İslâm’da nihâi hedef, iktidar olmaktır, yani Allah’ın dînini, Allah’ın arzına hâkim kılmaktır. Biz Müslümanların en başta gelen görevi, İslâm’ı yeryüzüne yaymak ve onu iktidar yapmaktır.
“Bazılarına ne oluyor ki, benim bizzat işlediğim (ve yapılmasına ruhsat verdiğim) bir şeyi işlemekten (hoşlanmıyor ve) çekiniyorlar. Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'ı onlardan daha iyi bilir ve Allah'a karşı onlardan çok daha fazla haşyet duyarım.”
Ömrünü Allah’a davete adayan, nesiller yetiştiren nice âlim ve davetçinin kendi çocukları üzerinde müessir olamayışı karşılaştıkları en önemli sıkıntılardan biridir. Dibine ışık veremeyen mum olmak; yürekleri aydınlatan, hidayet rehberi, peygamber varisi, âlim, âmil insanları üzmüştür
Peygamber Efendimiz (sas), sadece Akabe mevkiinde değil, Mekke ve çevresinde on yılı aşkın bir zamandan beri İslâm’ı anlatıyor, insanları İslâm insanı olmaya davet ederek, onların kurtuluşu için gece gündüz tebliğ ediyordu.
İslâm ile şereflenerek, Medine’nin İlk Müslümanlarıunvanını alan 6 seçkin insan, çok iyi bir çalışma yapmışlardı. O kadar ki, sadece evlerde değil, Medine’nin sokaklarında, hurmalıklarında, çarşılarında, dükkânlarında, her yerde sürekli İslâm konuşuluyordu artık.
Hz. Es’ad bin Zürâre (ra) ve arkadaşları, Akabe mevkiinde Hz. Peygamber (sas) ile ikinci defa buluşup görüşmelerinin ardından, meşhur Birinci Akabe Biatı olmuştu. Kalifiye elemana duyulan ihtiyaç nedeniyle, Peygamberimiz’den yetişmiş bir eleman istediler.
Rasûlullah’ın (s.a.s) görevi, sadece Kur’ân’ı insanlara okuyup duyurmak, tebliğ ve tebyîn etmekten ibaret değildi. O, Kur’ân’ı aynı zamanda talim edip öğretiyor, tefsir edip açıklıyor ve en güzel nümûne-i imtisal olarak da hayatında bizzat uyguluyordu.
Rasûlullah (s.a.s), bir şahit ve bir davetçi olarak görevini yerine getiriyor ve davet faaliyetlerinin merkezine Kur’ân’ı yerleştiriyordu. O, muhataplarını doğrudan Kur’ân’a çağırıyor, onlara doğrudan Kur’ân âyetlerini okuyor ve zihinleri, gönülleri Allah’ın sözlerine açmaya çalışıyordu.