Devletleşme


Rasûlullah Aleyhisselâm, en çok sevdiği yer olan Mekke-i Mükerreme’den çıkıp Yesrib’e hicret etti. Kısa süre içinde burası Medine-i Münevvere oldu.

Allah Teâlâ Hazretleri böyle dilemişti. Peygamber ve ashâbı böyle yapmıştı. 

Rasûlullah Aleyhisselâm, ruhbanlık, soyut ruhanilik veya sadece nefisleri terbiye etmek için gelmemişti. O “âlemlere rahmet” 1 olarak gönderilmişti.

Hakkı tutup kaldıracak, batılı çökertecek, zulmü önleyecek, insanlığı bir araya getirecek, yardımlaşmayı yayacak, bir kısım insanların diğerlerine tahakküm etmelerine sebep olan farkları yok edecek, yeryüzünde bozgunculuğu menedecek bir devletin kurulması gerekiyordu. 2

Birbirlerini kötülüklerden uzaklaştıracak, hayır ve iyilikte birbirleriyle yardımlaşacak inançlı insanlardan teşekkül eden bir devlet kuruluyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın hayatında kendi çabasıyla, vefatından sonra da sahâbîlerinin çabalarıyla kurulan erdemli devlette fazilet, adalet ve eşitliğin pratik bir uygulaması yapılmış, insanlar arasındaki farklılık ve ırkçılık ruhu yok edilmiş, inanç ve özveri ruhu yayılmıştı. Bütün bunlar da Allah katındaki sevaplar umularak yapılmıştı.

Yeryüzünde ahlâki ilkelere dayalı erdemli bir devletin kurulabileceğini ilk defa ortaya koyan Peygamber ve ashâbı olmuştur.

Her bir fertten tutun da, aileden kabileye, kişilerden topluluklara, her inanç kesiminden bütün varlıklara kadar, en ince ayrıntılarıyla işi ele alan bir toplumun temelleri atılmıştı.

Mekke tecrübesi ve Medine faaliyetleri ile kurulan İslâm Devleti, Kur’ân ve Sünnet merkezli yürüyordu. Başkalarının hayal bile edemeyeceği hedefler, birer birer gerçekleşiyordu. Bu hedeflerin ilki, kişiler ve ailelerden başlamak üzere toplumu eğitmekti.

Önce fertler çok iyi bir şekilde eğitilecek ve bunlardan özel İslâm tolumu oluşacaktı.

Toplumu kötülüklerden arındırmak için ibadetler farz kılınmış, hükümleri infaz edilmiştir. Amaç iyi kimseleri kötülerin şerlerinden korumaktır.

İslamiyet, erdemli bir aileyi oluşturmayı hedeflemiştir. Çünkü aile, sosyal yapının çekirdeğidir. Sosyal yapıyı kurmak için dikilen ilk sütundur. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim, aileyle ilgili hükümleri açıklamış karı-koca, baba-evlat arasındaki hak ve yükümlülükleri izah etmiştir.

İbadet ve muamelelerle ilgili şer’i hükümler özet olarak geldikleri halde, Peygamberimiz Aleyhisselâm, o hükümleri sadece sözle değil, aynı zamanda uygulamayla da açıklamıştır. Ama aileyle ilgili hükümler Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Allah tarafından konulmuştur. Eşlerin birbirine karşı yükümlülüklerini, ailevi ilişkileri, bir afete uğramaları halinde bu ilişkileri tedavi etmenin yollarını beyan buyurmuştur.

Hz. Peygamberin kurduğu İslâm devleti, Allah’ın, erdemli bir topluluk oluşturma emrini yerine getirdi. Bu sebeple İslâmiyet, insanlar arasında iyiliğin emredilip kötülüğün ortadan kaldırılmasını teşvik etti. Bunu, erdemli bir milletin baş niteliği olarak ilan etti.

Mekke’deki kamuoyu, putperest bir kamuoyu olduğu için Mekkeliler, vahdaniyetle savaşmış, murdarlıkları da mübah kılmışlardı. Hz. Peygamber, Kur’ân hidayeti ve ilahi tavsiyelere dayanarak, eğrilikleri doğrultan ve murdarlıkları ortadan kaldıran erdemli bir kamuoyu oluşturmaya yöneldi. Ferman elbette ki Allah Teâlâ hazretlerindendi… 

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.” 3

Erdemli bir toplum oluşturmak için, her müminin kötülüğü reddetmesi ve ona karşı koyması istenmiştir. Eğer bu emir yerine getirilmezse, toplum düzeni bozulur, hayat çekilmez hale gelir.

