MÜNÂFIK (منافق)

Yüksel ÖZGÜN

Nifâk masdarından türemiş bir sıfat olan münâfık kelimesi “inanmadığı halde kendisini mü‘min gösteren” kimse demektir. “Tarla faresinin bir tehlike anında kaçmasını sağlamak üzere yuvası için hazırladığı birden fazla çıkış noktasının birinden girip diğerinden çıkması” biçimindeki kök (nifâk) mânasından hareketle münâfık, “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır[1].

Nifâk kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de kök halinde üç, çekimli fiil olarak iki ve münâfık şeklinde yirmi yedi âyette geçmekte olup beş yerde münâfık erkeklerin yanında münâfık kadınlar da zikredilmiştir[2].  Münâfikûn adlı müstakil bir sûre de mevcuttur. Bu âyetlerde münâfıkların itikadî durumları, psikolojik yapıları ve ahlâkî bozuklukları, toplumsal hayattaki yerleri, Hz. Peygamber’e ve müminlere karşı tutumları, âhiretteki konumları ayrıntılı biçimde anlatılır. 

Kur’ân-ı Kerim‘de münâfık kelimesi iki farklı tipteki insan için kullanılır. İlki; halis münâfıklar olup bunlar, “Aslında inanmadıkları halde Allah’a ve âhiret gününe iman ettik” derler (el-Bakara 2/8). İkincisi; zihin karışıklığı, ruh bozukluğu veya irade zayıflığı yüzünden imanla küfür arasında gidip gelen, şüphe içinde bocalayan(en-Nisâ 4/137, 143; krş. et-Tevbe 9/44-45), imandan çok küfre yakın olan (Âl-i İmrân 3/167) çifte şahsiyetli insanlardır.

Halis münâfıklar müminlerle karşılaştıklarında inandıklarını belirtirler, ancak asıl taraftarlarıyla baş başa kaldıkları zaman mü‘minlerle alay ettiklerini söylerler (el-Bakara 2/14).

 

İslâm tarihinde nifâk hareketlerinin ortaya çıkışı, Müslümanların organize bir topluluk ve siyasî bir güç olarak belirmeye başladığı Medine devrine rastlar. Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettikten sonra, kendisine inanmayan ve İslâmiyet’e meyilleri olmayan bir kısım Medineliler ile Medine civarındaki bedevîlerden ileri gelen bazı kimseler siyasî ve maddî sebeplerden dolayı İslâm’a zâhiren girmekte kendileri için yarar görmüşlerdir. Bazı âyetlerde belirtildiği üzere münâfıkların bir kısmı da başlangıçta İslâm’ı benimsemişlerse de dünyevi menfaatleri gereği sonradan tekrar küfre dönmüşlerdir (meselâ bk. et-Tevbe 9/66, 74); bu sebeple iradeleri doğrultusunda kalpleri mühürlenmiştir (et-Tevbe 9/87; el-Münâfikūn 63/3).

Bedir zaferiyle birlikte Evs ve Hazrec kabileleri içinde mütereddit davrananlar hemen Müslüman oldular. Medine halkına başkan olmak üzere iken İslâmiyet’in şehre gelmesiyle siyasî nüfûzunu yitiren Abdullah b. Übey b. Selûl de Bedir Savaşında Müslümanların galib gelmesiyle Müslüman olduğunu ilan edenlerdendir.

İbn Übey, eski itibarını korumak maksadıyla bir grup oluşturdu ve Hz. Peygamber’e karşı gizli bir muhalefet cephesi kurarak çeşitli nifâk taktikleri uygulamaya başladı. Bu arada bir yandan Hıristiyan liderlerinden akrabası Ebû Âmir er-Râhib’in desteğini sağlarken diğer yandan da gizlice Kureyş müşrikleri ve Medine Yahudileriyle dostluk antlaşmaları yaptı.

Abdullah b. Übey, Uhud ve Hendek savaşları sırasında ilk defa Kureyş müşrikleri ve Ebû Âmir ile olan ilişkilerini açığa vurdu ve Benî Kurayza ile Benî Nadîr Yahudilerini Rasûl-i Ekrem’e karşı savaşa teşvik etti. Oluşturduğu münâfıklar grubunu Yahudi ve müşriklerle aynı ittifak içinde toplamaya çaba gösterdi. Fakat Mekkeli müşrikler Hudeybiye Antlaşması ile kısmen, Mekke’nin fethinden sonra ise tamamen onun ittifakından çıktılar. Öte yandan Medine’de ortak eyleme girdiği Yahudilerin şehirden sürülmesiyle oradaki beraberlik de sona erdi. Bu durumda sadece Mekke fethinin ardından Tâif’e kaçan ve daha sonra Suriye’ye giden Ebû Âmir onunla irtibatını kesmeyerek Hıristiyanları Hz. Peygamber’e karşı kışkırtmak suretiyle kendisine yardım etmeyi sürdürdü. 

