Bunları Biliyor muydunuz?

İnsanlar cahiliye devrinde Şevvâl ayında evlenmezlerdi. Peygamber Efendimiz  günümüzde de yaygın olan iki bayram arası düğün olmaz anlayışını yıkmış Hz. Aişe validemizle bu ayda nikahlanıp evlenmiştir. 

tümü

Bu Yüzün Sahibi Yalan Söylemez

Kuba’da ciddi bir değişim başlamıştı. Peygamberimiz aleyhisselâm başta olmak üzere, Sahâbe-i Kirâm canla başla çalışıyor, karanlıklar aydınlanıyordu.

İslâm’ın doğuşundan itibaren gizlice takibini yapan Yahudiler, artık her şeyleri ile ortaya çıkmışlardı. Bir yandan açıkça hedef alıyorlar, diğer yandan da sinsice çukurlar kazıyorlardı.[1]Fakat onlar ne yaparlarsa yapsınlar, güneş doğmuştu artık; her taraf aydınlanacaktı!

Yahudiler böyle sinsice yapıyorlardı, ama içlerinde aklı başında olanlar da vardı. Bunların başında da hiç şüphesiz ki Abdullah bin Selâm geliyordu.[2]

Abdullah bin Selâm, Yûsuf aleyhisselâm’ın neslindendi. Medine Yahudilerinin ulularından ve âlimlerindendi. Medine’deki İsrail oğullarının âlimlerinden başlıcaları beş kişi olup, bunlardan birisi Abdullah bin Selâm’dı. Abdullah’ın babası Selâm da Yahudi âlimlerindendi.[3]

İslâm’a giriş sürecini dilerseniz bizzat Abdullah bin Selâm’dan dinleyelim:

- Ben zamanında Tevrat’ı ve tefsirini, babamdan öğrenmiştim. Babam, bir gün; âhir zamanda gelecek Peygamberin sıfatını, alâmetini ve yapacağı işler hakkındaki ayeti bana anlattı ve: “’Eğer o Harun evladından gelecek olursa ona tâbi olurum, yoksa tâbi olmam” dedi! Fakat babam, Rasûlullah’ın Medine’ye gelişinden önce öldü. Rasûlullah Kuba’ya gelip Amr bin Avf oğullarının evine ininceye kadar, sustum. Ben kendime ait hurma ağacının üzerinde uğraşır, yaş hurma toplarken, Benî Nadîrlerden birisinin: “Bugün, Arapların bekledikleri adamları geldi.” diye bağırdığını işittim ve bir kimse de gelip onun geldiğini bana haber verince, beni bir titreme tuttu, yüksek sesle “Allahu Ekber” diyerek tekbir getirdim. O sırada, Hâlide binti Hâris, hurma ağacının altında oturuyordu. Kendisi halam olup, çok yaşlı idi. Tekbirimi işitince: “Allah seni umduğuna erdirmesin, elini boşa çıkarsın ey habîs! Vallahi Mûsâ bin İmrân’ın gelişini işitmiş olsaydın, bundan daha fazlasını yapmazdın.” diyerek çıkıştı. Onunla aramızda şöyle bir konuşma geçti…

- Ey hala! Vallahi, o, Mûsâ bin İmrân’ın kardeşidir. Onun gibi, peygamberdir. Onun dinindedir. Onun gönderildiği şeyle gönderilmiştir!

- Ey kardeşimin oğlu! Yoksa o kıyamete yakın, gönderileceği bize haber verilmiş olan peygamber midir?

- Evet!

- Peki öyleyse!

“Rasûlullah geldi” diye haykırıyorlar bak, ben de O’nu görmek için koşuşturan halkın arasında gideceğim!

Abdullah bin Selâm, “Rasûlullah’ın yüzünü görünce, anladım ki, onun yüzü yalancı yüzü değildir.”diyerek, İslâm ile şereflenişini anlatmaya devam ediyor…

- Rasûlullah aleyhisselâm’ın yanına varınca: Ben sana üç soru soracağım ki, bunların cevaplarını ancak peygamber olan bilebilir” dedim:

1. Kıyamet alâmetlerinin ilki nedir?

2. Cennetlikler cennete girince ilk önce hangi yiyeceği yiyeceklerdir?

3. Çocuk ne sebeple babasına benzer ve hangi sebeple annesine benzer.” diye sordum?

Peygamber aleyhisselâm da bana şöyle cevap verdi…

“Bu soruları, senin önün sıra, Cebrail (aleyhisselâm) bana gelip haber vermişti:

1. Kıyamet alâmetlerinin ilki bir ateştir ki, o insanları doğudan batıya sürecektir!

 2. Cennetliklerin yiyeceği ilk yiyecek de, balık ciğerinin sarkmış olan fazlasıdır!

3. Çocuğun babaya veya anaya çekmesine gelince: Aile beraberliğinde erkeğin suyu kadınınkinin önüne geçerse, çocuk babaya benzer. Kadının suyu erkeğin suyunun önüne geçerse, çocuk anaya benzer!”[4]

- Ben şehadet ederim ki; Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur! Ben yine şehadet ederim ki; Sen, hiç şüphesiz, Allah’ın Rasûlü’sün!

Rasûlullah aleyhisselâm çok memnun olup benim için dua etti. Hemen sonra içimdeki endişeyi dile getirmek durumunda kaldım.

- Yâ Rasûlallah! Yahudiler, insanı hayrette bırakacak derecede yalan söyleyen, asılsız isnad ve iftiralarda bulunan haksız bir kavimdir. Eğer, sen beni onlardan sormadan önce onlar benim Müslüman olduğumu öğrenirlerse, senin yanında bana akla gelmedik isnad ve iftiralarda bulunurlar. Sen beni odalarından birine koyarak gizledikten sonra, onlar arasındaki durumumu, nasıl olduğumu onlara sormanı; bunu Müslüman olduğumu öğrenmelerinden önce sana haber vermelerini istiyorum, dedim.

Peygamberimiz Aleyhisselâm da, beni odalarından birisine sakladı. Yahudilere haber saldı, onlar da geldiler. Rasûlullah ile Yahudiler arasında şöyle bir konuşma geçti:

“Ey Yahudi cemaati! Yazıklar olsun size! Allah’tan korkunuz! Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki: Siz benim Rasûlullah olduğumu ve benim size hak ve gerçeği getirdiğimi muhakkak biliyorsunuz! Müslüman olunuz!”

- Biz bunu bilmiyoruz! Biz bunu bilmiyoruz! Biz bunu bilmiyoruz!

“İçinizde Husayn (Abdullah) bin Selâm, nasıl adamdır?”

- Bizim seyyidimizdir ve seyyidimizin de oğludur! Bizim en âlimimizdir ve en âlimimizin de oğludur. Bizim hayırlımızdır ve hayırlımızın da oğludur!

“İbn Selâm Müslüman olduysa ne dersiniz? Siz de Müslüman olur musunuz?”

- Hâşâ! O, Müslüman olmaz! Allah onu böyle şeyden korusun!

Bunun üzerine, Rasûlullah aleyhisselâm: “Ey İbn Selâm! Çık bunların yanına.” buyurdu. Ben de hemen yanına çıkıp onlara haykırdım:

- Ey Yahudi cemaati! Allah’tan korkunuz! O’nun size getirdiği şeye yöneliniz! Vallahi, siz de muhakkak biliyorsunuz ki, O Allah’ın Rasûlü’dür! O’nun ismini ve sıfatını yanınızdaki Tevrat’ta da yazılı bulmuş bulunuyorsunuz. Ben şehadet ederim ki, O Rasûlullah’tır! Ben O’na îmân etmiş, O’nu doğrulamış ve O’nun Rasûlullah olduğunu bilmiş bulunuyorum! Ben şehadet ederim ki; Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur! Ve yine şehadet ederim ki; Muhammed aleyhisselâm Allah’ın Rasûlü’dür!

Ben böyle haykırıp îmân ve ikrarda bulunduğum zaman, Yahudiler hemen orada hakaret ve iftiralarda bulundular…

- Bu, bizim en şerlimizdir ve en şerlimizin de oğludur! Bu, bizim en cahilimizdir ve en cahilimizin de oğludur!

Ben yine dayanamayıp Rasûlullah aleyhisselâm’a döndüm:

- Yâ Rasûlallah! Onların çok iftiracı, gaddar, yalancı ve facir bir kavim olduklarını sana haber vermemiş miydim? İşte böyle olduklarını gösterdiler!

Onların bu tezatlı hallerine çok üzülen Rasûlullah aleyhisselâm, derhal kalkıp gitmelerini söyleyince, Yahudiler de kötü kötü homurdanarak, kalkıp gittiler. [5]

Rasûlullah aleyhisselâm’ın şerefli huzurlarında şereflerin en yücesine erip evine dönerken, o artık Husayn değil, Hz. Abdullah bin Selâm (ra) olmuştu. Bütün bu olanları evinde öyle güzel anlattı ki, ev halkı da hemen Müslüman oldular. Çok geçmeden halası Hâlide binti Hâris de Müslüman oldu. [6]

Hz. Abdullah bin Selâm (ra), nasıl Müslüman olduğunu soranlara, İslâm’a girişini anlatırken, hep o meşhur cümlesiyle giriş yapardı:

- Vallahi bu yüzün sahibi yalan söylemez!

Burada çok sevdiğim ve işinin erbabı olan Muhammed Ali Eşmeli kardeşimin, konuyla ilgili o güzel şiirini sizinle paylaşmak istiyorum.[7]

Parıldıyordu Rasûl’ün yüzünde ayet-i nur,

Gören diyordu; ışıktan temiz, sudan billûr…

Görünce baktı Yahûdîlerin ilim güneşi,

Uyandı; “Yok!” diyerek yerde-gökte böyle kişi.

Bu denli nurlu, güzel, muhteşem değildi hilâl,

Düşündü resmedemez böyle bir cemâli, hayal.

Güneş de nûrunu, belliydi, O’ndan almıştı,

Bu hisle bilge Yahûdî de seyre dalmıştı;

Açıldı perde-i mânâ, neler neler gördü;

Bakıp o yüzde ne gördüyse mûteber gördü.

O yüz, o sevgili sîmâ, o tatlı çehre, o gül,

Ne muhterem idi! Baktıkça baktı, baktı gönül.

O yüzde nûru temâşâ edip de erdi O’na,

O yüzde kalbini, hayrân olup da, verdi O’na.

O yüzde cenneti seyretti, cânı seyretti,

O yüzde gördüğü her şey, güzeldi, rahmetti.

O yüzde doğruyu fark etti, Hakk’ı Hak okudu,

O yüzde, kendini, O’ndan, gönül gönül dokudu.

O yüzde nûr-i hidâyetle doldu vicdânı,

O yüzde Hazret-i Allâh’ı buldu seyrânı.

Bakıp bakıp dedi: “Âyet bu, vech-i müstesnâ,

Bu misli yok, ne güzel yüz, ne tertemiz sîmâ!..”

O tatlı çehreye baktıkça gönlü haz aldı,

Ne şüphecik, ne tereddüt, ne îtiraz kaldı.

Suâle olmadı hâcet; “Nedir delîli?” diye,

O mûcizeydi, gerek yoktu başka mûcizeye.

İşitti hak sözü deprenmeden dudak ile dil,

Bakıp bakıp dedi: “Aslâ, bu yüz yalancı değil!

Bu yüz, o her açıdan en yegâne, kıymetli,

Bu yüz beşer yüzü lâkin, beşerden izzetli.

Evet, bu yüz,” dedi; “Devranda varlığın yüz akı,

Bu yüz, bu yüz,” dedi; “Allâh’a erdirir halkı.

Bu yüz, hakîkate Hakk’ın, ezelden aynasıdır,

Bu yüz, o can yüzünün Hak katında en hasıdır.

Bu yüz, karanlığı aydınlatan asıl kandil,

Bu yüz, görenleri ashâb eden o şanlı delil.

Bu yüz, gönülleri mîrâca dek alır, götürür,

Bu yüz ki, kim ede seyran, Cenâb-ı Hakk’ı görür.

Bu yüz, o yüz,” dedi; derhal şahâdet eyledi tam,

O anda gönlünü doldurdu karşılıklı selâm.

“Sahâbesin!” dedi tebrîk edip Rasûlullah.

Ne mutlu, eyledi bizzat, Husayn’ı Abdullah.

Ne mutlu İbn-i Selâm’ın bakıp gören gözüne,

Ne mutlu nûr-i Muhammed’le yoğrulan özüne!

Nasip bu, gâye bu, dünyâ ve âhirette şifâ,

Işıl ışıl bize Peygamber’in yüzünde safâ.

Ne kutlu sevgili, nûr eyliyor yüzündeki nur,

Bütün gönülleri sarsın O’nun gözündeki nur.

O yüz ki, bir kere bakmak yeter hidâyet için,

O göz ki, göz göze gelmek yeter, saâdet için…

O Mustafâ’yı görenler koşardı îmâna,

Biraz düşün, seni ey can, gören koşar ne yana?

Eğer Muhammed-i Muhtâr’a koşturursa yüzün,

Özün, biraz bile çekmez hesap gününde hüzün.

Fakat cehenneme koşturduğun vakit birini,

Ateşte, önce, hazırlar Hudâ, senin yerini…

Uyan da nûr-i Muhammed’de nûra ermeye bak,

Sahâbiler gibi göz göz Rasûl’ü görmeye bak!

Görünce İbn-i Selâm’ın gözüyle eyle nazar,

Bu hâli aşk ile Seyrî kalem olur da yazar…

Evet…

Yalan söylememek, yalan söyleyecek bir yüz sahibi olmamak! Sözümüz özümüz aynı olursa, bu yüzümüze de yansır.

İşte bunun için Müslüman olarak her birimiz, Peygamber Efendimizi örnek alan, örneklerden olmalıyız.

Sallallahu aleyhi ve sellem


 


[1] Ahmet Sezikli, Hz. Peygamber Devrinde Nifak Hareketleri, s. 29-32.

[2] Abdullah’ın adı Husayn iken, Müslüman olunca, Peygamberimiz Aleyhisselâm onu Abdullah olarak değiştirmişti. Bkz. Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, c. 5, s. 451.

[3] İbn Abdilberr, el-İstiâb fî Ma’rifeli’l-Ashâb, c. 3, s. 921; Hâkim, El-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, c. 3, s. 414.

[4] Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, c. 3, s. 108, 271; Beyhâkî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 2, s. 228-229; İbn Seyyidü’n-Nâs, Uyûnü’l-Eser fî Fünûni’l-Megazi ve’s-Siyer, c. 1, s. 207.

[5] Beyhâkî, Delâîlü’n-Nübüvve, c. 2, s. 529; ; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fî Ma’rifeti’s-Sahâbe, c. 3, s. 264; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, c. 2, s. 353.

[6] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 2, s. 164.

[7] “Seyrî” mahlaslı Muhammed Ali Eşmeli, Yüzakı Dergisi Genel Yayın Yönetmeni.

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.