“Ebû Zer, İsa b. Meryem gibidir. İsa b. Meryem’in tevazuuna bakmak isteyen Ebû Zer'e baksın. Zühdü ve ibadeti İsa b. Meryem'e en çok benzeyen Ebû Zer'dir. Ebû Zer yeryüzünde İsa b. Meryem’in zühdüyle yürür.”
Bir defasında Efendimiz aleyhisselâm Abdullah’a dünyada en çok ne istediğini sormuştu da Abdullah şu cevabı vermişti:
Benim dünyada en büyük hedefim Allah ve Rasûlünün sevgisini kazanmaktır. Gözümde başka bir şey yoktur.
Ufukta birinin belirdiğini ve hızla kendilerine doğru geldiğini gören sahabe; “Ya Rasûlallah, bir gelen var.” dediler. Rasûl-i Ekrem (s.a.s)'in mübarek ağzından “Keşke Ebû Zer olsa!” sözleri döküldü. Gelen, gerçekten Ebû Zer'di.
Medine’ye hicret etmiş ve aynı zamanda evsiz, akrabasız olan sahâbîlerin kaldığı Mescid-i Nebevî’nin bitişiğinde yer alan mekâna “Suffe”; bu mekânda kalıp ilimle meşgul olan ve çoğunluğunu muhacirlerin oluşturduğu topluluğa da “Ashâb-ı Suffe” denilir.
“Allah’a yemin ederim ki bana Hatîce’den daha hayırlı bir hanım verilmemiştir. İnsanlar beni inkâr ettiği zaman o bana iman etti. İnsanlar beni yalanladığı zaman o beni tasdik etti. İnsanlar beni mahrum ettiği zaman o bana malıyla sahip çıktı. Allah beni ondan, diğer hanımlara nasip olmayan çocuklarla rızıklandırdı.”
İbn Mes’ûd, Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra geride bıraktığı en büyük Kur'ân âlimiydi. Abdullah ibn Abbas onun Kur’an’ın en büyük tercümanı olduğunu söylüyordu. Efendimiz aleyhisselam: “Kuran’ı şu dört kişiden öğreniniz.” buyurmuş ve en başta İbn Mes’ûd’un adını zikretmişti.
Ebû Süfyân, akrabaları içinde Allah Rasûlüne en çok benzeyen dört kişiden biriydi.[4] Çocukluğunu, gençliğini ve olgunluk yıllarını Efendimiz ile birlikte yaşamış, kardeşi Muhammed aleyhisselâmı arkadaşı, dostu ve can yoldaşı edinmişti.
O, Mekke’nin en güzel ve en pahalı elbiselerini giyen, en yakışıklı delikanlısıydı.[1] Savaşlarda Kureyş ordusunun sancağını taşıyan, Hicâbe ve Sidâne vazifelerini yerine getiren Abdüddâroğullarının prensi, annesinin kuzusu, ailesinin gözbebeğiydi.