Hz. Mûsâ VI: Hz. Mûsâ-Hızır Buluşması

İsrailoğullarının binlerce kilometrelik yolculuğun sonunda ortaya koydukları çirkin tavır, Mûsâ (as) ve Hârûn’u çok üzmüştü. Onlar, bu topluluğun Allah tarafından bunca nimetle ödüllendirilmeyi hak etmediklerini düşünüyorlardı. Bunun cevabı Mûsâ’nın çıkacağı bir yolculukta gizliydi. Bir gün genç arkadaşına: “Ben iki denizin birleştiği yere ulaşacağım. Yahut da yıllarca yürümeye devam edeceğim” dedi.[1]

Bu can sıkıntısından kaynaklanan bir seyahat değildi. O sorduğu ve sonucunu merak ettiği bir sorunun cevabını bulmak için yola çıkmıştı. Rabbinden kendisine bir cevap verilecekti. Bu konu Kehf sûresinde şöyle anlatılır: “Yanlarına yiyecek ve kızarmış bir balık alıp gittiler. İki denizin birleştiği bir yere ulaştıklarında mola vermişlerdi. Bu arada balık canlanmış ve denize doğru giderek denizde kaybolmuştu. Bunu gören genç yol arkadaşı (Yûşâ b. Nûn, hayretler içinde kalmıştı) Bu durumu Mûsâ (as)’a haber vermeyi unutmuştu. Yollarına bir hayli devam etmişler, yine mola verdikleri bir yerde: “Yiyeceğimizi çıkar da bir şeyler yiyelim. Zira bu yolculuk bizi bir hayli yorgun düşürdü” dedi. O da: “Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuşum. Bu işi bana şeytan unutturdu. Balık şaşılacak bir şekilde denize karışıp gitti” dedi.[2]

Mûsâ (as) böylesi harikulade bir hali buluşmaya işaret olarak gördü. Gittikleri yolu aynen takip ederek gerisin geriye döndüler. Balığın denize karıştığı yerde Allah’ın ilim ve rahmet verdiği salih bir kulla karşılaştılar. O siyah elbise içinde örtüsüne bürünmüş bir vaziyette idi. Ve Mûsâ ona selam verdi. O da yüzünü açtı ve selamını alarak: “Selam vermeyi nereden biliyorsun?” dedi. Ve kendini tanıttı… Hızır şöyle devam etti: “Sen Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilmektesin ki, ben onu bilmem. Ben de Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi bilmekteyim ki, onu da sen bilmezsin.”[3] Mûsâ (as) ona yönelerek “Sana öğretilen bilgiyi bana öğretmen için seninle gelebilir miyim?” dedi. O ise: “Sen, doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın. İç yüzünü kavrayamayacağın bir şeye nasıl dayanabilirsin.[4] Gerçekten de bir meselenin iç yüzü bilinmezse, bizler bu konuda zahire göre hüküm veririz.” Mûsâ (as): “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın. Sana hiçbir işte itiraz etmeyeceğim” dedi. Hızır: “Eğer bana itaat edeceksen, sana bilgi verinceye, bir açıklama getirinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın” dedi.[5] 

Hızır ile Mûsâ kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiler. Aralarında şöyle bir konuşma geçti. Geminin küpeştesine bir kuş konmuş, Hızır Mûsâ’ya kuşu göstererek: “Biliyor musun? Geminin küpeştesine konan bu kuşun denizden eksilttiği kadarı, Allah’ın ilmi yanında senin ve benim ilmim kadardır” demişti.[6]

Daha sonra o, gemiyi kusurlu bir hale getirdi. Gemiyi deldiğinde, deldiği yeri kazık ve bezle tıkayarak geminin batmasını önlemişti.[7] Bunu gören Mûsâ (as) dayanamadı ve şöyle bir itirazda bulundu:

“Gemiyi, içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir iş yaptın!”[8] Hızır: “Ben sana demedim mi benim yaptığım işlere dayanamazsın diye?”  Mûsâ (as):“Unuttuğum için bana çıkışma, seninle arkadaşlığım konusunda da bana güçlük çıkarma” diye mukabelede bulundu. Efendimizin ifadesiyle onlar gemiye bindiklerinde Hızır’ı tanıyan gemiciler ondan bir ücret de almamışlardı.[9]

Gemiden çıktıktan sonra sahil boyunca yürüdüler. Hızır arkadaşlarıyla oynayan bir çocuğu kenara çekip öldürdü. Bunu gören Mûsâ (as) Hızır’a: “Günah işlememiş, temiz bir nefsi, kısas hakkı olmaksızın öldürdün mü? Gerçekten büyük bir iş yaptın” dedi. Hızır Mûsâ’ya: “Ben sana benimle arkadaşlığa sabredemezsin demedim mi?” dedi. Mûsâ’da: “Bundan sonra sana bir şey daha sorarsam, o zaman benimle arkadaşlık etme! Çünkü benden ayrılmakta özgürsün” dedi.[10] Sevgili Peygamberimiz Mûsâ’nın Hızır’a “Bundan sonra sana bir şey daha sorarsam benimle arkadaşlık etme” demesine temasla şöyle buyurmuştur: “Allah’ın rahmeti bize ve Mûsâ’nın üzerine olsun. Eğer o sabretseydi, daha başka hayret edilecek şeyler görecekti. Onun sabretmesini ve bize başlarından geçen birçok olayı anlatılmasını isterdik.”[11]

Yollarına devam ettiler. Nihayet bir kasabaya vardılar. Kasaba halkından kendilerine yiyecek vermelerini istediler. Ancak kasaba halkı onları ağırlamaktan kaçındı. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler; Hızır hemen elini sürerek veya işaret ederek duvarı doğrulttu.[12]  Bunun üzerine Mûsâ Hızır’a: “İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın” diye itiraz edince, Hızır şunları söyledi: “İşte şimdi, seninle benim ayrılma vaktimiz geldi. Sana bir türlü sabredemediğin hadiselerin iç yüzünü anlatacağım: “O deldiğim gemi, hayatını denizde kazanan yoksullara aitti; onu kusurlu hale getirmek istedim. Çünkü önlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan zalim bir kral vardı. Onun elinden kurtarmak için yaptım.[13]

Öldürdüğüm çocuğa gelince. Onun da anne babası mü’min insanlardı. Ancak bu çocuğun onları azgınlığa ve inkâra sürüklemesinden korktuk.”[14] Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: Hızır’ın öldürdüğü çocuk kâfir tabiatında yaratılmıştı. Eğer yaşasaydı, annesini ve babasını kendisine duydukları sevgi sebebiyle kesinlikle küfre sürükleyecekti.[15] Böylece Rablerinin onlara bu çocuktan daha hayırlısını ve merhametlisini ihsan etmesini istedik.[16] Öldürülen çocuğun yaşının 6-7 olduğu [17] ve ondan sonra bir kız çocuğu ihsan edildiği rivayet edilmiştir.[18]

Hızır sözüne devamla: “Doğrulttuğum duvar ise o şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında da onlara miras kalan bir hazine vardı. Babaları da salih bir kişiydi. Rabbin, kendisinin bir lütfu olarak istedi ki, bu çocuklar yetişkinlik çağına gelince, hazinelerini kendileri çıkarsınlar. Kaldı ki, ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. Allah’ın bana verdiği bir ilimle yaptım. Zira senin ve benim ilmim çok azdır. İşte bir türlü sabredemediğin olayların iç yüzü bundan ibarettir.”[19]

Mûsâ (as) hikmetler dünyasındaki ilahi tecelliyi bizzat yaşayarak görmüş oldu. Bazı olayların gerçek yüzünün bambaşka olduğunu müşahede etmişti. İsrailoğullarının yaptıklarının arkasındaki ilahi hikmetin ne olacağı da apaçık ortaya çıkmıştı. Bütün bu çekilenler, bunca meşakkatler, ihanetler, üzüntüler, terk edilmişlikler yeni bir neslin inşası içindi. Tih’te isyan edenler kaybolup yitip giderken yine Tih’te Yûşâ b. Nûn’un himayesinde ve liderliğinde Allah’ın emirlerine sımsıkı sarılan ve verdiği sözü tutan bir cihat ordusu yetişiyordu. Tam kırk yıl süren bu dönemde fasıklar topluluğu yok oldu. Vaad olunan vatan da yeni yetişen nesile  nasip oldu.

Hızır ile Mûsâ’nın arkadaşlığı bize göstermektedir ki bu, olmadan önce olacakları bilme ve ona göre tedbir alma ilmidir.[20]

Hızır bir insandır. Tıpkı diğer insanlar gibi konuşan, kendisiyle konuşulan ve gözle görülen bir varlıktır. Nitelim Mûsâ ile gemiye bindiğinde insanlar tarafından tanınmış ve kendisinden ücret alınmamıştır. [21]

Hızır ismi hadiste geçmektedir. Sararmış otların üzerine oturduğu halde altındaki otların yemyeşil olmasından dolayı ona Hızır ismi verilmiştir.[22]  Hızır (as)’ın Peygamber olup olmadığı da tartışmalıdır. Allah her şeyin en iyisini bilendir. Hızır üzerinde oluşturulan birçok akıl almaz düşüncelerden kaçınmak gerekir. Dine bid’atler bu tür boşluklardan sokulmaktadır. Yorumlarla başlayan kapı aralamaları hakikatleri inkâra, yanlışları da hakikatin yerine koymaya götürmektedir.  

Hârûn (as)’ın Vefatı

Hz. Hârûn Mûsâ (as)’dan üç yıl önce  120 yaşları civarında vefat etmiştir.

Mûsâ (as)’ın Vefatı

Buhârî’ de yer alan bir hadis-i şerifte Mûsâ (as)’ın ölümü şöyle anlatılır: “Ölüm meleği insan şeklinde Mûsâ’ ya gönderilir. Fakat Mûsâ (as) gelen meleğe vurarak gözünü çıkarır. Melek, Rabbine müracaat ederek “Ey Rabbim beni ölmek istemeyen bir kula mı gönderdin?” dedi. Bunun üzerine Allah ona gözünü iade etti. Melekle Rabbi Allah arasında şöyle bir konuşma cereyan etti. Allahu Teâla: “Ona dön de söyle. Mûsâ elini bir öküzün sırtına koysun. Elinin kapladığı yerdeki her kıl için kendisine bir ömür vereceğim.” Bunu haber alan Mûsâ (as): “Ya Rabbi! Sonra ne olacak?” dedi. “Sonra ölüm.”  “O halde, şimdi öleyim” dedi.[23]

Ölüme karşı direnmenin haklı tek bir gerekçesi olabilir. Davası olan bir kimsenin davasını sonuçlandırmak isteği… Mûsâ (as) Allah’tan böyle bir haklı dava için: “Ya Rabbi! Beni, bu güzel işimi tamamlayacak bir vakte kadar yaşat diye dua etmiştir. Mûsâ (as), Beni İsrail’in istenilen çizgiye henüz gelmediklerini ve haktan sapmaya meyilli olduklarını gördüğü için endişelenmiş olabilir. En iyisini Allah bilir. Hz. Mûsâ rivayet olunan yukarıdaki hadis’in sonunda Arz-ı Mukaddes’ e en yakın yerde ölmeyi istemiştir. 120 yaşlarında vefat eden Allah’ın nebisi, Kudüs’ e yakın bir yere defnedilmiştir. Sevgili Peygamberimiz, Hz. Mûsâ’nın kırmızı kum tepelerinin altında defnedildiğini “Orada olsak size kabrini gösterirdim” diyerek haber vermektedir.[24]

SONUÇ

Kur'ân-ı Kerim'de ismi en çok geçen peygamber Hz. Mûsâ'dır. O, Allah’ın kitabının birçok suresinde zikri geçen bir nebi olarak, Peygamberimizin hayatında güzel bir örnektir. Takdir-i İlahi, Mûsâ (as)’ın seksen üç yıla varan mücadele hayatını Peygamberimize güzel bir örnek olarak sunmuştur. İki cihan serveri Peygamberimiz bu mücadeleyi yirmi üç yıla sığdırarak devlete dönüştürmüştür. Mûsâ ve Sevgili Peygamberimiz devlet kuran iki peygamberdir. Onlar, bu mücadelelerinde sırtlarını Hakka dayamış ve güçlerini O’ndan almışlardır.

Anılması ve anlatılması istenilen Mûsâ (as) ve Hârûn (as) kıssası mükemmel bir mücadele örneğidir. Böylesi bir mücadeleyi sadece tarihte bırakmamalıyız. Her zaman bizlere çok güzel bir örnek teşkil eden bu ibretlik sahneleri hayatımızda taze tutmalıyız. Onları anlatmalı ve anlaşılması için gayret göstermeliyiz. Çünkü Rabbimiz onları bizlere anlatarak bu iki kahraman kardeşi öncü ve önder kılmıştır.

Firavun’un gücünü ispatlamak için inşa edilen piramitler, daha sonra Firavunların acizliğini ispat eden birer delil oldular. Zira kendilerini ilah kabul eden Firavunlar yok olup giderken piramitler hala ayaktadırlar.

Peygamberlerin gücü Hakka dayanıyordu. Hakka dayanan güç daima galiptir. Hak gelince batıl yok olmaya mahkûmdur. Mûsâ geldi, Firavun yok olup gitti. Bugün de gücünü Haktan alanlar daima galip gelecektir. Bunun için bir toplum Hakka bağlı ve gücünü Haktan alan liderlerin peşine takılıp onlara tabi olduğunda zafere ulaşabilir. Zira hakikate bağlı önderler hiçbir zaman şartlara boyun eğmezler. Onlar şartları ve insanları hakikat etrafında şekillendirip değiştirerek başarılara ulaşırlar. Tıpkı Mûsâ (as) ile Hz. Muhammed (sas)’in yaptığı gibi.

 

Hz. Mûsâ’nın Mısır’da başlayıp Tih’te devam eden mücadelesi, o günkü kültürlerinin ve anlayışlarının vahiy ekseninde şekillendirilmesine güzel bir örnektir. O günün düşünce kalıplarıyla felsefi bir mücadeleye girmek yerine, Allah’tan gelen vahiy çerçevesinde tamamen sade bir örneklendirme ile mücadele sürdürülmüştür. Çilelerin, sıkıntı ve zorlukların içinden gelen bir hayatı, iman ve salih amellerle donatarak, hayatın takva ekseninde dönüştürülmesi sağlanmıştır.

Yine o zamanın kültürlerinin özünde olan güzel kalıplar, fikir ve davranışlar bir araya getirilerek, vahyin ışığında harmanlanıp, adaleti esas alan ve kanun gücüne dayanan eşitlikçi, bağımsız, özgür ve baskının olmadığı bir sistem oluşturulmuştur. Kanuna dayalı, adalet eksenli merkeziyetçi bir devlet yapılanması noktasında Mûsâ (as) çok ciddi meşakkatler çekmiş, sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya kalmıştır. Bütün bunlara rağmen mücadelesinde asla gevşeklik göstermemiştir. Yerinde öfkelenmiş, yerinde kızmış yeri geldiğinde de yumuşak davranmıştır. Bütün bunlar İsrailoğullarının kalbine tevhidin yerleşmesi içindir. İlk defa dünya tarihinde Mûsâ (as) tarafından hukuka dayalı İslami bir devlet düzeni kurulmuştur. İnsanın Âdem ile başlayan varoluş mücadelesi, Mûsâ ile temeli kanuna dayalı, takva eksenli, özgürlükçü bir devlete dönüşmüştür.

Hz. Mûsâ’nın devletinin temelinde “On emir” yer alır. Bunun için İsrailoğullarının başına dağ kaldırılıp onlardan bu emirlere uyacaklarına dair söz alınmıştı. On emir, En’am suresinin 151-153. ayetlerinde tekrarlanmıştır. Bu “On emir” Mısır’dan çıkıştan 3 ay sonra Tur-ı Sina’da iki levha halinde yazılmış olarak Mûsâ (as)’a verildi:

1-Seni Mısır diyarından, esaret evinden çıkaran Rab benim. Benden başka Rabbin olmayacak

2-Kendin için put yapmayacaksın. Hiçbir şeyin resmini yapıp tapmayacaksın.

3-Rabbinin adını boş yere ağzına almayacaksın.

4-Cumartesi gününü daima hatırlayıp onu kutsal bileceksin. Haftanın altı gününde çalışacaksın. Yedinci günü de dinleneceksin. Cumartesi, Rabbine tahsis edilmiş genel dinlenme günüdür. O gün, ne sen, ne oğlun, ne kızın, ne hizmetçilerin, ne de hayvanların bir iş yapacaktır.

5-Babana ve annene hürmet edeceksin.           

6-Öldürmeyeceksin.               

7-Zina yapmayacaksın.

8-Çalmayacaksın                  

9-Komşuna karşı yalancı şahitlik yapmayacaksın. Komşunun evine göz koymayacaksın:  komşunun eşine, kölesine, cariyesine, öküzüne, eşeğine, hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.

10- Benden başkasına kurban kesmeyeceksin.[25]

 

Allah, Mûsâ ve Hârûn (as)’ın sahih yolunu sürdürenlerden eylesin…

 

 

 

 



[1] Kehf 18/60.

[2] Kehf 18/62-65.

[3] Buhârî, Tefsir, 3.

[4] Kehf 18/66.

[5] Kehf 18/66-70.

[6] Buhârî, İlim 44; Tefsir 2, 4.

[7] Buhârî, Tefsir 3; Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 120.

[8] Buhârî, Eyman, 15, Şurût, 12.

[9] Buhârî, İlim, 44: Tefsir, 2, 3.

[10] Kehf 18/76.

[11] Buhârî, İlim, 44, Enbiya 27; Müslim, Fezail 172.

[12] Buhârî, İcare, 7.

[13] Kehf 18/77-79.

[14] Kehf 18/80.

[15] Müslim, Kader, 29; Ebu Davud, Sünnet 16.

[16] Kehf 18/81.

[17] Ebu Hayyan, el-Bahr, V, 288.

[18] Buhârî, Tefsir, 3.

[19] Kehf 18/82.

[20] Kurtubi, el-Cami, XI, 16.

[21] Buhârî, İlim 44, Tefsir 2,3.

[22] Tirmizî, Tefsir, 19.

[23] Buhârî, Enbiya, 31; Müslim, Fezail, 157; Ahmet b.Hanbel, II, 315; Nesai, Cenaiz 121, Hakimi, el Müstedrek II, 578; Abdürrezzak, el Müsannef, XI, 274-275.

[24] Müslim, Fezail, 57; Nesai, Cenaiz 121.

[25] Cabir b. Abdullah’tan gelen bir hadiste “On Emir” bkz. Tirmizî, Tefsir 17, 18; Nesai, Tahrim 18.

Yazar: