Üç Soru

Akıllarına parlak bir fikir gelmişti. Pek çok yol denemişler ama başarılı olamamışlardı. Ne dedilerse, hangi şairi çağırıp güzel söz söylettilerse O’nun sözleri hepsini susturmuştu. O’nun kadar etkili, O’nun kadar edebi konuşamıyorlardı. Dinleyene bir hâller oluyor; önce bakışlar değişiyor sonra O’nun sadık dostu olup çıkıveriyorlardı. Mekke giderek kan kaybediyordu. Bir açığını yakalamalı ve her aileye bulaşan yeni din çığırına dur demeliydiler. Bu sefer, işte bu sefer umduklarına nail olacaklardı.

Kendileri, çoğunluğu ümmi bir topluluktu. Bildikleri kıssalar sınırlıydı. Ama Yahudiler kitap ehliydi. Eskiye dair diğer kavimlerin bilmediği bilgilere sahiplerdi. Üstelik o bilgileri de kolay kolay paylaşmazlardı. Ama bu büyük bir olaydı. Ne yapıp edip Medine’ye gidip onlardan akıl almalılardı. İçlerinden Nadr b. Haris ve Ukbe b. Ebî Muayt bu yolculuk için dünden hazırdı.

Yahudi Bilginlerinin Üç Sorusu

Mekke’den kalkıp Medine’ye vardılar. Muhammed’in durumunu anlatıp “Sizin bu konularda ilminiz vardır. O’nun durumunu açığa çıkaracak bir bilgi var mı elinizde?” diye sordular. Yahudi bilginleri onlara üç soruyla mukabelede bulundular:

1-İlk zamanlarda gelmiş geçmiş gençlerin maceralarının ne olduğunu ona sorunuz. Çünkü onların çok şaşılacak hadiseleri vardır.

2-Yeryüzünü, doğularına ve batılarına varıncaya kadar gezip dolaşan adamın haberinin ne olduğunu sorunuz.

3-Bir de kendisine ruhtan, nedir o, diye sorunuz bakalım.

Size bunları haber verdiği zaman kendisine uyunuz çünkü o bir peygamberdir. Eğer sorularınızı cevaplayamazsa yalan söyleyen, uyduran bir adamdır. Kendisine istediğinizi yapınız.

Nadr b. Haris ve Ukbe b. Ebî Muayt sevinçten ağzı kulaklarında, Mekke’ye vardılar.

Bilgiç bilgiç Yahudilerden öğrendikleri soruları sıraladılar.

Allah Rasûlü, Rabbinin kendisini yardımsız bırakmayacağına emindi. Cibril-i Emin sık sık geliyor ve vahiy getiriyordu. Elbet karşısındaki bu komplo hususunda da O’nu perişan bir halde bırakmazdı. İki Cihan Serveri bu olay karşısında “Sorduğunuz şeyleri size yarın haber vereyim.” deyivermişti.

Vahiy Gecikince…

Takdirin cilvesine bakın ki ertesi gün olmuş lakin merakla beklenen cevap gelmemişti. Âlemlere Rahmet Peygamber zor durumda kalmış bir iki derken günler birbirini kovalamıştı.

Müşriklere gün doğmuştu. Öyle ya soruların cevabını verememiş, bilememiş öylece kalakalmıştı işte. Mademki peygamber, öyleyse her şeyi bilmeli, her istediğini sorgusuz sualsiz yapabilmeliydi. Sadece bu kadar mı?.. Peygamber dediğin bir sürü mucize göstermeli, bir hareketiyle dağları altına çevirebilmeliydi. Yemek yiyip içmesine ya da geçim teminine ihtiyacı olmamalıydı. O bir Karun kadar zengin olmalıydı. Uyumamalı, yürümemeli, daimi bir harikuladelik içinde bulunmalıydı. Hatta insan bile olmamalıydı.

Ne büyük çelişki içinde yüzdüklerinin farkında bile değildiler.

