Emanın Senin Olsun, Bana Allah Yeter!

Işığın değerini bilmek için mahpusu olmak gerekir karanlıkların. Tıpkı nimetin değerini bilmek için açlığı, susuzluğu göğüslemiş olmak gibi. Oysa asıl açlık, hakikate açlık; asıl susuzluk, öteye susayıştır, âb-ı hayat peşinde olmaktır.

Öyle bir devir ki, zulüm kılıçları kıvılcımlar saçıyor, karanlıkta sarhoşlar nâra savuruyor, zalimlerin hayhuyu, mazlumların âh-u vâhı gecenin sessizliğine yıldırım gibi düşüyor, çöller-vahalar kırbaç sesleriyle inliyor, hakkı haykıran ağızlara kilit üzerine kilit vuruluyordu. Işık ve karanlığın boğuşmasıyla beraber bir çile devri de başlamıştı; bir tarafta gönülleri “ehad-ehad!” diye çarpan, ruhları mâ’nâ ufuklarının ötesinde, ötelerin de ötesinde inim inim garipler ordusu, beri tarafta inatçı, mağrur ve süfli emellerinin esiri ham ruhlar… 

Ne var ki hakka adanmış, hakikate aç, âb-ı hayat peşinde olan yüreklere dokunulamıyor, güç yetirilemiyordu. Bu da karanlık yürekleri kudurttukça kudurtuyor, daha çok zulme sevkediyordu. Acizlerdi ve yapabildikleri tek şey zulümdü, işkenceydi. Hedefte sadece Sevgililer Sevgilisi yoktu üstelik, onunla birlikte hareket eden, İslam’a gönül veren herkesi hedef hâline getirmişlerdi ve sürekli taciz ediyorlardı. Hz. Ebû Bekir de bundan nasibini alıyordu. Oysa kendisi Mekke’de nüfuz ve mevkii sahibiydi. Ayrıca iyiliksever çalışmaları, kendisine şehrin sınırlarını aşan bir saygınlık da kazandırmıştı.

Hz. Ebû Bekir’i Habeşistan’a hicrete sevk eden sebep eza ve cefaya maruz kalması değil, açıktan Kur’an-ıKerim okuyamaması idi. Çünkü Ebû Bekir yalnızca Kur’an okumuyor aynı zamanda geniş bir kitleyi kendisine bağlıyordu. Onun okuduğu ilahî kelama kulak kesilen şirke bulanmış kalplerde mühürler parçalanıyor, hakkı örten perdeler aralanıyor ve ba’sa eren ruh şahlanarak Hakk’a teslimiyetini sunuyordu. Kureyş ise İslam’ın intişarını önlemek için her çareye başvuruyor, elden gelen her şeyi yapmaktan da çekinmiyordu. Belli ki artık Mekke’de rahat yoktu. Hem, Habeşistan’a önceden gidenlerin müjde yüklü haberleri geliyordu.

Nerede bir tehlike varsa orada bir çırpınma ve nerede bir çırpınma varsa orada bir tehlike var demektir. Zira çırpınma, bir tehlikeyi bütün şiddet ve dehşetiyle haber vermektedir. İşte Mekke her geçen gün dinini baskı altında olmadan, rahatça yaşayabilmek adına bir çırpınışa sahne oluyordu.

Nihayet Hz. Ebû Bekir de, hicret için Efendiler Efendisi’nden izin istedi. Talep makûldü ve izin de verilmişti. Zira bulundukları yerde şiddet ve baskı artsa da yeryüzü genişti ve o da bir gün, Habeşistan’a doğru hicret için yola çıktı. Tek arzusu, namazlarını baskı altında kalmadan kılabilmek ve içinden geldiği şekilde coşkuyla Kur’ân okuyabilmekti.Çünkü hicret; davayı sırtlanıp gayeye hizmet etmek, başarı için baskıyı terk etmek, çile görünümlü şeref ve izzetti. Çünkü hicret; Allah’a güvenmek ve O’na yönelmekti!

Hz. Ebû Bekir doğup büyüdüğü öz vatanından ayrılarak,  Yemen’in yolunu tuttu. Vatandan ayrılış onu hislendirmişti. Yüreği buruk, gözleri arkadaydı. Dargındı sanki Mekke’ye. Hayır hayır! Dargınlığı Mekke’ye değil; onu çok sevdiği yurdundan ayıran, aynı toprakları paylaştığı kimselereydi. Ne var ki, vakit Dost’a yürüme vaktiydi. Dost’u bulmak için aramak, aramak için de inanmak şarttı.

