İnkarcı İşkence ve Ontolojik Güven Bunalımı

 

Tarihin bize öğrettiği hakikat şu ki; küfür ve şirk esasına dayalı batıl inanç sistemine ve hayat tarzına sahip olanlar, Hakka dayalı inanç sistemi ile karşılaştıklarında müthiş bir telaşa kapılırlar; modern tabirle ontolojik güven bunalımına girerler. Karşısındakini anlamaya çalışma ve onun haklılığını kabul etme erdemini asla göstermezler. Hakka ve hakikate karşı ileri sürecekleri delillerin kimseyi hatta kendilerini bile ikna etmeye yetmeyeceğini de bilirler. Bu yüzden övme yerine sövmeyi, hatta dövmeyi veya kovmayı tercih ederler. İnkârcı, müşrik egemen güçlerin, Hakk’a inananları ve hak davet erlerini davalarından vazgeçirmek için başvurdukları yöntem; tehdit, engelleme ve zorbalıktır. 

Tehdit, Engelleme ve Ambargo

Bütün peygamberler ve bağlıları, mevcut zulüm düzenlerini devam ettirmek isteyen zorba yöneticiler tarafından şiddetle engellenecekleri yönünde tehditlere maruz kalmışlardır:

Medyen ve Eyke’nin inkârcı zorba yöneticileri, halkı tehdit ettiler:

“Kavminin önde gelenlerinden inkâr edenler, dediler ki: Eğer Şuayb’a tâbi olursanız, siz kaybedersiniz!” (A’râf 7/90)

Sodom ve Gomore’nin sapık zorba yöneticileri ise Hz. Lût’a (a.s) tehdit savurdular:

“Biz seni ‘insanlarla görüşmekten/işlerine karışmaktan’ men etmemiş miydik?” (Hicr 15/70)

Tevhid erleri, tarih boyunca küfür cephesinin her zaman, her türlü engelleme ve ambargoları ile karşılaştılar. Bunun en tipik uygulaması, Mekke’de Hz. Muhammed (s) ve ashabına yapılanıydı.

Mekke müşrikleri, ileri gelenlerden birinin Müslüman olduğunu işittikleri zaman ‘izzet ve şerefinin son bulacağını, ticaret hayatının baltalanacağını’ söyleyerek tehdit eder; zayıflardan birinin iman ettiğini haber alınca da onu tehdit, işkence, eza ve cefa ile geri döndürmeye çalışırlardı. 

Müminlere Ambargo

Müminler Ebû Talib Mahallesi’nde üç yıl kuşatma altında tutularak onlara ekonomik ve sosyal ambargo uygulandı. Ticaret yapmak, kız alıp vermek dâhil her türlü ilişki kesildi ve bir dizi yasak listesini içeren ambargo belgesi kamuoyuna mal edilmek üzere Kâbe duvarına asıldı. Yiyecek alıp satmalarına dahi izin verilmedi ve çocuklar açlıktan feryat eder hale geldiler.

Kuşatmanın uzaması ve sıkıntıların giderek artması üzerine ashabın bazıları:

-“Yâ Rasûlallah!  Bu eza ve cefa daha ne kadar sürecek?” diye serzenişte bulununca, şu âyet geldi:

 “Andolsun, biz kendilerinden öncekileri de denemişken, insanlar ‘inandık’ deyince, denenmeden bırakılacaklarını mı sanırlar?  Allah elbette doğruları ortaya koyacak ve elbette yalancıları da ortaya çıkaracaktır. Yoksa kötülük yapanlar, bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Ne kötü hükmediyorlar?” (Ankebut 29/2-4)

***

Tevhid’e iman edip “Rabbim Allah’tır” diyen müminler bugünün dünyasında da benzer tehdit ve engellemelerle karşılaşabiliyorlar. İnkârcı zorba yönetimler; inananların ibadet özgürlüklerinden giyim-kuşam ve eğitim-öğretim haklarına, siyasi ve ekonomik faaliyetlerine kadar bir dizi müdahalede bulunabiliyorlar. Bu tür dayatmalar karşısında günümüz Müslümanları da, tıpkı peygamberler (aleyhimüsselam) ve Peygamberimiz (s) gibi direnmeli ve İslâm’ın zaferinden emin olmalıdırlar.

Müslümanlara Uygulanan İşkenceler

İnkârcı ve müşrik zorbalar, “Rabbim Allah’tır” deyip ‘Dosdoğru Yol’da yürüyen müminleri yıldırmak ve davalarından döndürmek için alay, hakaret, psikolojik baskı, tehdit, ambargo ve benzeri yöntemlerden bir sonuç alamayınca son çare olarak işkence ve öldürme yoluyla onları hak davalarından vazgeçirme veya sindirme yolunu denerler. Mekke’de Peygamberimizin (s) kutlu tebliği ile Tevhid’in hakikatine iman edenlere yapılan işkenceler; böylesi bir çaresizliğin, tükenmişliğin ve ontolojik güvensizliğin bir ürünü idi.

Mekke’de Müslümanlara yapılan işkencelerden bazılarını hatırlayalım:

Safvân b. Ümeyye'nin kölesi olan Ebû Füheyke (r.a), efendisi tarafından her gün ayağına ip bağlanarak kızgın çakıl ve kumlar üzerinde sürükletilirdi.

Demirci olan Habbâb b. Eret (r.a), kor hâlindeki kömürlerin üzerine yatırılmış; kömürler sönüp kararıncaya kadar, göğsüne bastırılarak kıvrandırılmıştı.

Hz. Ammâr'ın (r.a) babası Yâsir (r.a) şehid edilince kocasının bu şekilde vahşice öldürülmesine dayanamayıp müşriklere karşı söz söyleyen Sümeyye (r.anhâ), Ebû Cehil'in attığı bir ok darbesiyle öldürülmüştü.

Annesi ve babası vahşice öldürülen Ammar (r.a), işkencelere dayanamayıp, müşriklerin istedikleri sözleri söylemişti. Sonra ağlayarak Efendimize (s) durumu anlatmış, Rasûlullah (s) da:

-"Sana tekrar eziyet ederlerse; kurtulmak için yine öyle söyle." demişti. Bunun üzerine:

"Kalbi imanla dolu olduğu halde, zor ve baskı altında olan kimseler dışında, imandan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü küfre açan kimselere Allah katından bir gazap vardır. Büyük azab da onlar içindir." (Nahl 16/106) ayeti indi.

“Ehad! Ehad!”

Müşrik zorba Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl-i Habeşi’yi (r.a) her gün çırılçıplak kızgın kumlar üzerine yatırır, göğsüne çok iri bir taş koyarak güneş altında saatlerce bırakır; İslâmiyet’ten vazgeçip Lât ve Uzzâ’ya iman etmesi için ona işkence ederdi. Bir gün, ellerini ayaklarını sımsıkı bağlayarak boynuna bir ip geçirmiş, sokak çocuklarının eline vererek çıplak vücudunu kızgın kumlar üzerinde Mekke sokaklarında sürükletmişti. Sırtı yüzülüp kanlar içinde kalan Bilâl, bu durumda yarı baygın halde bile:

-"Ehad! Ehad!" (Allah bir, Allah bir!) diyordu.

Hz. Ebû Bekir (r.a), müşrik sahiplerinin işkencelerinden kurtarmak için yedi Müslüman köle ve cariyeyi büyük bedellerle satın alıp azat etmişti. Rasûlullah’ın (s) müezzini Bilâl (r.a) de bunlardandı.

Efendimize (s) İşkence

Önceleri Ebû Tâlib'in himayesinde olan ve Hâşimoğullarından çekindikleri için Allah Rasûlü’ne dokunamayan müşrikler sonra ona ‘mecnun, falcı, şair, sihirbaz’ demeye başladılar. Sonra da hakaret, işkence ve türlü eziyetler yaptılar. Geçtiği yollara dikenler döktüler, üzerine pis şeyler attılar, kapısına kan ve pislik sürdüler. Hatta O’nun (s) canına bile kastettiler.

Bir gün Ukbe b. Ebî Muayt, Kâbe’de namaz kılmakta olan Efendimize saldırarak O’nu ridasıyla boğmaya kalkışmıştı. O sırada Ebû Bekir (r.a) yetişip müşriklerce linç edilmek pahasına Hz. Muhammed’i (s) kurtarmış ve şu ayeti okumuştu:

-“Faziletli bir insanı, ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için öldürecek misiniz?” (Mümin 40/28)

Başka bir zaman, Kâbe'nin yanında namaz kılarken, yine Ukbe, Ebû Cehil'in teşvikiyle yeni kesilmiş bir devenin iç organlarını, secdeye vardığında üzerine atmış; kızı Fâtıma yetişip üzerindeki pislikleri temizledikten sonra ancak başını secdeden kaldırabilmişti.[1]

Bu olay üzerine Mekke eşrafından Ebû’l-Buhterî, Kâbe’ye gelerek Ebû Cehil’e durumu sormuş ve sonra elindeki asayı onun başına indirmişti. Ebû Cehil, yine Efendimizi (s) suçlayarak:

-‘Muhammed, zaten aramızı bozup düşmanlığı körüklemek istiyor.’ demişti.

***

Müşriklerin işkenceleri giderek dayanılmaz olmuş, Müslümanlar Mekke'de barınamaz hâle gelmişlerdi. Bu arada Müslümanları psikolojik olarak hicrete hazırlayan, “Allah’ın arzının geniş olduğunu” beyan eden ayetler gelmeye başlamıştı. Bu ayetlerdeki yönlendirmeler üzerine Peygamberimiz (s), ashabın önde gelenleriyle de istişare ederek; zayıf, kimsesiz ve kendilerini koruyacak hamileri olmayan Müslümanları Habeşistan’a gönderdi.

Baskı ve İşkencelere Karşı Hz. Peygamber’in (s) Tavrı ve Davetçinin Görevleri

Efendimiz (s) ve ashabı, tüm bu engelleme, saldırı, hakaret, hapis, işkence ve öldürmelere varan fiilî müdahaleler ile uzlaşma tekliflerine karşı şu ilahî talimatlara göre davrandılar.

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide 5/67)

“Şu halde sen, hemen onları davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol; onların heva ve heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize; sizin işledikleriniz size aittir...” (Şûrâ 42/15)

“O halde sen, sıkıntılara karşı sabret; çünkü Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir. Günahların için bağışlanma dile ve Rabbinin şanını sabah akşam yücelt. Allah’ın mesajlarını hiç bir delilleri olmadan sorgulayanlara gelince; onların içinde hiç bir zaman tatmin edemeyecekleri küstahça bir kendini beğenmişlikten başka bir şey yoktur. Öyleyse sen Allah’a sığın; çünkü her şeyi işiten ve her şeyi gören O’dur.” (Mümin 40/55-56)

“Gerçek şu ki, bütün işler sonunda Allah’a döner.” (Şura 42/53)

“Sıkıntılara karşı sabırlı ol; çünkü Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” (Mümin 40/77)

Hz. Muhammed (s) örnek bir davetçi olarak sabır, metanet, kararlılık, af, bağışlama ve Allah’a sığınma konularında ümmeti için en güzel modeldir. Ümmet-i Muhammed olarak, bugünün dünyasında yaşayan bizler de, işkence ve baskılar karşısında O’nun (s) gibi davranabilmeliyiz.

Hakkı inkâr eden egemen zorba güç odaklarına gelince: onlar takipçileri ile birlikte kesinlikle hüsrana uğrayacaklardır.

“Kıyamet günü hüsrana uğrayanlar kendilerini ve taraftarlarını mahvederler.” (Şura 42/45)

“Yemin olsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi. Ben de o küfredenlere biraz mühlet verdim. Sonra onları azapla yakaladım. Benim azabım nasılmış?!” (Ra’d 13/32)

Ve kuşkusuz, Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.

“Şüphesiz ki Biz, elçilerimizi ve iman edenleri hem bu dünya hayatında, hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde destekleriz. O gün zalimlere mazeretleri fayda vermez.” (Mümin 40/51-52)

“Andolsun, elçi olarak gönderdiğimiz kullarımıza şu sözü vermiştik: Kendilerine mutlaka yardım edilecektir. Ve sonunda galip gelecek olan mutlaka Bizim ordumuzdur.” (Saffat 37/170-172)

“Allah, batıl’ı silip süpürür ve hakk’ı sözleriyle yerleştirir.” (Şura 42/24)

Sonuç olarak: İnkârcı zorbalığın er veya geç hüsrana uğrayacağının bilinci içinde olan müminler olarak, Allah’ın iman edenlere yardım vaadinde bulunduğunu unutmamalı, her türlü zorluğa, baskıya ve işkenceye direnmeli, sabretmeli ve Tevhid’in hakikatini asrın idrakine haykırmaya devam etmeliyiz. Bilmeliyiz ki, imanımızdan emin olanlar mutlaka kazanacak, emin olmayanlar ise kaybedecektir.



[1] Buhârî, 1/65. Rasûlullah (s) namazdan sonra, üç defa: "Allahım, şu güruhu sana havale ediyorum." buyurdu. Hepsi de Bedir’de öldürüldüler.

Yazar: