Sözlü Sınav

Sinan ÖZYURT

Hayat bir imtihan alanı. Rabbimiz, kimin en güzel ameli işleyeceğini sınamak için yarattı ölümü ve yaşamı.[1] Hayatta her şey bir imtihan vesilesi. Yaptıklarımız, yapmamız gerekirken yapmadıklarımız, söylediklerimiz, söylememiz gerekirken söylemediklerimiz ve sözün karşısında nasıl bir tutum aldığımız; hepsi imtihanın birer parçası.

Kur’an-ı Kerim’de üzerinde önemle durulan hususlardan biri “söz” ve söz karşısında takınılan tavırdır. Kur’an, bizatihi kendisini sözün en güzeli olarak tanımlamaktadır[2]. Allah’a davet eden, salih ameller işleyen ve gerçekten ben Müslümanlardanım diyen kimsenin de en güzel sözlü insan olduğunu ifade etmektedir[3]. Müminleri uyararak Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmelerini istemekte, hak sözü işittikleri halde ondan yüz çevirmemeleri gerektiğini belirtmektedir. İşitmedikleri halde işittik diyenlerin durumuna düşmememizi öğütlemektedir. Allah’ı ve Rasûlü’nü dinlemeyen, sözlerini işitip de önemsemeyen insanlar söz anlamayan sağır ve dilsiz hayvanlara benzetilmektedir[4].

Söz karşısında insanların tutumları farklılık arz etmektedir. Kimileri vahyi ve peygamberi işittiklerinde, “işittik ve itaat ettik” derken kimileri de “işittik ve isyan ettik” demektedirler[5]. İşittik ve isyan ettik diyenler, vahyi arzu ve isteklerine göre tahrif etmeye kalkışan Yahudiler ve dini kendi hevâlarına göre yorumlamak isteyenlerdir. İşittik ve itaat ettik diyenler ise Allah’a ve gönderdiği Rasûl’e iman ederek teslim olanlardır. Sözü dinleyenlerin tavırları niyetlerinden bağımsız değildir. Hakikate ulaşmak, doğruyu ve güzeli keşfetmek, anlamak isteyenler sözü can kulağıyla dinlerken; hakikatle işi olmayanlar sözü, kalpleri kapalı olduğu hâlde kulaklarında bir ağırlıkla dinlerler. Hakikatin karşısında canları sıkılmış bir şekilde gerisin geri dönüp giderler[6]. Sözün en güzelini kulak ardı etmek, insanı can sıkıntısı ve ruhî bunalımdan başka nereye götürebilir ki! 

İslam davetinin başlangıcında Peygamber Efendimizin (s.a.s) ilk muhatabı olan Mekkeli müşrikler, inançlarını ve hayat tarzlarını değiştirmeyi hedefleyen bu davete karşı koydular. Özellikle sosyal hayatta etkili olan müşriklerin liderleri, davetin etkisini kırmak için her türlü yöntemi denediler. Evvela Hz. Peygamber’in (s.a.s) şahsiyetini hedef aldılar ve türlü iftiralarla insanları ondan uzaklaştırmaya çalıştılar. Bunda başarılı olamayınca onun getirdiği Allah kelamı olan Kur’an hakkında iftiralar ortaya attılar. Kur’an’ı Rasûlullah’ın (s.a.s) uydurduğu[7] iftirasını dillendirdiler. Peygamber Efendimize (s.a.s) “Biz seni değil, senin getirdiğin şeyi yalanlıyoruz.”[8] diyerek Kur’an’a karşı tutumlarını ortaya koymuş oldular.

Nadr b. Hâris’in akıl hocalığında Kur’an’a karşı iftiralarını onun “eskilerin masalları”[9] olduğu noktasına kadar vardırdılar. Nadr b. Hâris, “Ey Kureyş, ben Muhammed’den daha güzel söz söylerim, gelin ondan daha güzel şeyler anlatayım.” diyerek Acem krallarından Rüstem ve İsfendiyar’la ilgili bazı hikâyeler anlatır ve insanların Kur’an’a olan ilgisinin önüne geçmeye çalışırdı. Amaç insanların zihninde Kur’an’ın bir hikâye kitabı olduğu algısını oluşturmaktı.[10] En güzel sözü, iftiralarla etkisizleştirmeyi başaramayan müşrikler bu sefer “Kur’an topluca indirilmeli değil miydi?”[11] ya da biz onu anlamıyoruz, “Kalplerimizde bir kapalılık, kulaklarımızda da bir ağırlık vardır.”[12] diyerek itirazlarını ortaya koydular. Oysa onlar Kur’an’a karşı çıkarken onu anlamadıklarından değil, aksine gayet iyi anladıklarından karşı çıkmaktaydılar. Çünkü Kur’an onların menfaatlerine dokunmakta, kurdukları düzeni temellerinden sarsmaktaydı. Bu nedenle kesinlikle bu mesaj insanlarla buluşmamalı ve onları etkisi altına almamalıydı. Bunun için ellerinden geleni yaptılar.