Bir davaydı onunki. İslam’ı yaşama ve yaşatma davası… Kaçış değildi bu; muhteşem bir strateji, iyi bir siyaset ve onu Müslümanca yaşatacak şartların arayışıydı. Bu gayeyle düşmüştü yollara. Günlerce süren yolculuktan sonra Berku’l-Gımâd’a vardı. Burada eski dostu ve Mekkeliler katında şerefli sayılan İbn Duğunne ile karşılaştı. İbn Duğunne; Ebû Bekir gibi saygın bir adamın yola revan oluşunu görünce telaşla ona nereye gittiğini sordu. Vatanını terk etmeye mecbur bırakıldığını öğrenince çok şaşırdı. Nasıl olurdu da, Ebû Bekir gibi bir adam vatanından edilirdi! O ki, iyilik ve cömertlikte önder, yoksulları gözetip koruyan, akrabalık bağlarına dikkat eden, misafiri ağırlayan, dul ve yetimlere yardım eden zirve bir şahsiyetti. Bu durumdan etkilenen ve Hz. Ebû Bekir’in böyle bir muameleye maruz kalmasını kabul etmeyen İbn Duğunne, dostunu koruma sorumluluğunu üstlenerek, onu Mekke’ye getirdi. Çünkü o, Kureyşlilerin askerî bir müttefiki olarak büyük bir nüfuza sahipti. Mekke’ye vardıklarında, bundan böyle Ebû Bekir’in hâmisi olduğunu herkesin önünde ilan etti:

“Şüphesiz, Ebû Bekir gibi bir kişi memleketinizden çıkmaz ve çıkarılamaz. Sizler şu üstün niteliklere sahip olan adamı memleketinden mi çıkarıyorsunuz? O, kimsede bulunmayan en kıymetli malı ihsan eder, akrabalarını ziyaret edip onlarla ilgilenir, aile yükünü çeker, misafire ikramda bulunur, Hak’tan gelen felâketlere karşı insanlara yardım eder. Ey Kureyş topluluğu! Bundan böyle Ebû Bekir benim himayem ve emanım altındadır. Bundan sonra kimse ona kötü niyet beslemesin”

İbn Duğunne’nin himayesini kabul eden Kureyş ondan; Ebû Bekir’in, komşu kadınları, çocukları ve köleleri cezbetmesi gerekçesiyle artık kapısı önünde yüksek sesle Kur’an okumamasını istediler.

Çünkü Hz. Ebû Bekir evinin bir köşesini ibadet yeri olarak ayırmıştı; namazlarını burada kılar, yanık sesiyle Kur’ân okuyup burada gözyaşlarıyla Rabbine yalvarırdı. Onun yönelişlerindeki bu samimiyetin farkına varan bazı insanlar, etrafında toplanır ve okuduklarına kulak verip hareketlerini seyre dalardı. Çünkü şiir gibiydi Ebû Bekir… Kalpleri aşk-ı ilâhî ile okşuyor, karanlığa mahkum bırakılan bütün duyguları diriltiyor, zihinlere ve dimağlara bir seciye kazandırıyordu. Her an, gece-gündüz deveranı gibi insanların atmosferinden rüzgâr gibi süzülerek, gözlerine birkaç damla çiğ, zamana ışıktan bir iz, etrafındakilere hoş bir muştu bırakıyordu adeta. Dilinde ayetlerle sanki öteleri selamlıyordu. Kur’ân’ı tam duyabilen bir sinenin ilhamları karşısında koca deryalar damla gibi kalıyor ve onu kendi şivesiyle duyan gönüller Cebrail’den nağmeler duymuş gibi diriliyordu. Evet o, insanî melekeleri ölmemiş kimseler için tam bir rahmet ve hikmet kaynağıydı. Kadınlar, çocuklar ve köleler için Hz. Ebû Bekir’in yeri, artık bir buluşma noktası haline gelmişti. Belki farkındaydı, belki değildi ama Hz. Ebû Bekir bu yolla insanların gönlünü İslâm adına kazanmaya başlamıştı.

Kureyşliler ise bu durumdan oldukça rahatsızdı. Çok geçmeden İbn Duğunne’ye haber göndererek rahatsızlıklarını bildirdiler. Aslında onlar bu şikâyetleriyle, Hz. Ebû Bekir’in içinde bulunduğu hâlin güzelliğini kabullenmiş oluyorlardı. Ne var ki, inat ve taassup içindeki insan, bir türlü iyi ve güzel olana yanaşmıyordu. Onların esas endişe edip korktukları şey, hakikat karşısındaki zaaflarıydı. Bu yüzdendir ki, hakikatle yüz yüze gelmekten çekiniyor, etraflarındaki insanların da buna muttali olmasını istemiyorlardı.

İbn Duğunne’yi de etkilemişlerdi. İbn Duğunne, Hz. Ebû Bekir’in yanına gelip şunları söylemeye başladı:

“Benim nasıl bir konu üzerinde akit yapıp söz vermiş olduğumu iyi biliyorsun. Şimdi sen ya sözleşme şartlarına uygun davranırsın ya da benim ahit ve emanımı bana geri verirsin.”

Zaten Hz. Ebû Bekir için, dini adına tebliğ yapamadığı, insanların elinden tutamadığı, namazını kılıp Kur’ân’ını açıktan okuyamadığı yerde, bir müşriğin koruması altında yaşamaktansa Allah’ın inayetine sığınmak daha makûldü. Aslanı zincire vurup bağlamak gibi bir şeydi bu. Hâlbuki insanlık ondan hizmet bekliyordu ve Ebû Bekir de, zincirlerini bir kenara bırakıp, ardından meşakkat gelse de hizmet yolunu tercih edecekti. Belki kendisinden istenilenleri yapsa bir sorun yaşamayacaktı fakat inandığı değerler, dinin sadece bireysel bir yönünün olmadığını haykırıyordu. Öyle olsaydı bu yolda çekilen bunca meşakkat niyeydi?

Nihayet İbn Duğunne’ye giderek ona verdiği emanı iade edip onun korumasına ihtiyacı olmadığını ve yalnızca Aziz ve Celîl olan Allah’ın himayesine sığındığını ilan ederek geri döndü.[1]

Bela ve musibetlerin sağanak sağanak yağdığı o günün Mekke’sinde böyle bir ilan tekrar zulme hedef olma sebebiydi. Ancak Ebû Bekir gibi büyük adamlar böyle küçük hesapların peşine düşmüyor; aksine dar alanlardan uzaklaşıp Rabbine kulluk vazifesini Kâbe’de yerine getiriyordu. Ancak bu, belli ki kolay olmayacaktı. Zira Kureyş’in hiddeti artmış, Hz. Ebû Bekir’i göz hapsine almışlardı.

Yine bir gün, Kâbe’de namaz kılıyordu. Kureyş’in sefihlerinden birisi bunu fırsat bilerek usulca yanaştı ve yerden avuçladığı toz ve toprağı, hakaret dolu sözlerle Ebû Bekir’in üzerine boşalttı. Oysa namazın kime, ne zararı vardı ki? Hz. Ebû Bekir, orada bulunan ve bu zulme şahitlik eden adama seslendi, insanlık adına belki bir değer kalmış olabileceği ümidiyle:

-Şu sefihin yaptığı şeye bir bak!

Oysa hitap ettiği kimse o terbiyesizliği yapandan daha az sefih değildi, insanlıktan nasiplenmemişti bile. Buna kendisinin sebebiyet verdiğini söylüyordu. Rabbinden başka yöneldiği hiçbir kapıdan fayda yoktu Hz. Ebû Bekir’e.  Ellerini kaldırıp yalvarmaya başladı:

-Ne kadar da merhametlisin ey Rabbim! Ne kadar da merhametlisin ey Rabbim! Ne kadar da merhametlisin ey Rabbim!

Hakk’a yakınlık ve onu bilip sayma korkusudur, insanı ümitle şahlandıran. Ve yine aynı korkudur onun düşmanına: “Bunlarla karşılaşmaktansa bizim için yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” dedirten…

Ebû Bekir olmak… “Öte”lere giden yolu arayan yolda kalmışların rehberi, doğru bildiğinde inançla ve azimle yürümenin sembolü olmak… Tarihe unutulmaz bir mühür vurmak, zulmetin ortalığı kasıp kavurduğu bir devirde, iddia etmeden fakat iddialı olarak ‘kutlu bir davaya’ baş koymak…Şu çile devrinde; kızgın çöllerde, kayaların altında Bilâllerin dilinde bir nağme; Yasirlerin dilinde bir inilti; Bedirlerde, Uhudlarda, bir bayrakla cihanın dört bir bucağında gökkuşağı olmak, emin ellerde ve heyecanlı gönüllerde buğu buğu yayılmaktır Ebû Bekir olmak.

Selâm; sînelerimizde “yâd-ı cemîl” olarak kalıp giden dostlara! Selâm; mukaddes davası uğrunda dünyayı ve hayatı hakir gören ruhlara! Selâm; yarınlar, öbür günler için toprağa tohumlar saçıp, sonra da arkasına bakmadan çekip gidenlere! Selâm; Selâm; hayatını kan-ter içinde yaşayıp arkadan gelenlere azim ve mücadele yolunu açan zirve insanlara!..

Onlar ki, bütün bütün yaşama zevkinden sıyrılarak başkaları için yaşadılar. Onlar, bugün ve yarın kendilerini utandıracak şeylerden uzak kalmasını bildiler. Sonra da izzetleriyle buradan çekip gittiler. Biz öyle bir derde müptelayız ki, davamızın derdinden başka kanayan yaramıza derman olacak merhemimiz yoktur. Dava ateşiyle yanan gönül iklimimizin çölünde, azmimiz bir damla su dahi olsa, unutmayalım ki, bir gün orayı gül bahçesine çevirecektir. Gelecekte; ışıl ışıl ve ümit dolu gözlerle seyrettiğimiz yıldızlar, geçtiğimiz yollara parke taşı gibi sıralanacak ve biz; amacımıza, vuslatın huzuruyla, o yıldızdan yollar üzerinde yürüyeceğiz. Evet, davamız o kadar ulvi ve yücedir ki, uğrunda feda edilecek bütün bir hayatın tek saniye kadar kıymeti yoktur…

 

Siyer-i Nebi Dergisi 25. Sayı / Ocak-Şubat 2014

 

 


[1]Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 45, Salât 86; Ahmet b. Hanbel, VI, 193.Veliyullâh Dehlevî’ye göre Kâre kabilesinin lideri Sübey’a ibn Rufey’ idi. Duğunne, onun annesi idi. Bkz. Huccetullahu’l-Bâliğa, I, 101, Kâhire, h. 1333.

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.