İsrâ - Mirâc Mucizesi - II

 (Hicretten 8 ay önce, 27 Receb)[1]

Hz. Peygamber (a.s.), tebliğe başlamasından itibaren çok zor sınamalarla karşılaştı ve karşılaştığı güçlükler gittikçe arttı. Hz. Peygamber’e (a.s.) iman edip etrafında toplanan ashabının büyük bir kısmı, kendi vatanlarını terk edip Habeşistan’a hicret etti. Hz. Peygamber (a.s.) Mekke’de kalan Müslümanlarla birlikte, üç yıl kadar süren, şiddetli bir sosyo-ekonomik boykota uğradı, dar bir alanda kuşatma altında tutulup dünyadan ve hayattan tecrit edildi.  –Vefalı sadık eşi- Hz. Hatice’nin (r.anha) ve -en önemli hamisi amcası- Ebû Tâlib’in vefatıyla âdeta Hz. Peygamber’in (a.s.) kolu-kanadı kırıldı. İki kaybın meydana getirdiği büyük üzüntüden dolayı, o yıla “Senetü’l-hüzn” (hüzün senesi) denildi. Nihayet Hz. Peygamber’in (a.s.) Tâif’te himaye araması da sonuçsuz kaldı. Bütün bu olumsuzluklara rağmen O (a.s.), insanları hiçbir menfaat gözetmeksizin tevhide çağırmaya, sarsılmaz bir kararlılıkla devam etti. İşte böyle bir durumdayken Rasûlullah (a.s.) isrâ ve miraç denilen ilâhî mükâfata mazhar oldu.[2]

İsrâ ve miraç, Hz. Peygamber’e (a.s.) ihsan edilen bir mucizenin iki safhasıdır.[3]

Peygamber Efendimizin (a.s.) isrâsı (الإسراء), Kur’ân-ı Kerîm’in el-İsrâ (17/1) ve en-Necm (53/1-18) sûrelerindeki beyanlarla; miraç (المعراج) mucizesi de en az kırk beş sahabenin –tevatür derecesine varan- rivayetleriyle[4] sabittir. 

İsrâ ve miracın gerçekleştiği hususunda, Ehl-i Sünnet âlimleri arasında ihtilaf yoktur. İsrâ ve miraç mucizesi ile ilgili bazı ihtilaflar, bu muazzam vakıanın aslına değil, tafsilât ve teferruatına dairdir. Sadece hak yoldan sapanlar batıl şüphelerle bu olayı karalamaya çalışmışlardır.[5]

Ebû Hayyân Muhammed b. Yûsuf el-Endelüsî (654-745/1256-1344) gibi müfessirlere göre, Mekkeli müşrikler, isrâ hadisesini haber verince Hz. Peygamber’i (a.s.) yalanladılar. Yüce Allah, onu (a.s.) teyit için: “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”[6] meâlindeki âyeti indirdi.[7]

İsrâ (إسراء) kelimesi mastar olup “gece yolculuğu yapmak” demektir.[8] İsrâ mastarının türevleri, Kur’ân-ı Kerîm’de “Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola çıkıp) yürü.”[9] gibi birçok âyette zikredilir.

Terim olarak isrâ, Yüce Allah’ın takdiriyle Hz. Peygamber’in (a.s.), gece yolculuğu ile[10] Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan[11] -çevresi mübarek kılınan- el-Mescidü’l-Aksâ’ya götürülmesini ifade eder.[12]

Miraç, “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamındaki urûc kökünden türemiş bir ism-i âlettir ve “yukarı çık­ma, yükselme vasıtası” demektir.[13]

Terim olarak miraç, keyfiyeti/niteliği Kur’ân ve sahîh Sünnet tarafından bildirilen, Hz. Peygamber’in (a.s.) İlahî Huzur’a kabulünü ifade eder. 

İsrâ ve miraçta yaşadığı hâdiseler, Rasûlullah’ın (a.s.) en üstün fazilete sahip olduğunun delilidir. Mescid-i Aksâ’da peygamberlere imam oldu, meleklerle görüştü, Sidretü’l-Müntehâ’ya (سدرة المنتهى)[14] götürüldü, İlâhî Huzur’a kabul edildi ve Yüce Allah’ın büyük icraatına tanık oldu.[15] 

İlâhî kudretin, yaratılıcılığını ve icraatını tefekkür edip idrak eden bir aklıselim, isrâ-miraç mucizesini büyük bir coşkuyla kabul eder.

Evet, hesaplanamayan büyüklüğüyle birlikte yarıçapı 46 milyar ışık yıl olduğu tahmin edilen evreni,

Büyüklükleri, kendi etraflarında veya başka bir gök cisminin etrafındaki dönüş hızları[16] ve yapıları türlü türlü olan sayısız gök cisimlerini,

Atomu ve atom altı parçacıkları, 

Suyu, havayı, sesi, kokuyu, saniyede 300.000 km. kadar yol alan ışığı,

Âlem-i misâli, ruhu, zamanı, hayali, fikri ve benzeri varlık çeşitlerini[17] yaratan ve yöneten gerçek anlamda nihâyetsiz Bir Kudret’e, hiçbir şey ağır gelmez.

Rivâyetlerin bütünü göz önüne alındığında, isrâ ve mi’racın aynı gecede gerçekleştiği ve Hz. Peygamber’in (a.s.) ilk önce Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürüldüğü anlaşılır.[18]

Kur’ân-ı Kerîm’de, el-Mescidü’l-Harâm tabiri on sekiz âyette zikredilir.[19] el-Mescidü’l-Harâm tabiriyle âyetlerde kelamın akışına ve konuya göre: (1) Kâbe, (2) Kâbe ve yakın çevresinden oluşan mescit, (3) Mekke şehri veya (4) ilk üçünü de kapsayan Harem bölgesi kastedilir.

Sözlükte “yasaklanmış, korunmuş, dokunulmaz” manasına gelen harem kelimesi semaî bir mastardır ve Kâbe’yi kuşatan sınırları belirli bir bölgeye alem; yani özel isim olmuştur. Aynı isim, bir takım dokunulmazlıklarla donatılmış olan ve sınırları Hz. Peygamber (a.s.) tarafından çizilen Medine ve çevresi için de kullanılır. Hz. Peygamber (a.s.): “Mekke İbrahim’in, Medine benim haremimdir.” (مَكَّةُ حَرَمُ إبراهيم والمدينةُ حَرَمي) buyurmuştur. Bu bölgelere harem denilmesi, buralarda savaşın, zararlılar dışında canlıların öldürülmesinin ve bitki örtüsüne zarar verilmesinin yasaklanmasından ve bir takım dokunulmazlıklarla üstün kılınmasındandır. Harem ve harâm (حرام) kelimeleri eş anlamlıdır. Harem yer ismidir. Haram hem helâlin zıddı olup dinen yasaklanan şeylere denir hem de yer ismidir. Yani el-Mescidü’l-harâm[20] gibi tabirlerde harâm kelimesi, haccın eda edildiği ve hac yasaklarının geçerli olduğu, Kâbe’yi kuşatan, sınırları belirli bir bölgeye denir. Bundan dolayı Mekke’ye el-Beledü’l-Harâm denildiği gibi Kâbe el-Beytü’l-harâm, çevresindeki mescit de el-Mescidü’l-Harâm diye anılmaktadır.[21]

Öyleyse isrâ ile ilgili rivâyetlerdeki: “ben Mescid-i Harâm’da bulunduğum bir sırada”, “Kâbe’de Hicr” veya “Hatîm” denilen yerde iken, “evimde bulunduğum bir sırada’’, “Ümmü Hânî’nin evinde” gibi ifadeler arasında bir çelişki yoktur. Çünkü İbn Abbâs’ın (r.a.) da belirttiği gibi Harem denilen bölgenin tamamı Mescid-i Haram’dır.[22]

Hz. Peygamber (a.s.) Cebrâil ile birlikte Mescid-i Aksâ’ya vardığında Burâk’tan (البراق )[23] indi, Cebrâil Burâk’ı Mescid-i Aksâ’nın kapısına, yanına veya onun yakınında peygamberlerin bineklerini bağladığı bir halkaya veya kendisinin deldiği bir taşa bağladı.[24] 

Peygamber Efendimiz (a.s.), Mescid-i Aksâ’da iki rekât namaz kıldı ve peygamberler topluluğuna imam oldu.[25]

Cebrâil biri süt, diğeri şarap dolu iki kap getirdi. Rasûlullah (a.s.) süt dolu kabı seçince Cebrâil kendisine “fıtratı seçtin” dedi, ardından onunla (a.s.) birlikte dünya semasına yükseldi. Hz. Peygamber (a.s.), semaların her birinde sırasıyla Âdem (a.s.), Îsâ (a.s.), Yûsuf (a.s.), İdrîs (a.s.), Hârûn (a.s.) ve Mûsâ (a.s.) ile görüştü; nihâyet Beytü’l-ma’mûr’un[26] bulunduğu yedinci semada Hz. İbrahim’le (a.s.) buluştu. Sidretü’l-müntehâ (سدرة المنتهى)[27] denilen yere vardıklarında, ilahi hüküm ve kararları yazan meleklerin kalemlerinin çıkardığı sesleri duydu.

Sözlükte “Arabistan kirazı denilen hoş gölgeli nebk ağacı” anlamındaki sidre ile “son nokta” anlamındaki müntehâ kelimesinden oluşan Sidretü’l-müntehâ (son noktada bulunan sidre), miraç gecesi Hz. Peygamber’in (a.s.) mazhariyeti dışında, büyük meleklerin ve peygamberlerin ötesine geçemediği, yaratılmışların ilminin ulaşabileceği son noktadır.[28] Hz. Peygamber (a.s.), miraç gecesi Cebrâil ile Sidretü’l-müntehâ’ya kadar gitti ve Cebrâil’in daha ileriye gitmesine izin verilmediği için kâbe kavseyne (قاب قوسين)[29] olan yolculuğuna Refref (الرفرف)[30] ile devam etti.

Cebrail (a.s.), sınır işareti olan Sidre Ağacı’ndan sonra İlâhî Huzur’un eşiğine varıncaya dek izleyeceği yolu Hz. Peygamber’e (a.s.) tarif etti. Kur’ân’ın ifadesiyle,[31] aralarında sadece bir yayın iki ucu, hatta daha az bir mesafenin kaldığı İlâhî Huzur’a vardı. İlâhî Huzur’da, - Rasûlullah’ın (a.s.) “göz aydınlığı” (جعلت قرة عيني في الصلاة) ve “müminin miracı” (الصلاة معراج المؤمن)[32] diye nitelediği- namazın teşehhüt bölümünde okuduğumuz şu konuşma gerçekleşti:

Rasûlullah (a.s.) Yüce Allah’a karşı selam yerinde: “التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ”, başka bir rivâyette ise: “التَّحِيَّاتُ الْمُبَارَكَاتُ الصَّلَوَاتُ الطَّيِّبَاتُ لِلَّهِ” dedi. Bazı şârihler bu cümleyi şöyle izah etmişlerdir:

“Bütün canlıların hayatlarıyla gösterdikleri fıtrî ibadet ve tesbihler (اَلتَّحِيَّاتُ),

Bütün medar-ı bereket ve tebrik ve bârekallah dediren ve ‘mübarek’ denilen, hayatın ve canlıların hülâsası olan mahlûkların, özellikle tohumların ve çekirdeklerin, tanelerin, yumurtaların fıtrî mübareklikleri, bereketleri ve kullukları (اَلْمُبَارَكَاتُ),

Canlıların hülâsası olan bütün ruh sahibi varlıkların özel ibadetleri (اَلصَّلَوَاتُ) ve

Ruh sahibi varlıkların hülâsaları olan kâmil insanların ve mukarreb melaikenin ibadetlerinin hülâsası olan tayyibat ile nurani ve yüksek ibadetler (اَلطَّيِّبَاتُ) Allah’a mahsustur”.

Yüce Allah, bu kulluk arzına şöyle karşılık verdi: السَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللَّهِ وَبَرَكَاتُهُ: Ey Peygamber! Selâm, Allah’ın rahmet ve tüm bereketleri de senin üzerine olsun!

Rasûlullah (a.s.) [Selâm-ı İlâhî’nin ve yeryüzünde Selâm-ı İlâhî’yi temsil eden İslâmiyet’in, yalnızca kendisine değil ümmetinin bütün salihlerine şamil olması için bir dua mahiyetinde] şöyle karşılık verdi:

 السَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ: Selâm bizlerin ve Allah’ın sâlih kullarının üzerine olsun![33]

Bu sohbetten hissedar olan Cebrâil: “أَشْهَدُ أَنْ لا إِلَهَ إِلا اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ” (Allah’tan başka ilah olmadığına tanıklık ederim. Ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna tanıklık ederim) dedi.[34]

Rasûlullah (a.s.), namazın teşehhüt kısmında okunan bu muhavereyi, Kur’ân öğretir gibi (كَانَ رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- يُعَلِّمُنَا التَّشَهُّدَ كَمَا يُعَلِّمُنَا الْقُرْآنَ)[35] veya bir çocuğa yazı yazmanın öğretilmesi gibi (سمعت ابن عمر يقول: كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يعلمنا التشهد كما يعلم المكتب الغلمان)[36] öğretirdi.

Miraç’ta Hz. Peygamber’e (a.s.) Bahşedilen Hediyeler

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in el-Bakara Sûresi’nin son iki âyetini (285-286) Rasûlullah’a (a.s.) hediye etti. Yüce Allah, birliğine inanıp O’na ortak koşmayanların (şirke düşmeyenlerin) ve Hz. Muhammed’in (a.s.) peygamberliğine inanan bütün Müslümanların, günahkâr olsalar da Cehennem’de bir süre cezalarını çektikten sonra affedilip kurtulacaklarını müjdeledi.[37] Böylece Yüce Allah, Rasûlullah’ı (a.s.) taltif edip onu (a.s.) onurlandırdı.

Miraç vesilesiyle beşeriyete lütfedilen ilâhî bir hediye olan el-Bakara Sûresi’nin son iki âyeti meâlen şöyledir:

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. ‘Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık. Dönüş sanadır!’ dediler. Allah bir kimseye ancak gücünün yettiği ölçüde sorumluluk yükler. Herkesin kazandığı (hayır) kendisine, yapacağı (şer) de kendisinedir. Ey Rabbimiz! Eğer unutur ya da hataya düşersek bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize, üstesinden gelemeyeceğimiz işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize merhamet et! Çünkü Sen bizim efendimizsin! Öyleyse kâfirler güruhuna karşı bize yardım et!”[38]

“Amenerrasulü” diye anılan el-Bakara Sûresi’nin son iki âyeti, ilahi emirler karşısında mutlak itaate yönelen müminlerin inançlarındaki sadakatlerini ifade etmektedir. Ayrıca bir önceki âyette geçen “İçinizdekileri açıklasanız da gizleseniz da Allah sizi hesaba çekecektir.”[39] haberiyle endişeye kapılan müminlere bu âyetlerle kolaylık bahşedildi, mükellefiyetler hafifletildi. Böylece Yüce Allah’a tam itaat ve iltica meyvelerini verirken yersiz kuşkular da bertaraf edildi. Peygamber Efendimize (a.s.), miraç gecesinde, vasıtasız bir şekilde vahyolunan bu âyetler, onun (a.s.) tarafından övüldü, özellikle yatmadan önce her gece okunması: “Kim el-Bakara Sûresi’nin son iki âyetini gece okursa, bu iki âyet ona yeter” (الآيَتَانِ مِنْ آخِرِ سُورَةِ الْبَقَرَةِ مَنْ قَرَأَهُمَا فِى لَيْلَةٍ كَفَتَاهُ)[40] hadîsiyle tavsiye edildi.

“Allah bir kimseye ancak gücünün yettiği ölçüde sorumluluk yükler”. Gerçekten bu çok harika bir durumdur! Bu ne hoş bir lütuf ve nimettir! Eğer bir görevin mutlak bir mükemmellik içerisinde yerine getirilmesi gerekseydi insanın hali nice olurdu? Ama eğer herkesin kendi güç ve yeteneğine göre elinden geleni yapması yeterliyse en az yetenekliler için bile bir kurtuluş ümidi var demektir.

İlk âyet insanlık adına, uluslararası ve dinler arası ilişkiler adına çok büyük bir lütuftur. Söz konusu âyet, Hz. Muhammed’e (a.s.) ve Müslümanlara, tüm peygamberlere ve vahiy kaynaklı kutsal kitapların tahrif edilmemiş hallerine inanmayı emretmektedir! Böyle bir müsamaha diğer dinlerde yoktur. Bu anlayış, dinlerin ve ırklarının farklılığına rağmen yeryüzündeki tüm insanlar arasında barış ortamını tek başına oluşturmaya muktedirdir. Sadece İslâm’ı esas alan bir yönetim, bütün insanlar için barış ve adaleti sağlayabilir ve tarih boyunca da böyle olmuştur.[41]

Yüce Allah, miraçta günde beş vakit namazı farz kıldı. Aslında bu rakam 50 vakit idi, ama daha sonra, dönüş yolculuğu sırasında Hz. Musa’nın (a.s.) tavsiyesi üzerine, sayının azaltılmasını istemek için İlâhî Huzur’a tekrar vardı, sonunda bu rakam, her biri on vakit yerine geçmek üzere beşe indirildi.[42]

Cebrail, Hz. Peygamber’e (a.s.) Cennet’i, nimetlerini ve bu nimetlere layık görülen insanların mutlu hallerini; aynı şekilde Cehennem’i ve korkunç hallerini ve buna layık görülen insanların durumlarını gösterdi.

Kur’ân’ın ifadesiyle,[43] “Allah, Kulu’na (Muhammed’e) vahyetmek istediği şeyi vahyetti.” ve daha önce Hz. Musa’ya (a.s.) on emri (evâmir-i aşere) verdiği gibi Rasûlullah’a (a.s.) on iki emri[44] vahyetti.

Bu emirleri şu şekilde karşılaştırmak mümkündür:

Kur’ân-ı Kerîm’deki On İki Emir:

1- Ancak O’na ibadet ediniz. 2- Ana-babaya iyilikle muamele et. 3- Akrabaya, fakire ve yolda kalanlara hakkını ver. 4- Ne cimri, ne de savurgan ol. 5- Geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. 6- Zinaya yaklaşmayınız. 7- Haklı olduğunuz durumlar dışında kimseyi öldürmeyiniz. 8- (Sorumluluğunuz altındaki) yetimlerin mallarına ancak güzel niyetlerle yaklaşınız. 9- Verdiğiniz söz ve vaatleri yerine getiriniz. 10- (Tartarken) ölçüyü tam yapın. 11- Hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın şeyin ardından koşma. 12- Yeryüzünde gurur ve kibirle yürüme!

Bu on iki emri zikrettikten sonra, Kur’ân şu ilavede bulunur: “(Ey Muhammed!) İşte bunlar, Rabbinin sana vahiy ettiği hikmetlerdir”.[45]

Tevrat’taki On Emir:

1- Benim huzurumda başka ilahlara tapmayacaksın. 2- Yontma put ya da resim yapmayacak, onların önünde secde etmeyeceksin. 3- Zat-ı Ezelî olan Rabbinin adına boş yere yemin etmeyeceksin. 4- Dinlenme gününü (sebt/cumartesi) hatırla. 5- Babana ve annene hürmet et. 6- Asla adam öldürme. 7- Zina etmeyeceksin. 8- Hırsızlık yapmayacaksın. 9- Yalan şahitlik yapmayacaksın. 10- Komşunun/akrabanın evine göz dikmeyeceksin, komşu ve yakınının hanımına, erkek veya kadın hizmetçisine, öküzüne, eşeğine veya komşuna ait herhangi bir şeye göz dikmeyeceksin.

İsrâ Sûresi

İsrâ-miraç mucizesinin ilk safhasından da bahseden el-İsrâ Sûresi her bakımdan önemlidir. İsrâ Sûresi, Yüce Allah’ı tesbih ile söze başlar. Hz. Peygamber (a.s.), Allah’ı tesbih etmenin “O’nun her türlü eksik ve kötü sıfattan uzaklığını” (تنزيه الله من كل سوء) ifade ettiğini bildirir.[46] 

Abdullah İbn Abbâs (r.a.) şöyle demiştir: “Tevrat’ın tümü, Benî İsrail (İsrâ) Sûresi’ndeki on beş âyette saklıdır”. Bu sûrede Yahudilerin isyan ve bozgunculukları, mescitlerinin tahribi, sonra Hz. Peygamber’i (a.s.) rahatsız edişleri, onu Medine’den çıkarmaya yeltenmeleri ve ona (a.s.) ruh hakkında soru sormaları zikredilmektedir. Sonra sûrede, Hz. Musa’ya (a.s.) verilen dokuz mucize ve onun Firavun ile yaptığı konuşma yer almakta, Firavun’un onları sürgün etmek istediği ve bunun üzerine helak edildiği haber verilmektedir. Ardından İsrail oğullarının yeryüzüne varis kılındığı bildirilmektedir. İşte bu âyetlerde İsrail oğullarının yaşadığı olaylara gönderme yapılmaktadır. Nitekim Firavun’un yurtlarından sürmeyi planladığı kimseler oldukları halde, şimdi de onlar Hz. Peygamber’i (a.s.) Medine’den sürüp çıkarmak istemektedirler. Ancak kendilerini sürgün etmek isteyen Firavun’un başına gelenlere benzer şekilde şimdi de Medine’den çıkarılacak olanlar asıl kendileridir ve yerlerine de Hz. Peygamber (a.s.) ve ashabı varis olacaktır. Nitekim aynen böyle olmuştur. Keza İsra Sûresi’nin başlarında Mescid-i Aksâ’nın tahribi hâdisesi dile getirilmiştir.

“Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi”.[47] Tefsirlerde bu güçlü kuvvetli kulların: 1- Asur ve Ninova kralı Senharib (Sencarib: İ.Ö. 704-68199), 2- -Milâttan önce 605-562 yılları arasında hüküm süren, Yahuda Devleti’ni ortadan kaldırarak Kudüs’ü ve Süleyman Mâbedi’ni yakıp yıkan Bâbil kralı- Buhtunnasr (Nebukadnezzar II)[48] veya 3- -Hz. Dâvûd tarafından öldürülen ünlü bir savaşçı, (Tâlût’un (Saul) krallığı döneminde İsrâiloğulları’nın savaştıkları düşman kavimlerden birinin reisi- Calut’un[49] orduları) olduğu zikredilir. Bunların, Mescid-i Aksâ’yı ve Tevrat nüshalarını yaktıkları, İsrail oğullarının âlimlerini öldürdükleri ve 70.000 kadar esir aldıkları rivâyet edilmektedir.

Bütün bu musibetlere sebep olan İsrail oğullarının ilk fesatları: Zekeriya’yı (a.s.) öldürmeleridir. Kur’ân-ı Kerîm’de Zekeriya (a.s.) adı altı yerde geçer.[50] O (a.s.), duası kabul edilen, hayırlı işlere koşan,[51] namaz kılan,[52] Hz. Meryem’i himaye eden,[53] Allah’ın kulu olarak tanıtılan[54] bir peygamberdir.

İkinci fesatları: -M.Ö. 7. yüzyılın sonları ve M.Ö. 6. yüzyılın başlarında Kudüs’te, Yehuda Krallığı Babillilere yenik düştüğü zamanki kral Yoşiya zamanında yaşamış peygamber- Ermiyâ’yı (Yeremya) hapsetmeleridir.

el-İsrâ Sûresi’nin ilk âyetinde Muhammed Mustafa’nın (a.s.) oraya gece götürülmesi zikredilmiştir. Böylece isrâ hâdisesiyle, Hz. Peygamber’in (a.s.) ve binitinin Mescid-i Aksâ’ya girmesiyle orası şereflendirildi ve Mescid-i Aksâ’nın daha önce yaşanan tahrip edilme olaylarına bu şekilde karşılık verilmiş oldu.[55]

İsrâ Mucizesine Mekkeli Müşriklerin Tepkileri

Ebû Cehil: “Ey Ka’b b. Lüey oğulları! Gelin! Toplanın!” diye seslenerek Kâbe’nin çevresinde bulunanları çağırdı ve Hz. Peygamber’den (a.s.) olup-bitenleri anlatmasını istedi. Amacı Hz. Peygamber’i (a.s.) güç duruma düşürmekti.

Rasûlullah (a.s.), isrâ gecesinde olanları anlattığında müşriklerin tepkileri farklı farklı oldu. Kimi hayret ve inkârla alkış çaldı, kimi ellerini başlarına koyarak şaşkınlıkla anlatılanları dinledi.

Mekkeli müşriklerden –Cübeyr b. Mut’im’in babası- Mut’im b. Adiy,[56] O’nu (a.s.) alaya alıp Beytülmakdis’i tarif etmesini istedi. Zira müşrikler orayı daha önce görmüşlerdi, oraya gidiş-dönüşün kırk gün[57] sürdüğünü ve Hz. Peygamber’in (a.s.) orayı daha önce görmediğini biliyorlardı.

Sahîh Sünnet’te Hz. Peygamber’in  (a.s.)   Beytülmakdis’e  girdiğini ve orda namaz kıldığını gerektirecek sarih ifadeler mevcuttur.[58]

1- Mesela Zamehşerî’nin el-İsrâ Sûresi’nin ilk âyetinin tefsirinde naklettiği bir hadîste: “Peygamberler bana temessül ettirildi ve onlara namaz kıldırdım.” (مثل لي النبيون فصليت بهم) denilmektedir. Bu hadîs bize: “Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.” (فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا)[59] meâlindeki âyeti hatırlatır.

2- “(İsrâ haberinde) Kureyş beni yalanlayınca Hicr’de (Kâbe’nin Hatîm’i) ayakta durdum. Allah, Beytülmakdis’i gözümün önüne getirdi, ona bakarak belirgin özelliklerini Kureyş’e haber vermeye başladım.”[60]

3- “Kendimi Hicr’de gördüm. Kureyş, bana İsrâ seyahatimi; Beytülmakdis’ten tespit edemediğim bazı şey­ler sordu. Bu sebeple o kadar zor durumda kaldım ki, hiç bu kadar sıkılmamıştım. Derken Allah, onu bana gösterdi. Ne sordularsa ona bakıp haber verdim.

(İsrâ gecesi) bir de kendimi peygamberlerden oluşan bir cemaatin içinde gördüm. Baktım ki, Mu­sa kalkmış namaz kılıyor. Düz saçlı, uzunca boylu bir zat, zannedersin Şenûe kabilesi erkeklerinden biri. Bir de baktım İsâ b. Meryem (a.s.) kalkmış namaz kılıyor. İnsanların ona en ziyade benzeyeni Urve b. Mesut es-Sekafi’dir. Baktım İbrahim (a.s.) de kalkmış namaz kılıyor. İnsanların ona en ziyade benzeyeni sahibinizdir (yani be­nim). Derken namaz vakti geldi, ben onlara imam oldum. Namazı bitirince içlerinden biri: Ey Muhammed! Şu zat cehennemin bekçisi Malik’tir, ona selâm ver dedi. Ben ona doğru bakınca o bana selâm verdi.”[61]

Kimi Mekkeliler, Peygamber Efendimiz’in (a.s.), Filistin istikametinden gelmekte olan ve günlerdir bekledikleri kervanlarının şimdi nerede bulunduğunu söylemesini istediler.[62]

Müşriklerden biri de Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) evine koşarak, ona bu yeni durumu haber verdi. Ama o sadık insan, bir an bile tereddüt etmeyip: “O söylemişse doğrudur.” diye cevap verdi. “Onu bu konuda doğrular mısın?” diye tekrar sorduklarında: “Daha ötesini de tasdik ederim. Muhammed (a.s.), gece veya gündüz, kendisine semadan haber geldiğini haber veriyor; ben kendisini yine tasdik ediyorum.” dedi. O günden itibaren, Hz. Ebû Bekir (r.a.), Müslümanlar nezdinde herkesin gıpta ettiği es-Sıddîk lakabına nail olmuştur.[63]

 



[1] İbnü’l-Cevzî, I,349; Zürkânî (1996 n.), II,71.

[2] M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I,119-120.

[3] İbn Seyyidinnâs (1992 n.), I,249-251.

[4] İsrâ-miraç ile ilgili rivâyetlerin ortak noktası bu mucizenin mutlak manada meydana gelmiş olmasıdır. İsrâ-miracı rivâyet eden sahabelerin bir kısmının isim listesi için bkz. eş-Şâmî, III,76; Zürkânî (1996 n.), VIII,27.

[5] Kadı İyâz, s. 133,134; Tecrîd Tercemesi, X,58; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I,134.

[6] el-İsrâ 17/1.

[7] eş-Şâmî, III,4.

[8] (يقال سرَى يَسْرِى سُرًى وأسرى يُسرى إسراء لُغَتان) İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Eser, “سرى” md. Kelimenin dil bilim açısından tahlili için bkz. Şâmî, III,8.

[9] Hûd 11/81; Tâ Hâ 20/77; eş-Şuarâ 26/52; el-Hicr 15/65; ed-Duhân 44/23.

[10] İsrâ ve miracın, sadece ruhla mı yoksa ruh ve bedenle mi meydana geldiği konusunda üç görüş bulunmaktadır: 1- Bazıları, peygamberlerin rüyalarının gerçek ve vahiy olduğunu kabul etmekle beraber, miracın sadece ruhla; yani uykuda meydana geldiğini dile getirmişlerdir.  2- Ashap ve tabiinin büyük çoğunluğu,  miracın uyanıkken, ruh ve bedenle meydana geldiğini kabul etmiştir. Doğru olan da budur. Bu görüşü benimseyen ashab-ı kiram: Abdullah b. Abbas (r.a.), Cabir b. Abdillah (r.a.), Enes b. Malik (r.a.), Huzeyfe b. Yeman (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Ebû Hüreyre (r.a.), Malik b. Sa’sa’a (r.a.), Ebû Habbe el-Bedrî (r.a.), Abdullah b. Mesud (r.a.). Buhârî, Sahîh’nin isrâ babında ve Sa’îd b. Mansûr Sünen’inde İbn Abbas’ın,   ”sana gösterdiğimiz o görüntüleri.... ancak insanlar için bir imtihan kıldık” (وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤْيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ: el-İsrâ, 17/60) âyetinin tefsirinde, “buradaki görme olayı, bizzat gözün görmesidir ki, (sözü edilen görüntüler) Hz. Peygamber’e (a.s.) isrâ gecesinde gösterilmiştir” dediğini rivâyet etmişlerdir. Burada Sa’îd b. Mansûr, İbn Abbas’ın “Bu görme olayı, uykuda (rüyada) görme değildir” dediğini rivâyet etmiştir. İbn Hacer’e göre, burada görme olayının gözlere izafesi, kalp ile görmenin kastedilmediğini anlatmak içindir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de   “kalbi gördüklerini yalanlamadı” (en-Necm, 53/11) âyetinde kalbin görmesini, “göz kaymadı ve sınırı da aşmadı” (Necm, 53/17) âyetinde ise gözün görmesini ispat etmiştir (eş-Şâmî, III,67). 3- Bazılarına göre ise miracın Beytülmakdis’e kadar olan kısmının bedenle ve uyanık iken, semalara yükseliş kısmı ruhla yapılmıştır (Kâdı İyâz, Şifâ-i Şerîf, çev. M. Y. Kandemir, İstanbul 1433/2012; I,393 vd.).

[11] Bazı rivâyetlerde isrâ-miraç vesilesiyle şakk-ı sadr’dan bahsedilir. Kâdı İyâz’a göre, Resûlullah’ın (a.s.) göğsünün yarılması hâdisesi, onun (a.s.) çocukluğunda, peygamberlikten önce olmuştur. Bu olay, güvenilir birçok muhaddisin rivâyet ettiği üzere, isrâ hâdisesinden tamamen ayrı bir olaydır. Bkz. Şifâ-i Şerîf, çev. M. Y. Kandemir, İstanbul 1433/2012; I,376-378; Mekke Dönemi: Peygamberlik Öncesi: 6. Hz. Muhammed’in (a.s.) Sütanneye Verilmesi: Şakk-ı Sadr Mucizesi, başlığına.

[12] Bedreddin Mahmûd b. Ahmed el-Aynî (762-855/1361-1451), ‘Umdetü’l-Kârî Şerh Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut ts., Dâr İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî neşri, XVII,19,20.

[13] (في أسماء اللّه تعالى [ذُو المَعارج] المعارِج: المَصَاعِد والدَّرَجُ واحِدُها: مَعْرَج يُريد مَعارِج الملائكة إلى السَّماء. وقيل المَعَارِج: الفَواضِل العَاليةُ. والعُرُوج: الصُّعود عَرَج يَعْرُجُ عُرُوجا. وقد تكرر في الحديث ومنه المِعْراجُ. وهو بالكسر شِبْه السُّلّم مِفْعَال من العُرُوج: الصُّعود كأنه آلَةٌ لَهُ). İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Eser, “عرج” md.

[14] en-Necm 53/14.

[15] Kadı İyâz, s. 133,134.

[16] Dünya kendi etrafında, ay ile birlikte güneş etrafında, dünya ve diğer gezegenleriyle birlikte  güneş sistemi kendi etrafında, güneş sistemi başka sistemler etrafındaki dönüşleri, güneş sisteminin dâhil olduğu saman yolu galaksisinin muhtelif hareketleri, hepsi Kur’ân-ı Kerîm’in: “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler” (لا الشَّمْسُ يَنبَغِي لَهَا أَن تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ) âyetini (Yâsîn 36/40) tefsir eder.

[17] Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “vücut âlem-i cismanîde münhasır değildir” gerçeği de hatırlanmalıdır.

[18] S. S. Yavuz, “Mi’rac”, DİA, XXX,132-133.

[19] el-Bakara 2/114,149,150,191,194,196,198,217; el-Mâide 5/2,97; el-Enfâl 8/34; et-Tevbe 7,19,28; el-İsrâ 17/1; el-Hac 22/25; el-Fetih 48/25,27.

[20] el-Mescidü’l-harâm tabiri, sıfat ve mevsuftan müteşekkildir. İlk kelime secde edilen yer manasına gelen ve bir ism-i mekân olan mescittir. İkinci kelime ise ism-i meful; yani haram kılınmış (muharrem) anlamına gelen haramdır.

[21] Mekke hareminin dışında kalan bölgeye ise Harem’deki yasakların buralardan kalkması sebebiyle “Hil” denilmiştir (S. Öğüt, “Harem”, DİA, XVI,127).

[22] (والمراد بالمسجد الحرام: الحرم لإحاطته بالمسجد والتباسه به. وعن ابن عباس: الحرم كله مسجد). Bkz. Zamehşerî ve Fahreddîn er-Râzî, İsrâ Sûresi’nin ilk âyetinin tefsiri; eş-Şâmî, III,64; çalışmamızın: “Mekke” başlığı altında yer alan: “Harita: Mekke Haremi’nin Sınırları”na.

[23] (وفي حديث المعراج ذكر [البُراق] وهي الدَّابة التي ركبها صلى اللّه عليه وسلم ليلة الإسراء. سُمِّي بذلك لِنُصُوع لَوْنه وشِدة بَرِيقه. وقيل لسُرعة حركته شَبَّهَهُ فيهما بالبَرق) İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Eser, “برق” md.

[24]   (فَسَارَ بِي حَتَّى أَتَيْتُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ فَرَبَطْتُ الدَّابَّةَ بِالْحَلَقَةِ الَّتِي كَانَ يَرْبِطُ بِهَا الأَنْبِيَاءُ ثُمَّ دَخَلْتُ فَصَلَّيْتُ فِيهِ رَكْعَتَيْنِ) Ebû Bekr Abdullāh b. Muhammed İbn Ebî Şeybe İbrâhîm el-Absî el-Kûfî (159 -235/776-849), Kitâbü’l-Megâzî, thk. Abdülaziz b. İbrahim el-Ömerî, Riyad 1420/1999, s. 115,118,119-120; M. Öz – M. Uzun, “Burâk”, DİA, VI,417,418.

[25] Müslim, İmân, 259.

[26] A Küçük, “Beytülma’mûr”, DİA, VI,94.

[27] Münteha kelimesi, mu’tel “نهى” fiiline iki harf ziyade edilerek (انتهى - ينتهى - منتهى) türetilmiştir. Mezidun fîh olan müntehâ vezni (افتعل-يفتعل-افتعال): (1) ism-i meful, (2) ism-i mekân veya (3) mastar-ı mimi olarak gelebilir. Müntehâ kelimesi ismi-i mekân olması halinde, sidretü’l-müntehâ izafesi izafe-i beyan olur ve “yükselişin son noktası olan Sidre” (سدرة هى مكان انتهاء العروج) anlamına gelir. Münteha kelimesinin ism-i mekân olma ihtimali daha zahir olmakla beraber mastar-ı mimi olma ihtimali de mevcuttur. Eğer münteha kelimesi mastar-ı mimi kabul edilirse sidretü’l-müntehâ izafesi edna mülabese olur ve manası “سدرة ذات انتهاء” olur.

[28] (في حديث الإسراء [ثم رُفِعْت إلى سِدْرة المُنْتهى] السِدْر: شجرُ النبِق. وسِدْرَةُ المُنْتهى: شجرة في أقْصَى الجنة إليها يَنْتهي عِلُم الأولّين والآخِرين ولا يتعدَّاها). İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Eser, “سدر” md.; S. Uludağ, “Sidretü’l-müntehâ”, DİA, XXXVII,151.

[29]O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu” (en-Necm 53/9).

[30] İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Eser, “رفرف” md. İ. Taşpınar, “Refref”, DİA, XXXIV,534.

[31] en-Necm 53/9.

[32] Nizâmüddîn Hasen b. Muhammed b. Hüseyn el-A‘rec en-Nîsâbûrî (v. 730/1329 [?]), Ğarâibü’l-Kur’ân Ve Reğâibü’l-Furkân, thk. Zekeriya Umeyrân, Beyrut 1416/1996, I,114. Bu ibare, Fahreddîn er-Râzî ve İsmail Hakkı Bursevî tarafından da hadîs olarak nakledilmiştir.

[33] İmam Malik, el-Muvatta, “Salât”, 53; Buhârî, “Ezân”, 148, 150; Müslim, “Salât”, 55; İbn Mâce, “İkâmetü’s-Salât”, 24; Ebû Dâvûd, “Salât”, 178; Nesâî, “Salât”, 15; el-Evsat Li İbn Münzir, II,5 (eş-Şâmile): “وقد اختلفوا في معنى التحيات” ile başlayan ibare. Söz konusu ibarelerin manaları için hadîs şerhlerine de bakılmalıdır.

[34] Kurtûbî, el-Câmi’ li Ahâmi’l-Kur’ân, el-Bakara 2/285. âyetin tefsiri; Ebu’l-Leys Nasr b. Muhammed es-Semarkandî (294-373/906-983), Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Kerîm (Bahrü’l-Ulûm, Alâeddin Ali b. Yahyâ es- Semerkandî’nindir: v. 860/1456), thk. Ali Muhammed Muavviz ve diğerleri, Beyrut 1413/1993, I,240 (el-Bakara 2/285. âyetin tefsirinde); Fahreddîn er-Râzî el-Fâtiha’nın 7. âyetinin tefsiri; Bediüzzaman, Şular, 6. Şua. 

[35] Ebû Davud, es-Sala, teşehhüt babı; Trmîzî, es-Sala, teşehhüt babı.

[36] Ebû Bekr Muhammed b. İbrâhîm İbnü’l-Münzir en-Nîsâbûrî (v. 318/930 [?]), el-Evsat fi’s-Sünen ve’l-İcmâ’ ve’l-İhtilâf, IV,494 (eş-Şâmile).

[37] Hz. Âişe’den (r.anha) nakledilen bir hadîs meâlen şöyledir: “Yüce Allah katında divânlar (meleklerin amelleri kaydedip koruduğu defterler) üçtür: Allah’ın (1)  önem vermeyeceği divân, (2) hiçbir şeyini ihmal etmeyeceği divân, (3) affetmeyeceği divân. Allah’ın affetmeyeceği divân, Allah’a şirk koşulmasıdır. Yüce Allah: “Biliniz ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah ona cenneti haram kılar” (el-Mâide 5/72) buyurmuştur. Yüce Allah’ın önem vermeyeceği divân, kul ile Rabbi arasında olan amellerde kendine zulmetmesidir (yani kul ile Yüce Allah arasında olan amellerde kulun eksikliklerinin bulunmasıdır). Kulun, oruçtan bir gün tutmaması, bir vakit namazı terk etmesi gibi. Yüce Allah dilerse bunları affeder ve muahezeden muaf tutar.  Yüce Allah’ın hiçbir şeyini ihmal etmeyeceği divân kulların birbirlerine yaptıkları zulümlerdir. Bunlarda kısas kaçınılmazdır” [Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI,240 (eş-Şâmile); Ebû Abdullah Muhammed b. Abdillah el-Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîheyn, IV,619 (eş-Şâmile); el-Beyhakî (384-458/994-1066), Şuabu’l-İmân, VII,52 (eş-Şâmile)].

[38] el-Bakara 2/285-286.

[39] el-Bakara 2/284.

[40] Buhârî, el-Megâzî, 64/12.

[41] Buhârî, es-Salât 7/1; Bed’il-Halk 59/6; Menâkibi’l-Ensâr 63/41; Tevhid, 98/38; Müslim, Îmân, 259,262-263,279; Fezâil, 164; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, paragraf: 214 ve devamı; S. S. Yavuz, “Mi’rac”, DİA, XXX,132-133.

[42] el-En’am 6/160.

[43] en-Necm 53/10.

[44] el-İsrâ 17/23-39.

[45] el-İsrâ 17/39.

[46] Şâmî, III,6.

[47] el-İsrâ 17/5.

[48] Ö. F. Harman, “Buhtunnasr”, DİA, VI,380-381.

[49] el-Bakara 2/246-251; A. Küçük, “Calût”, DİA, VII,38.

[50] Âl-i İmrân 3/37, 38; el-En‘âm 6/85; Meryem 19/2, 7; el-Enbiyâ 21/89.

[51] el-Enbiyâ 21/90.

[52] Âl-i İmrân 3/39.

[53] Âl-i İmrân 3/37.

[54] Meryem 19/2.

[55] Şâmî, III,4-5; M. K. Yaşaroğlu, “el-İsrâ Sûresi”, DİA, XXIII,177.

[56] İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, VII,200; VIII,392 (eş-Şâmile).

[57] (فإن قلت الإسراء لا يكون إلا بالليل فما معنى ذكر الليل؟ قلت: أراد بقوله لَيْلاً بلفظ التنكير: تقليل مدّة الإسراء، وأنه أسرى به في بعض الليل من مكة إلى الشأم مسيرة أربعين ليلة). Zamehşerî, İsrâ Sûresi’nin ilk âyetinin tefsiri.

[58] (والقرينة في الاية الاسراء العلم لا يسرى به إلى البيت المقدس ولا يدخله وصرحت السنة الصحيحة بما اقتضته القرينة من دخوله صلى الله عليه وسلم بيت المقدس) eş-Şâmî, III,18. (فَسَارَ بِي حَتَّى أَتَيْتُ بَيْتَ الْمَقْدِسِ فَرَبَطْتُ الدَّابَّةَ بِالْحَلَقَةِ الَّتِي كَانَ يَرْبِطُ بِهَا الأَنْبِيَاءُ ثُمَّ دَخَلْتُ فَصَلَّيْتُ فِيهِ رَكْعَتَيْنِ) Ebû Bekr Abdullāh b. Muhammed İbn Ebî Şeybe İbrâhîm el-Absî el-Kûfî (159 -235/776-849), Kitâbü’l-Megâzî, thk. Abdülaziz b. İbrahim el-Ömerî, Riyad 1420/1999, s. 115,118,119-120.

[59] Meryem 19/17. Müfessirlerin çoğunluğuna göre âyetteki ruhtan maksat, Cebrail’dir. Hz. Meryem korkmasın ve sözünü anlasın diye Yüce Allah, Cebrail’i, bir insan kılığında göndermiştir. Bkz. el-Bakara 2/87.

[60] Buhârî, Tefsîr, 17/3; Menâkibü’l-Ensâr, 41; Müslim, İmân, 276,278; Tirmizî, Tefsîr, 17/3; Ahmed b. Hanbel, XXXI,456: hadîs no:  15422 (eş-Şâmile).

[61]  Müslim, İmân, 2/77; eş-Şâmî, III,154. “(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir? Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi. Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm, dedi. (Süleyman) onu (melikenin tahtını) yanı başına yerleşmiş olarak görünce: Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfündendir. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir” (en-Neml 17/38-40). Bu âyetler işaret eder ki: Yüce Allah, bir ifrit vasıtasıyla Belkis’in tahtını Yemen’deki Sebe’den Kudüs’e bir lahzada getirttiği gibi, Mekke’deki Hz. Muhammed’e (a.s.) Kudüs’teki Mescid-i Aksa’yı gösterebilir.

[62] Buhârî, “Bed’il-Halk” 6; “Menâkibi’l-Ensâr” 41;  eş-Şâmî, III,94; M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, paragraf: 214.

[63] (وسعى رجال إلى أبي بكر رضي الله عنه. فقالوا له: هل لك في صاحبك يزعم أنه أسري به الليلة إلى بيت المقدس. قال: أو قد قال؟ قالوا: نعم. قال: إن كان قال ذلك لقد صدق. قالوا: تصدّقه على ذلك؟ قال: إني لأصدّقه على أبعد من ذلك أصدّقه على خبر السماء في غدوة أو روحة فسمي الصدّيق) eş-Şirbînî (v. 977), es-Sirâcü’l-Münîr, İsrâ Sûresi’nin ilk âyetinin tefsiri; eş-Şâmî, III,94.

Yorumlar

çok uzun yaaaa yazamadım offfff

Mi’rac Hadis-İ Şerif’inin Mealinde Peygamberimiz (SAV); “ …….(Ebu Said-i Hudrî’nin rivayetine göre) Peygamber Efendimiz şöyle devam ettiler: (Hz. Cebrail’in): “Bu ağaç Sidre-İ Müntehâ’ dır. Buradan öteye hiçbir mahlûk geçemez. Benim yükselebildiğim son noktadır Ben buradan bir karış ileriye geçersem yanarım. Benim buradan ileriye geçmeye takatim yoktur.’ dedi.” … ifadesi yer almakta. Ancak, hadisin devamında ise: ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- ….”Ben de Kâbe Kavseyn miktarı yaklaştım. Rabbimin ilhamı ile şunları okudum: - Ettahiyyatü lillahi, vessalavatü, vettayyibatü’ (En güzel tahiyye Allah’a mahsustur. Bedenî ve malî ibadetler de O’na lâyık ve mahsustur.) Bunun üzerine Allah (C.C.) şu mukabelede bulundu: - Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullali ve berekâtühü. (Ey nebî, selâm sana olsun. Allah’ın rahmeti ve bereketi de sana olsun.). Ben tekrar: - Esselâmü aleynâ ve ala ibadillahissalihine, dedim.Melek (?) ise: - Eşhedüenlâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve rasulühu. (Selâm bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Ben şehadet ederim ki, Allah birdir. ondan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir.) dedi”….,buyuruluyor. SORUM ŞU: Sidre-İ Müntehâ’ dan sonraya Peygamberimizin (SAV) dışında, Hz. Cebrail dahil hiçbir mahluk geçemezken, Allah (C.C.) ile görüşmede bir meleğin o görüşmeye tanık olması vede kelime-i şehadet getirmesini nasıl açıklarsınız? Saygılarımla Melih Şeker NOT:Sitenize sık bakamıyorum.Cevabınızı didemmelihortak@gmail.com mail adresime gönderseniz memnun olurum.

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.