Abdullah b. Übey, Benî Mustaliķ (Müreysî‘) Gazvesi sırasında Ensâr ve Muhâcirleri birbirine düşürmeyi denedi; dönüşte de Medine’de kargaşa çıkarmak için İfk Hadisesi’ni tezgâhladı. Nifâkın zirveye çıktığı en kritik günlerde münâfıkların üs olarak kullandığı nifâk merkezini (Mescid-i Dırar’ı) mescid hüviyetine büründürerek faaliyetlerine meşruiyet kazandırmak istedi.

Abdullah b. Übeyy’in planladığı nifâk olayları karşısında insanların iki gruba ayrıldığı anlaşılmaktadır. Birinci grup, Câhiliye duygusundan henüz kurtulamayan ve İbn Übeyy’in kötü niyetinden haberi olmaksızın siyasî propagandalara aldanarak ona katılanlardır. Bu grup Benî Müstalik[3] ve İfk hadisesinden sonra Abdullah b. Übeyy’e inanmaktan vazgeçmişlerdir.

İkinci grup ise; kalben ve fiilen nifâk üzere bulunanlardır. Mekke’nin  fethinden sonra itikadî nifâkı kanıtlanmış kişilerin nisbeten az olduğu görülmektedir. Hulefâ-i Râşidîn devrinin sonuna doğru ortaya çıkan fitnelere Asr-ı Saâdet’ten kalan münâfıkların değil daha sonra İslâm’a giren Yahudilerin tesir etmesi Asr-ı saâdet’teki münâfıkların sayıca azlığının bir delili sayılabilir.

Hasan-ı Basrî’ye göre münâfık dünya işlerine düşkün olan ve ilâhî cezadan korkmayan, dolayısıyla imanı ciddiye almayan kişidir[4].


Kur’an-ı Kerim’de Münâfıkların Durumu

Kur’ân-ı Kerim’de münâfıkların dış görünüşlerinin aksine her şeyden korktukları, özellikle savaştan endişe duydukları belirtilmektedir (Tevbe 9/56-57; Muhammed 47/20-21; Haşr 59/11-13; Münâfikūn 63/4).

Yine onların cimri, yalancı ve kibirli oldukları (Tevbe 9/67; Münâfikūn 63/1, 5),

gösterişe önem verdikleri, maddî menfaat için namaz kıldıkları, gerçekte ise dua ve ibadet hayatında isteksiz davrandıkları (Nisâ 4/142),

ekini ve nesli (ekonomiyi ve kültürel hayatını) bozmaya uğraştıkları (Bakara 2/25),

kötülüğü yaygınlaştırıp iyiliğe engel olmaya çalıştıkları (Tevbe 9/67),

Allah’ı ve mü‘minleri alaya aldıkları (Tevbe 9/65, 79),

Müslümanlara yardım edilmesini engellemeye gayret ettikleri (Münâfikūn 63/7),

mü‘minlere karşı kin besledikleri (Âl-i İmrân 3/119),

kötü haberler yaydıkları (Ahzâb 33/57-60),

günah, düşmanlık ve Hz. Peygamber’e isyan konusunda gizli faaliyetler yürüttükleri (Mücâdele 58/8; krş. Nisâ 4/108) ifade edilmektedir.


Hadis-i Şeriflerde Münâfıkların Durumu

Hadis-i şeriflerde münâfık bir nehir kenarına gelen üç kişiye ait bir temsille tasvir edilmiştir. Buna göre mü‘min suya atlar ve karşıya geçer, ardından münâfık atlar, mü‘mine yetişmek üzere olduğu sırada bir yandan kâfirin, diğer yandan müminin, “Bu tarafa gel!” çağrıları ile ikisi arasında bocalarken kuvvetli bir su dalgasıyla boğulur (Taberî, IV, 334; İbn Kesîr, II, 325).

Münâfıklık alâmetleri; yalan söylemek, sözünde durmamak ve emanete hıyanet etmek şeklinde özetlenmiştir. (Buhârî, İmân, 24; Müslim, İmân, 107-108.)

Hayânın ve az konuşmanın imanın iki tecellisi, çirkin sözün ve gereğinden fazla konuşmanın ise nifâkın iki alâmeti olduğu belirtilmiş (Müsned, V, 269; Tirmizî, “Birr”, 80),

münâfıklarda iç açıcı bir görünüm ve dinî kavrayışın bir arada bulunamayacağı beyan edilmiştir (Tirmizî, “İlim”, 19).


Münâfıkların Faaliyetleri

Münâfıkların başlıca faailiyetleri Barış zamanı Ensâr ve Muhâcirler içinde kavga çıkartarak İslâm toplumunu birbirine düşürmek, Hz. Peygamber’e gelen vahiyleri küçümseyip yeni Müslümanlar arasında tereddüt uyandırmak, O‘nun şahsını ve aile fertlerini cemiyet içinde lekeleyerek yıpratmak,savaş zamanı Müslümanların cesaretini kırmak, düşmana avantaj sağlayıcı yollara başvurmak, Rasûlullah’a karşı kötü fiiller tertiplemek ve İslâm ordusunu içten çökertmeye çalışmak şeklinde sıralanabilir.

Hz. Peygamber, münâfıklara karşı uyguladığı metotla nifâk hareketlerini kökünden kurutmaya çalışmış, sayılarını ve etkilerini çok aza indirmiştir. Kurduğu otorite ile nifâkın eyleme dönüşmesine pek fırsat vermemiş, çıkan nifâk hareketlerini de kısa sürede önlemiştir.

Hz. Peygamber‘in, Kur’ân-ı Kerîm’in münâfık tanımlamasına giren insanları bu sıfatla damgalamadığı, hiç kimseye münâfık diye hitap etmediği ve bunu mü‘minlere yasakladığı görülmektedir. O, nifâk problemini İslâm toplumunun bir iç meselesi olarak değerlendirmiş, siyasî mahiyette başlayan nifâkın itikadî hüviyete bürünmemesi için âzami gayret gösterip münâfıkların kendi aralarında kuvvet kazanmasına mani olmuştur.

Bu arada Rasûl-i Ekrem’in belirli konularda münâfıklara izin vermesini ve suçlarını affetmesini sadece hoşgörüsüne bağlamamak, bunda özellikle İbn Übeyy’in çevresinde bulunan kişilerin nifâktan uzaklaştırılması siyasetinin yatmakta olduğunu kabul etmek gerekir. Çok defa münâfıklara sadece mânevî müeyyide[5]uygulanmış, onların hukukuna riayet ederek kendilerine düşman muamelesi yapılmamıştır. Bununla birlikte Uhud Savaşını terkeden Abdullah b. Übeyy ve yandaşları Hamrâu’l-Esed gazvesine katılmak istediklerinde Peygamber Efendimiz onlara izin vermemiştir.

Münâfıkların faaliyetleri karşısında Hz. Peygamber önce dış desteklerini keserek onları yalnızlığa itmiş ve ashâb arasında kurduğu kardeşlik, tevhid ve birlik şuuruyla iç huzuru ve güvenliği sağlamıştır.Böylece Rasûl-i Ekrem’in vefatına yakın dönemde münâfıklar etkilerini tamamen kaybetmişlerdir.

Hızlı ve kapsamlı kültür değişmeleri, sosyal hayatı büyük çapta etkileyen siyasî hareketlerin gerçekleştiği dönemlerde zayıf karakterli kişilerde nifâk denen çifte şahsiyet psikolojisinin oluşması günümüzde de gözlemlenen bir husustur.




[1] Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “nfķ” md.; İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “nfķ” md.; Lisânü’l-Arab, “nfķ” md.

[2] M. F. Abdülbâkī, el-Mu’cem, “nfķ” md.

[3]Ensârdan bir kişiyle bir Muhâcir arasında su kuyusu yüzünden çıkan tartışmada münâfıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl Ensâr tarafını tutmuş, Muhâcirlerin kendilerini rahatsız ettiğini ileri sürmüş ve Medine’ye dönüşlerinde güçlü olan Ensârın zayıf Muhâcirleri şehirden çıkaracağını söylemiştir. Durumdan haberdar edilen Hz. Peygamber kendisini çağırtarak işin mahiyetini sorunca Abdullah olayı inkâr etmiştir. Sûrenin ilk âyetleri nâzil olup yalancılığı ortaya çıktığında kendisine Rasûlullah’tan özür dilemesi tavsiye edilmişse de gururu yüzünden yanına gitmemiştir (İbnü’l-Cevzî, VIII, 271-272; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, VII, 17-23).

[4] Izutsu, İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, s. 69.

[5]Hz. Peygamber, toplumsal birliği sağlamak ve İslâm’a sempati duyan gönülleri incitmemek düşüncesiyle münâfıkların cenaze namazını kılmak, onlar için dua etmek istemişse de nâzil olan âyetlerle bundan menedilmiş ve onlar için birçok defa af dilese bile asla bağışlanmayacakları bildirilmiştir.  (et-Tevbe 9/80, 84; krş. Taberî, VI, 434, 439-440).