Cevaplar Kur’an’da

Rasûl-i Ekrem, Rabbi’nin hükmünü bekliyordu. Neticede tüm yaygarayı susturan cevaplar geldi. Allah Teâla, Kehf Suresi’nin 1-26 ayetleri ile Ashab-ı Kehf hakkında bilgiler veriyor; 83-98 ayetleri ile de Zülkarneyn kıssasını anlatıyordu. Ruh hakkında sorulan soruya ise çok kısa ve net bir biçimde cevap verilmişti: “Sana ruh hakkında soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. (Zaten) onun hakkında size az bir ilimden başka bir şey verilmemiştir.” (İsra 17/85)

Mekke müşriklerinin kahkahaları yüzlerinde dondu kaldı. Sonuçta kimsenin bilemediği olaylar O’nun ağzından vahiy yoluyla tek tek bildirilmişti. Ancak imansız, taştan katı kalpler hevalarına yenik düştüler ve bahaneler üretmekte gecikmediler. İçlerinden bazıları karalama kampanyasına çoktan başlamıştı bile. Onlar “Bu Kur’an’ı dinlemeyiniz. O’nun hakkında yaygara koparınız. Belki böylelikle galebe çalarsınız diyordu.” (Fussilet 41/26)

“İnşallah”

Bu olaylar sırasında nazil olan bir ayet-i kerime vardı ki âdeta her bir gruba ve her bir duruma ayrı mesaj veriyordu:

“Allah’ın dilemesine bağlamadıkça (inşallah demedikçe) hiçbir şey için ‘Bunu yarın yapacağım.’ deme! Unuttuğun takdirde Allah’ı an ve ‘Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olan bir yola iletir.’ de.”(Kehf 18/23-24)

Kureyş müşriklerinin sevinçten deliye döndükleri, Yahudilerin kıs kıs gülerek gözetledikleri gecikme hadisesinin sebebi, işte bu ayeti kerime ile gün yüzüne çıkıyordu.

Müminler bu ayet ile Allah’ın dilemesinin ve takdirinin her şeyin üzerinde olduğunu çok net bir biçimde idrak etmişlerdi. Diğer yandan inkârcılara da zımnen çok büyük bir cevap verilmiş oluyordu. Öyle ya eğer peygamber, Kitab’ı kendi uyduran biri olsaydı, bu gecikmeye tahammül edemez, bulur buluşturur bir cevap verirdi. Aslında gecikme O’nun, Allah’ın vahyine tâbi olduğunun çok net bir delili idi.

“İnşallah ayeti” Kur’an’da bulunduğu yer itibariyle de bizlere manidar mesajlar vermektedir. Ayet, Ashab-ı Kehf kıssası içerisinde yer almakta, onların üç yüz küsur yıl kaldıklarını ifade eden ayetten hemen önce gelmektedir. “İnşallah” vurgusunu kıssa bağlamında okuduğumuzda tüylerimiz ürpermekte, Rabbimize ve O’nun takdirine bir kez daha boyun eğmekten kendimizi alamamaktayız.  Evet, Ashab-ı Kehf yarın için ne büyük endişelere sahipti. Yarın için neler planlıyorlar, yarın başlarına nelerin geleceğini düşünüyorlardı. Fakat Rabbimiz o inanmış gençlerin yarın’ını çok başka türlü murad etmiş ve yarınlarını tüm insanlığa bir ibret tablosu olarak hediye etmişti.

***

İnşallah, unutkan insanoğlunun niyet tazeleme ameliyesidir.

İnşallah, yarınını tevekkülle Rabbe teslim edebilme gayretidir.

İnşallah, boyun eğen bir kulun tüm saldırılara karşı bekleyebilmesinin müjdesidir.

Rabbimiz, O’nun takdirini ve rızasını her şeyden üstün tutabilmeyi bizlere nasip eylesin. Âmin. 

Yazar: 

Yorumlar

Teşekkürler, yazınız için. Allah razı olsun. Allah çalışmalarınızda kolaylık versin.

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.