Hz. Nu’mân bin Beşîr radıyallahu anh rivâyet etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allah’ın (men ettiği) sınırları üzerinde duran kimse ile o sınırların içine düşen kimsenin benzeri, bir gemi halkının benzeri gibidir. Onlar gemi üzerinde kura attılar. Neticede bazısına geminin yüksek katı (üstü) düştü, bazısına da altı (alt kısmı) isabet etti. Geminin alt kısmında bulunanlar sudan almak istedikleri zaman yukarıdakilerin yanına uğruyorlardı. Üsttekiler onların bu gidiş-gelişleriyle eziyet duyuyorlardı. Bunlar (kendi kendilerine); ‘biz nasibimiz olan ambarda bir delik açsak (ezâlanmış) ve üstümüzdekilere eza vermemiş oluruz’ dediler. Derken su getirenlerden biri bir balta aldı da geminin altını delmeye başladı! Gemidekiler onun yanına gelip ‘sen ne yapıyorsun’ diye çıkıştılar! O da ‘sizler benim yüzümden zahmete katlanıyorsunuz; benim için de sudan ayrı kalmak mümkün değil’ dedi! İşte bu durumda eğer o gemidekiler yani üst kattakiler (gemiyi delen) alt kattakileri bundan men ederlerse hem onlar ve hem de kendileri kurtulurlar! Eğer onları bu dilekleriyle baş başa bıraksalardı, hepsi helak olurlardı. Fakat onların (cinayet işleyecek) ellerini tutsalardı hem kendileri kurtulur, hem de mücrimleri toptan kurtarırlardı!”4

Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Medine’de kurduğu devlet, her şeyden önce insana değer verilmesi temeli üzerinde yükseliyordu. Soyunun yüksekliği, siyahlık veya beyazlığı, kadın ya da erkek oluşu önemli değildi. Önemli olan insanlıktı.

Kur’ân-ı Kerîm, her çeşidiyle adaleti emretmiş, onu İslâm’ın en başta gelen ilkeleri arasında saymıştır. Bu konuda nakledilen bir rivayete göre, kendisine Hz. Peygamberin daveti ulaşan Eksem bin Sayfî, bu davetin mahiyetini öğrenmeleri için oğullarını Mekke’ye göndermişti. Hz. Peygamber de, onun oğullarına şu ayet-i kerimeyi okumuştu:

“Allah şüphesiz adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara bakmayı emreder. Hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasak eder. O düşünüp tutasınız diye size öğüt verir!” 5

Kavram olarak adalet kelimesi, kanuni adalet denen şeyi de kapsamına alır. Buna göre adalet, kanunla eş anlamlı olur. Ve herkese aynı şekilde tatbik edilir. Bu tatbikattan fakir zarar görmez. Yaptığı muamelelerde de zengine iltimas yapılmaz. Bunun esası, uygulamadaki eşitliktir.

Adalet kavramı, sosyal adaleti de kapsamına alır. Sosyal adalet; her insanın, yasaksız ve kısıtsız olarak insan onuruna yaraşır bir şekilde yaşaması, yeteneklerini kendisine ve toplumuna faydalı olacak şekilde kullanması, her insanın aklen ve bedenen kendi gücüyle çalışabilmesi için gerekli fırsatların hazırlanması demektir. Sosyal adalet, fakirliğin ortadan kaldırılması değildir. Çünkü zenginlik ve fakirlik, halk arasında

söylendiği gibi, ikisinden birinin yok edilip eritilmesi mümkün olmayan ve varlık alanında sabit olarak mevcut bulunan iki hakikattir. Sosyal adalet; insanlar arasındaki ayırımcılığı, sınıf sistemine dayanarak insanlara hükmetmeyi, zenginin mal varlığına dayanarak fakire tahakkümünü, soylunun kendi yüksek soyuna dayanarak alt sınıftaki insana hükmetmesini ortadan kaldırmayı öngörür. Anlamı ve uygulaması bakımından herkes, İslâm’ın yasaları önünde eşit bir konumdadır. Her mü’minin insanca yaşama imkânlarını bulması gerekir.

Müslümanlar, gerek kendi ülkesinde ve gerekse diğer ülke insanlarıyla ilişkilerini barış esasına dayandırırlar. Bu durum, bir tecavüz oluncaya veya tecavüz hazırlığı görülünceye veya inanç özgürlüğüne karşı savaş açılıncaya, hiçbir müminin fitneye düşmeyeceği, inanca saldırılmayacağı şekilde dinin bütünüyle Allah’a ait olmasına çağrıda bulunan İslâm davetine karşı duruluncaya kadar devam eder.

İslâm devleti, yardımlaşma esası üzerine kurulmuştur. Yüce Allah buyurdu ki:

“İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayınız!” 6

İslâm’ın tanzim ettiği her topluluk, takva esası üzerinde durur. Yardımlaşma, gerçek kıvamına aile içinde ulaşır. Kadın, sükûnet verir. Koca, himaye eder. Baba ve oğullar, hayatın zorlukları karşısında birbirleriyle yardımlaşırlar. Kıvançta da ortak olurlar.

Aileden sonra, komşulardan, mahalle halkından ve akrabalardan oluşan topluma baktığımızda, bu toplum fertlerinin birbirleriyle olan bağlantılarının kuramının yardımlaşma olduğunu görürüz.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, komşulara iyi davranılmasını tavsiye etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm de yakın komşuya, uzak komşuya, iş arkadaşına ve yolculuk arkadaşına iyilikte bulunmayı emretmiştir. Komşulardan, mahalle veya köy halkından oluşan toplumdan sonra, bunların birleşmesiyle oluşan millet topluluğuna baktığımızda, bu toplumu ayakta tutan sütunun, yardımlaşma olduğunu görürüz. Toplumun bütün grupları, bağlı bulundukları toplumun şanını yüceltmek için çeşitli alanlarda gayret sarf ederler. Sarf edilen bu gayretler, aynı ağızda birleşerek denize dökülen nehirlere benzerler. Suları boşa gitmez, aksine verimli ve güzel ürünler verir.

Toplumdaki her grup, kendi başına bir güçtür. Sanat ustaları bir güçtür. Tarımcılar birbirleriyle yardımlaşan insanlardan oluşan bir güçtür. Âlimler de bu grupların hepsine bilgi desteğinde bulunurlar. Bu güçlerin her biri, birbirlerine destek vererek elbirliğiyle çalışırlar.

Peygamberimiz Aleyhisselâm, İslâm devletini müminlerle yardımlaşarak ve onlarla elbirliği ederek kurdu. Kur’ân-ı Kerîm’in tavsiye edip Rasûlullah Aleyhisselâm’ın gerçekleştirdiği İslâm devleti, daha önce hiç kimsenin ilerisine geçemediği ve kendisine ulaşamadığı bir prensipler getirdi.

Ümmet adı verilen topluluğun daha ilerisine, insanlık denen bütüne yöneldiğimizde, Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Seniyye’nin, genel insani ilişkiler temeline dayanarak, bütün insanların birbirleriyle yardımlaşmalarını zorunlu kıldıklarını görürüz.

Medine’de ikamet etmeye başlar başlamaz, Peygamberimiz Aleyhisselâm, ulusal birlik ve barış içinde yaşama ilkesini koyup uygulamaya başladı. Yahudiler ve birçok Arap kabileleriyle barış anlaşmaları yaptı.

İslâm devleti rahmet ve sevgi esası üzerine kurulmuştu. Bu esas, insanlar arasındaki nefret, kin ve düşmanlığı yasaklıyordu. İslâm’da rahmet, salt bir ruhi infial değil, herkese acımak demektir. Sahâbîlerden bazısı, Peygamberimiz Aleyhisselâm’a gelip; “Yâ Rasûlallah! Rahmetten çok bahsettin. Biz de eşlerimize ve çoluk çocuğumuza merhamet ediyoruz” demişlerdi. Bunun üzerine Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyurdu; “Benim istediğim sadece bu değildir. Ben, herkese merhamet edilmesini istiyorum!” 7

Sevgi ve muhabbet, insanları birbirine bağlayan en önemli bağdır. Fertler ve toplumlar sevgiye davet edilmişlerdir. Bu sebeple Peygamberimiz Aleyhisselâm şöyle buyurmuşlardır:

“Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, îmân etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş olmazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.” 8

Devletleşme sürecinde, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülüyordu.

Peygamberimiz Aleyhisselâm ve Sahâbe-i Kirâm, sadece Yesrib’i Medine yapmak için değil, bütün insanlığın kurtuluşu için çalışıyorlardı. Yepyeni bir model oluşuyordu.

Bütün her şeyde olduğu gibi, devletleşme sürecinde de en güzel örnek hiç şüphesiz ki yine Peygamber Efendimiz’dir.

Sallallahu aleyhi ve sellem…


1 Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ, 21/107.

2 Muhammed Ebû Zehra, Son Peygamber, c. 2, s. 339.

3 Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân, 3/110.

4 Buhârî, Kitâbu’ş-Şerîke, 6/11.

5 Kur’ân-ı Kerîm, Nahl, 16/90.

6 Kur’ân-ı Kerîm, Mâide, 5/2.

7 Muhammed Ebû Zehra, Son Peygamber, c. 2, s. 348-349.

8 Müslim, Îmân 93-94; Ebû Dâvûd, Edeb 131; Tirmizî, İsti’zan 1; İbn Mâce, Edeb 11.

Yazar: