Siyer Yazıları 3: HASIR

“Dinle neyden kim hikayet etmekte/ Ayrılıklardan şikayet etmekte”

Böyle anlattı feryadımızı Mevlânâ Celaleddin Rûmî; sazlıktan koparılışımızı, yurdumuzdan ayrı kalışımızı, hasretimizi ve acımızı. Neyin sesi o yüzden böyle yanık ve içli oldu. Hüzün, bizim kaderimizdi. Ney değilse sepet için, sepet değilse hasır için gövdemiz kesilip kurutuluyordu. Şansı olan ney oluyordu; daha konforlu ve az yorucu bir görevdir. Daha az şansı olan sepet oluyordu; meyve, sebze, eşya taşımak ağır bir yüktür. Ama hiç şansı yoksa benim gibi hasır oluyordu. Yerlerde sürünmek ve ayak altında olmak, kimsenin tercih edeceği bir görev değildir ama dedim ya, hüzün bizim kaderimiz. İşte böyle, tarihin her döneminde bir şekilde kullanıldık. Ama öyle bir zaman geldi ki ben şanssızlığıma da ayrılığıma şükrettim.

Tarihin tüm liderleri pamuktan, yünden, tüyden, konforlu yatakları ve görkemli tahtları kullanırken, kuru ekmek yiyen Kureyşli bir kadının oğlu beni tercih etti. Kendisini böyle tanıtıyordu ama baş tâcım, göz nurum, yurdum, sığınağım, tüm kâinatın efendisi idi aslında. Ne var ki hiç konfor aramaz, şikâyet etmez, dünyaya bir ağaç altında konaklayan yolcu kadar bağlanırdı.

Sohbetlerine, hadislerine, vahiy alışına, hüznüne, sevincine şahit oldum. Bazen üzerimde oturup sökülmüş elbisesini yamar, bazen yırtılan ayakkabısını tamir ederdi. Yemek için oturduğunda hiç ağırlığını hissetmezdim, hep az yer, doymadan kalkardı. Su içeceği zaman üzerime oturur, ağır ağır üç yudumda tamamlardı. Cuma günleri yıkandıktan sonra gelip mübarek tırnaklarını keserdi. Öğle namazından sonra kaylule yapacağı zaman sağ yanına yatar, ellerini başının altına koyar, üzerimde uyurdu. Bazen bir titreme tutar, ardından sıkıntıyla ter boşaltırdı, o zaman anlardım ki Cebrail vahiy getirmişti.

Yorulduğu zamanlar üzerimde ayaklarını uzatır, dinlenirdi. Öyle mütevazi idi ki, bir gün böyle dinlendiği sırada Hz. Osman’ın geldiğini haber aldı ve yerinden doğrulup oturdu. Osman’ın, kendisini dinlenir halde görürse hayasından dolayı, geri döneceğini söyleyerek rahatını bozdu.

Zaten rahatlık hiç aramadığı bir şeydi. Çok zamanlar aç uyurdu. Dedim ya, üzerimde hiç ağırlığını hissetmezdim. Yalnızca bir gün, her zamankinden daha ağır gelmişti bana. Mekkeli müşriklerin çok büyük bir orduyla Medine’ye yaklaştığını haber aldıkları gündü ve tüm müminler büyük hendekler kazarak savunmaya hazırlanıyordu. İşte o gün Rasûlullah öyle yorgun ve aç bir haldeymiş ki, karnına taş bağlayarak çalışmaya devam etmişti.

O’nunla bir devrin kapanıp bir devrin açılışına şahitlik ettim. Karanlık cahiliye dönemi bitmiş, aydınlık bir mutluluk çağı yaşanmaya başlamıştı. Ama mübarek bedeni hiçbir zaman sahip olduklarından daha fazlasını istememişti. Çünkü dünyaya değil ahirete talipti. Gelmiş geçmiş tüm günahları affedilen, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberdi ve ahiret kaygısı olmamalıydı, değil mi? O böyle düşünmüyor ve “Şükreden bir kul olmayayım mı?” diyerek durumunu açıklıyordu.

Peygamberin layık olduğu elbette sert, kuru, rahatsız edici bir hasır değildi, bunu ben de biliyordum ama O’ndan ayrılmayı hiç istemiyor, bundan çok korkuyordum. Yine üzerimde uyuduğu bir gün, sert kamışlarım mübarek alnında iz bırakmıştı. O sırada gelip bunu gören Ömer kendisine daha rahat bir döşek teklif etti. Allah Rasûlü ise tebessümle şöyle cevap verdi: “Dünya onların olsun, ahiret bizim. İstemez misin?”

Ve bir gün o, istediği âhirete irtihâl edip Rabbine kavuştu. İnsanlar gözyaşı akıtıp ağlayarak acısını yaşarken; ben neyden daha içli, daha yanık ama sessiz bir inleme ile vedalaştım O’nunla.

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.