinle Büyüyor”[19], Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı’nın Türkiye’de sokakta çalışan ve çalıştırılan çocuklar için “Çocuklar Sokakta Solmasın”[20] ve Suffa Vakfı’nın “Kimsesiz Çocuklara Destek”[21]. Şüphesiz Türkiye’de yapılan çalışmalar bunlarla sınırlı değildir. Daha birçok hayırsever kurum ve kuruluşların çalışmaları bulunmaktadır.

Bir sahabî, Efendimize kalbinin katılaştığından, artık ne duygulandığından ne de ağlayabildiğinden şikâyet eder. Bunun üzerine Rasûl-i Kibriya: “Bir yetimin başını okşa. İçinde bir şeylerin kımıldadığını hissedeceksin.” buyurur.[22] Rivayetin dikkat çektiği husus, çevremize gösterdiğimiz duyarlılık ile kalbimiz arasındaki ilişkidir. Allah (cc), yarattığını bilir ve barındırır, ki Peygamberini barındırmadı mı? O halde bizi insan kılacak incelmiş titreyen kalbe ulaşmak için kendimize soralım: Biz barındırdık mı?!


[1] Buhari, İman, 7; Müslim, İman 71.

[2] Dinbilimleri Akademik Arastırma Dergisi, VII (2007), sayı: 2, s. 10, “Fert ve Toplumun Yetim ve Öksüzlere Karşı Sorumlulukları”, Cemal Ağırman.

[3] Ayrıntılı bilgi için bknz: “Yetim ve Kimsesiz Çocuklarla İlgili Tesis Kurmanın ve Yaşatmanın Önemi”, Prof. Dr. Beyza Bilgin, Diyanet İlmi Dergi, c. 33,  s. 3, Temmuz-Ağustos-Eylül 1997.

[4] Ayrıntılı bilgi için bknz. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, c. I s. 39-50,  İrfan yay., 5. Baskı, İstanbul, 1993, terc. Prof. Dr. Salih Tuğ.

[5] Muhammed Hamidullah, age,  c.I, s.85.

[6] Hayâtü’s Sahabe, Yusuf Kandehlevî, Semerkand yay., c. 3, İstanbul, 2010, terc. Sıtkı Gülle, s. 53.

[7] Nisa sûresi 4/2.

[8] Nisa sûresi 4/10.

[9] Tirmizî, Ferâiz, 3; İbn Mâce, Ferâiz, 2.

[10] Nisa sûresi 4/3.

[11] Nisa sûresi 4/127.

[12] Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, c. 2, s. 505-506, Azim Dağıtım, İstanbul.

[13] Ahzab sûresi 33/5.

[14] Maun sûresi 107/2-3.

[15] Maun sûresi 107/4-5-6

[16] Maun sûresi 107/7

[17] Buhârî, Meğâzî 43, Sulh 6, Umre 3; Müslim, Cihâd 90; Ebû Dâvûd, Talâk 35.

[18] Müslim, Zühd 42.

[19] http://www.ihh.org.tr/yetim-/ 

[20] http://www.hayatvakfi.org.tr/CSSDefault.aspx

[22] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/263, 387.

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.