  İftiralar ve itirazlar fayda vermeyince bu sefer “Başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir.”[13] teklifinde bulundular. Oysa bu kelam ona ait değildi ki üzerinde bir tasarruf yetkisi bulunsun. Kelamın sahibi olan Âlemlerin Rabbi, Rasûlü’nün kendisine vahyedilenden başkasına uymayacağını[14] belirterek gönderdiği kitabın eşsiz bir söz olduğunu, ona hiçbir şekilde batılın yaklaşamayacağını bildirmiş[15] ve tekliflerinin anlamsızlığını ortaya koymuştur.

Müşriklerin bütün çabalarına rağmen Mekke’de kurulu düzenin kontrolünün dışına çıkan ve Kur’an’ı dinleyerek Rasûlullah’a tabi olan insanların sayısı her geçen gün artmaktaydı. Kur’an okunduğunda dinleyen, etkilenen, Kur’an’a ve Peygamber’e (s.a.s) karşı olumlu kanaat besleyen bir topluluk oluşmaktaydı. Bu durum müşriklerin liderlerini çileden çıkarıyordu. Rasûlullah’ı davet esnasında ya da Kur’an okurken gördüklerinde veya sesini duyduklarında Kur’an’ın tabiriyle neredeyse onu gözleriyle devireceklerdi.[16] Çünkü insanları etkileyecek daha güzel bir sözleri ve onları yanlarına çekecek daha anlamlı vaatleri olmadığı için hasetlerinden çatlıyorlardı. Kur’an’ın etkisinin önüne geçebilmek için bu sefer yeni bir yöntem denediler. İnsanların Peygamber’i dinlemelerine ve Kur’an’ı işitmelerine engel olmak maksadıyla gürültü çıkarmaya ve okunan Kur’an’ın sesini bastırmaya çalıştılar. Kâbe çevresinde ve Mekke sokaklarında âdeta nöbet tutuyorlardı. Kur’an sesi duydukları anda hemen ellerindeki metalleri birbirine vurarak, bağırarak o sesi bastırmaya çalışıyorlardı.[17] Kur’an, müşriklerin içinde bulunduğu bu durumu şu şekilde ifade etmektedir:  “İnkâr edenler: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız.’ dediler.”[18]

Kur’an-ı Kerim bize hak söz karşısındaki diğer bir tutum olarak münafıkların tavırlarını haber vermektedir: “Onların arasında, seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca kendilerine ilim verilmiş olanlara ‘Az önce ne demişti?’ diye sorarlar. Bunlar Allah’ın kalplerini mühürlediği, hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir.”[19] Münafıklar sözü dinlemek ve söze uymak yerine sözün ehemmiyetini düşürmeye çalışmaktadırlar. Peygamber’in meclisinden ayrıldıktan sonra sırf alaya almak ve önemsizleştirmek için İbn Mesud ve İbn Abbas gibi âlim sahabilere yaklaşarak Hz. Peygamber’in az önce neler söylediğini sormaya yeltenmektedirler. Onlar da bu tutumlarıyla sözlü sınavı kaybedenlerden olmuşlardır.

“En güzel söz” karşısında Yahudilerin, müşriklerin ve münafıkların sergiledikleri tavırları görmüş olduk. Peki, Müslüman olarak bizim tavrımız nasıl olmalı, bu konuda ölçümüz nedir? Bu konudaki tavrımızı belirlerken ölçümüz yine Kur’an’ın eşsiz hakikatleri olmalıdır. Sahip olmamız gereken tutumu Rabbimiz şu şekilde bildiriyor: “Tağut’a kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”[20] İmtihanda başarılı olmak için yapmamız gerekenler ortada. O halde bize düşen kulağımızla, gönlümüzle, bütün varlığımızla en güzel söze yönelmek ve hayatımızı onun ölçüleriyle inşa etmek olmalıdır.

 



[1] Mülk 67/2.

[2] Zümer 39/23.

[3] Fussilet 41/33.

[4] Enfal 8/20-23.

[5] Nisa 4/46.

[6] İsra 17/45-54.

[7] Hud 11/13.

[8] Tirmizi, Tefsir, 7.

[9] Mutaffifin 83/13.

[10] İbn İshak, 256.

[11] Furkan 25/32.

[12] Fussilet 41/5.

[13] Yunus 10/15.

[14] Yunus 10/15-16.

[15] Fussilet 41/40-43.

[16] Kalem 68/51-52.

[17] Bkz.Celalettin Vatandaş, Hz. Muhammed’in (s.a.s) Hayatı ve İslam Daveti, c.1, s. 377-386.

[18] Fussilet 41/26.

[19] Muhammed 47/16.

[20] Zümer 39/17-18.

Yazar: