Sorumluluk ve Sorumlular

Peygamber Efendimiz (sas), bütün engellemelere rağmen İslâm’ı anlatmaya devam ediyordu. İslâm, O’nun için hayatından daha önemliydi. İslâm’ı anlatma ve yayma gayretlerinde, bir insanın asla tahammül edemeyeceği zorluk ve çilelere katlanmış ve hatta defalarca ölüm tehlikesi geçirmiş olmasına rağmen, bir an bile geri durmuyordu.

Abluka altında olmasına, Sevgili Ashabı’yla beraber tecrîd edilmelerine, kavminin acımasızca dayatıp direttiği boykota rağmen, bir adım bile geri atmadan; bir gün bile ara vermeden, geceli gündüzlü her fırsatta ve her ortamda insanları İslâm’a davet ediyordu.

Her ne için olursa olsun, dışarıdan Mekke’ye gelenlere de ulaşmaya çalışıyordu. Başta ticaret için Mekke’ye gelen veya geçerken Mekke’ye uğrayan tüccarlarla görüşüyor onlara İslâm’ı anlatıyordu.

Ayrıca haram aylarda yarımadanın dört bir yanından hac ve panayır için Mekke’ye gelenlerle de görüşüyordu.

Bütün bunları, üç yıl süren o meşhur boykot yıllarında bile ihmal etmemiş, ölümüne çıkmıştı ortaya. Ve bunu hiç aksatmadan sürdürüyordu. Görüştüğü insanlardan Müslümansiyerinebi hz.muhammed  olmalarını istedikten sonra, bu asıl isteğine ilaveten kendisi ve yanındaki müminleri yanlarına almalarını ve korumalarını da istiyordu. Hemen hemen görüştüğü tüm topluluk  temsilcilerine şöyle diyordu:

-“Şüphesiz ben, Allah’ın size gönderdiği elçisiyim. Sadece Allah’a ibadet etmenizi, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı, O’ndan başka edindiğiniz düzmece ilâhlarınızı terk etmenizi; bana inanıp, size bildirdiklerimi tasdik etmenizi ve Allah’ın benimle gönderdiği dini açıklarken beni korumanızı istiyorum! Sizden davetimi kabul eden olursa dünya ve âhiretini kurtarmış olur! Ama davetimi beğenmez ve beni tasdik etmezseniz, sizleri zorlama hakkına sahip değilim! Ben sizden, hiç değilse, beni ve Ashâbım’ı kavmimin saldırı ve zorbalıklarından korumanızı istiyorum! Bu yüce davaya sahip çıkacak aklı başında biri ya da birileri yok mu aranızda?”[1]

Çıkmıştı işte… Bu davaya sahip çıkacak aklı başında insanlar çıkmış ve nasiplerin en büyüğü ile nasiplenmişlerdi.

Medine’de ilk İslâm güneşi 6 kişinin İslâm’a girişleriyle doğmuştu. Bu 6 adam, hiç direnmeden ve tereddüt göstermeden Müslüman olmuşlardı…

Yesrib, çok farklı bir yapıya sahipti. Yahudilerin, bölgenin ilk yerleşimcileri olmalarına rağmen, politik oyunlarla müşrikleri Evs ve Hazrec olarak kabileleri ikiye böldükten sonra, bölünmelerini ustaca kullanarak, iki kabile arasına düşmanlık sokup bu düşmanlığın daha da ileri düzeylere tırmanmasını sağlamışlardı. Bu düşmanlık birçok savaşlara neden olmuştu. Her yer ve zamanda olduğu gibi, o günlerde de Yahudiler, politik oyunlarla olmadık işler yapıyorlardı. Fırsatını buldukça ve ortam da uygun oldukça, içlerindeki düşmanlığı açıkça ifade etmekten kaçınmıyor; putperest Araplara karşı hak dinin mensubu olmalarıyla övünüp, gelmesi beklenen son peygamberin kendilerinden birisi olacağı inancıyla, o peygamber geldiği zaman, Allah’ın lütfüyle tüm Araplara karşı savaşıp galip olacaklarını söylüyorlardı.

Anlaşıldığı kadarıyla Yahudiler, bir peygamberin gelme zamanının yakın olduğunu ve bunun da kendilerinden birisi olacağına dair inançlarını sıklıkla ifade etmekten kaçınmadıkları için, Evs ve Hazrec kabileleri onların bu beklentilerine inanmışlardı. Fakat onların beklediği bu peygamber, Yahudilerden değil de Araplardan zuhur edince bir anda döndüler.

Hazrec kabilesinden 6 kişinin İslâm davetini kabul etmelerinde, Yahudilerden önce Hz. Peygamber’e bağlanma anlayışının etkisi büyüktü. Aynı zamanda Evs ve Hazrec arasında nesiller boyu devam eden ve her iki tarafı da yiyip bitiren savaşların ancak bu Peygamber’in aracılığıyla sona erebileceği, böylelikle birlikteliklerini tekrar sağlayıp, güçlü olabilecekleri inancının da etkisi vardı. Daveti kabul ettikleri zaman, bir temenni olarak Rasûlullah’a karşı sarf ettikleri şu sözler bu beklentilerinin gereğiydi:

-Ey Allah’ın Rasûlü! Kavmimiz düşmanlık ve kötülükler nedeniyle birlikteliğini kaybetmiş, darmadağın olmuş bir durumdadır. Umulur ki Allah, kavmimizi senin vasıtanla toplar da yine bir ve bütün oluruz. Biz şimdi memleketimize dönüyoruz. Senin bize öğrettiklerini kavmimize bildirecek ve onları İslâm’a davet edeceğiz. Eğer onlar bu din üzerinde birleşirlerse bil ki sen de istediğine kavuşur, aziz ve güçlü olursun![2]

Gerçekten de dediklerini yapmışlar ve söz verdikleri gibi, bir yıl sonra daha kalabalık bir şekilde gelmişlerdi.

Başka bir şehre mensup altı kişinin Müslüman olmaları, o zaman fark edilmese bile, İslâm’ın dünyaya açılımının ilk basamağını oluşturan önemli bir gelişmeydi.

Mekke’de sıkışıp kalmış İslâm davetinin Habeş hicretinden sonra, ikinci defa ve daha güçlü bir şekilde Mekke’den bir çıkış yolu buluşunu ifade ediyordu. Dolayısıyla o altı kişinin Müslüman olmaları, İslâm daveti için önemi küçümsenemez büyüklükte bir gelişme oldu ve ilk meyvesini bir yıl sonra verdi.

Bir sonraki yıl, boykotun sona erdiği ve Mirâc mûcizesinin yaşandığı yıl, risâletin 9. yılı, Medineli on iki kişi önceki sene verilen söz gereği Mekke’ye geldiler. Rasûlullah ile görüştüler. Anlaşıldığı kadarıyla önceki yıl iman etmiş olan altı kişinin toplumlarına ilişkin beklenti ve umutları, toplumlarındaki diğer bazı kimseler tarafından da paylaşılmış ve on iki kişi olarak gelmişlerdi.

Bunlardan 10’u Hazrec kabilesinden, 2’si ise Evs kabilesindendi.

Bu da çok önemliydi. Ezeli rakip olan iki ayrı kabile mensubu, aynı davanın çatısı altında birlikte olabilme başarısını, daha ilk aşamada gösterebilmişlerdi. Bu, geleceğe ilişkin büyük umutlar beslemeyi haklı kılacak bir durumdu.

Rasûlullah (sas), 12 Medineliyle görüştü; onlara İslâm’ı anlattı, Kur’ân okudu. Belirli konularda titiz davranıp, taviz vermeyeceklerine ilişkin söz aldı. İslâm ıstılahında biat olarak isimlendirilen bu söz alma/antlaşma, tarihe Birinci Akabe Biati olarak geçti.[3]

Bu seçkin insanlar Medine’ye dönerken, bir rivayete göre Mus’ab bin Umeyr’i yanlarında götürmüşler, bir rivayete göre de Medine’den Peygamberimiz’e mektup yazıp yetişmiş bir eleman istediklerinde, Rasûlullah(sas) da, onlara Mus’ab bin Umeyr’i göndermişti.

Bu konuyu biraz açacak olursak…

İlk olarak şunu ifade edebiliriz ki; 12 Müslüman Yesrib’e döndükten sonra, Rasûlullah’tan görüp öğrendiklerini çevrelerindeki kişilere anlatmaya başladılar. Fakat İslâm’a dair bilgileri az olduğu için zorlandılar. Bu işin, ciddi bir uzman işi olduğunu anlamanın yanında, bunu bizzat görüp yaşadılar.

İkinci olarak da, çok farklı bir mesele ile karşı karşıya kaldılar. Namaz esnasında Evsliler, Hazrecli imama; Hazrecliler de Evsli imama razı olmayıp cemaate katılmadılar. Bu durumda aynı yerde ve aynı inancı paylaşan iki gurup oluşuyordu. İkilikten birliğe geçiş sürecinde, yeniden ateşlenecek ikilik fitnesi, büyük problemleri beraberinde getirirdi. Bunu kökünden halletmek için en uygun olan şeye başvurdular. Rasûlullah’tan kendilerine dini öğretecek ve imamlık yapacak birisini istemek!

Rasûlullah (sas) da onların bu haklı ve yerinde olan istekleri karşısında bir nazenin gül gibi yetişen Hz. Mus’ab bin Umeyr’i gönderdi. Böylece yeni bir dönemin kapısı da aralanmış oldu.

Daha önceki yazılarımızda ısrarla üzerinde durduğumuz ve sürekli üzerinde durulması gerektiğini vurguladığımız gibi, Hz. Mus’ab başta olmak üzere Hz. Es’ad ve arkadaşları bütün güçleriyle İslâm’ı yaşama ve yayma gayreti içine girmişlerdi.

Çalışıyorlardı… Her biri çok iyi çalışıyordu…

Hz. Mus’ab bin Umeyr (ra) yöntemi ile her geçen gün, kurtulanlar halkasına bir yenisi daha ekleniyordu.

Bu çalışma ile Yesrib’in çehresi değişiyordu. Şimdiye kadar Yesrib herhangi bir şehir iken, artık İslâm yurduolmaya başlamıştı. Yani eski Yesrib, şimdi Medine olmak üzereydi…

İslâm ile şereflenen herkes, elinden geleni yaptığı için, işler yolunda gidiyordu. Herkes canla başla çalışıyor, “bu iş benim işim” veya “ben olmasam olmaz” ya da “benim de yapacak bir şeylerim olmalı” bilinci ile hareket ettiklerinden, başarıları da o nispette artıyordu. “Bensiz olmaz” diyorlar ama benlik gütmüyorlardı.Sorumlu olduklarını ve sorumluluklarını yerine getirme çabası ile geceli gündüzlü koşuşturduklarını ifade ediyorlardı.

Kimisi mal varlığı ile destekliyordu.

Kimisi güzel konuşması ile aldığı mesajı başkalarına ulaştırmaya çalışıyordu.

Kimisi böylesine ciddi bir çalışma yapanlara ortam hazırlıyordu.

Kimisi hazırlanan ortamları çok iyi bir şekilde değerlendiriyordu.

Kimisi de mesajın ulaştırılacağı şahısları ve konuları iyi tespit ederek, mesajın hayata geçirilmesinde büyük bir görev üstleniyordu.

Hazırlanan ortamları iyi bir şekilde değerlendiren Hz. Mus’ab (ra), bir yandan Müslüman kardeşlerinieğitirken bir yandan da yeni Müslüman olanlara İslâm’ı anlatıyordu.

Her şeyde olduğu gibi, insanların düştükleri uçurumdan kurtulmalarına vesile olmak için de önce Peygamber Efendimizi anlatıyordu. O’nunla başlıyordu her işe. İnsan insana mesajın iletilmesiydi bu. İnsanlara,insanların en iyisini örnek vermekti. İnsanlara nasıl insan olunacağını en güzel örnek ile göstermekti.

Peygamberimiz’i tanıttıktan hemen sonra, O’nun tebliğ ettiği İslâm’ı anlatıyordu. Yani insan insana nasıl yaşayacaklarını gösteriyordu.

Aydınlanma sürecinin en temelinde Kur’ân-ı Kerîm vardı tabi ki. Hz. Mus’ab (ra)ilgi ve dikkatlerini çekip, ciddi iletişim kurduktan sonra Kur’ân okuyordu. Her şeyleri ile verilecek mesajı ciddi bir şekildedinlemeye ve değerlendirmeye hazırlanan bu insanlar da hemen İslâm’a koşuyorlardı.

Uzun söze gerek yok; işte Mus’ab metodu!

Önce neyin, nasıl ve ne kadar anlatılacağı meselesi!

Kimi ve niçin tanıttığı, Kur’ân ve Sünnet’i nereye koyduğu meselesi!

Muhatabı tanımanın ve tanıtmanın önemi…

Sabrın sonucu devşirilmeye, cehd ve gayret meyvesini vermeye başlarken, davet filizi kuvvetlenip ürün versin diye gövdeleri üzerine dikilmeye başladı.

Çalışmalar yürürken yeni oluşumlar ve yeni plânlamalar da yapılıyordu. Es’ad bin Zürâre’nin evi Dâru’l-Es’ad olmuş, arı kovanı gibi çalışıyordu.

Burası merkezdi. Çalışmalar burada plânlanıyor ve burada raporlar değerlendiriliyordu.

Halka genişledikçe yeni şubeler açılıyor, merkezden bu şubelere gerekli talimat ve plânlar iletiliyordu.

Her geçen gün yayılan ve yayılmaya devam eden İslâm, yeni plân ve projeleri de beraberinde getiriyordu. Yani nereden bakılırsa bakılsın Yesrib, Medine olmaya adaydı artık!

Hz. Mus’ab bin Umeyr’in bir numaralı destekçi ve yardımcılarından biri olan Hz. Sa’d bin Muâz (ra), yeni bir teklif için yine Mus’ab Hoca’nın yanına geldi.

- Sevgili Peygamberimiz’in en sevdiklerinden olan ey Mus’ab bin Umeyr!

- İslâm gülistanına girdiğinden beri bütün gülleri imrendiren ey Sa’d bin Muâz, buyur!

- Görüyorum ki İslâm bütün hızı ile yayılıyor.

- Elhamdulillah! Rabbimizin lütfü keremi ve sizlerin üstün gayretleri ile tabi ki.

- Bu sefer yeni bir teklifle geldim ey Mus’ab!

- Sen her zaman en güzel teklifle gelirsin ey Sa’d!

- Bu büyük davada benim de katkı ve hizmetim olsun istedim.

- Senin her zaman çok büyük katkı ve hizmetin olmuştur, oluyor da.

- Es’ad bin Zürâre’nin evi Dâru’l-Es’ad olarak merkez haline geldi, malum.

- Elhamdulillah, öyle oldu.

- Benim evim de müsait. İsterim ki bu kutsal davada benim evim de merkez olsun. Dâru’l-Es’ad yanında, bir de Dâru’s-Sa’d olsun isterim!

- Ey Sa’d bin Muâz! Sen İslâm’a girdikten sonra, ısrarların üzerine ve Es’ad bin Zürâre’nin de rızasını alarak, senin evine taşındım. En çok burada kalıyorum artık. İslâm davetini buradan da sürdürüyoruz, malum.[4]

- Ey Mus’ab bin Umeyr! Eğer teklifimi uygun görür, evimi de İslâmî çalışmalar için merkez edinirsen, bu beni ve ailemi çok mutlu ve onurlu kılacaktır!

- İkinci büyük bir merkeze ihtiyacımız olduğunu görüp anladın demek ey Sa’d!

- Ne zamandır farkındayım bunun. Ama teklif edemedim bir türlü ey Mus’ab!

- Dâru’l-Es’ad çok yönlü faaliyetleri ile daha da ileriye yürüyor elhamdulillah. Şubelerimiz de güzel çalışıyor. Doğrusu bu bölgede de bir merkeze ihtiyacımız vardı.

- İşte o merkez bizim evimiz olsun istiyorum!

- Adı merkez olmasa da, senin evin ne zamandan beridir merkez görevi yapıyor burada!

- Adını da koyalım öyleyse!

- Ne diyebilirim ki; Allah razı olsun! Allah evini ve aileni bereketlendirsin!

- Yani oldu mu bu?

- Yarın meşveret meclisinde istişare edelim, ondan sora alacağımız karara göre hareket ederiz inşallah.

- Meşveret meclisi böyle bir toplantıyı çoktandır bekliyordu zaten.

- Öyleyse hepimize hayırlı olsun!

Peygamber Efendimizi adım adım izleyen bu seçkin topluluk, yeni bir merkez oluştururken bile O’nun sünnetinden ayrılmıyor, her şeyleri ile O’nu takip ediyorlardı.

Sallallahu aleyhi ve sellem


 


[1] Ahmed bin Hanbel, Müsned, c. 3, s. 492; İbn Hişâm, Sîretü’n-Nebeviyye, c. 2, s. 63-64; İbnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, c. 2, s. 94; İbn Sâ’d, Tabakâtü’l-Kübra, c. 1, s. 216.

[2] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 2, s. 71, 75-76; Taberî.

[3] Taberî, Târihu’r-Rusûl ve’l-Mülûk, c. 2, s. 231, 234-235.

[4] Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c. 35, s. 374 “Sa’d bin Muâz” mad.

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.