Filistin Bizim İçin Neden Bu Kadar Önemli?


filistin türkiye kelebekBirileri çıkıp şöyle bir soru yöneltebilir:

“Dünyanın başka coğrafyalarında da benzer zulümler yaşanıyor; insanlar öldürülüyor, yurtlarından sürgün ediliyor, neden oralarla ilgili Filistin için gösterilen tepki gösterilmiyor, Filistin’in sahiplenildiği kadar neden oralar sahiplenilmiyor?..”

Şayet bu soruyla İslam dünyasında ve Türkiye’de gösterilen duyarlığa dolaylı yoldan bir eleştiri yapılıyorsa, soranda bir art niyet arar ve Müslümanların hassasiyetlerine yönelik bir kastın olduğunu anlamış oluruz. Bu zannımızın gerekçesi; maalesef Türkiye’de Filistin söz konusu olduğunda farklı zamanlarda ısıtılıp önümüze sunulan; Arapların Osmanlıyı arkadan vurduğu ve kendi topraklarını Yahudilere sattıkları gibi mesnetsiz iftiralardır. Hamdolsun ki son Gazze olayında bu söylem, pek dillendirilmemiştir; ancak kimi çevrelerde bu zihin karışıklığı ya da cehalet hâlâ giderilebilmiş değildir. Evet, bu anlayış, içimizdeki beyinsizlerin kasıtlı ve bir o kadar da tarih bilgisinden uzak, hamasî değerlendirmelerle hakikati çarpıtmalarından başka bir anlam ifade etmez.

Yeri gelmişken Filistin topraklarının satışıyla ilgili şu notu düşmek gerekir. Filistin topraklarının büyük bölümü, 1948’de İngiliz himayesinde kurulan İsrail tarafından işgal edilmiş; bir bölümü Filistin dışında yaşayanlarca, çok az bir kısmı da Filistinliler tarafından Yahudilere satılmıştır. Toprak satışını yapanlar halkın tepkisinden dolayı Filistin’i terk etmek zorunda kalmışlardır. Şimdi, şöyle bir mukayese yaparsak: Biz, Güneydoğu Anadolu bölgesindeki toprakların satışından dolayı nasıl bütün Türkiye halkını sorumlu tutamazsak aynı şekilde kendileri şu anda Filistin’de yaşamayanlar tarafından yapılan bu satışlarla ilgili tüm Arapları ve Filistin içindeki Müslümanları sorumlu tutamayız. 

Kaldı ki, bu yanlış bilgiye yaslanan zümreler, II. Abdülhamit Han’ın Filistin topraklarının satılmaması için yayımladığı fermanın, 1911’de İttihat ve Terakkiciler tarafından yapılan değişiklikle satılmasına imkân tanıyan ihaneti bilmiş olsalar, Müslümanlar arasındaki kardeşliğin bozulması için uydurulan Araplarla ilgili iftira ve safsatanın hangi gerçeği örtbas etmeye matuf olduğunu idrak edebilirler mi acaba?

Bu sorunun iyi niyetle ve dünyanın bütün coğrafyalarında yaşanan zulümlere aynı tepkileri göstermemizi ilzam ettiren bir soru olarak sorulduğunu düşünürsek, elbette verilecek cevap; bizim tepki dilimizin tüm zalimlere yönelmesi ve duyarlılıklarımızı tüm mazlumlar adına harekete geçirmemiz gerektiği yönünde olacaktır. Tabii bu durumda bile sorunun yanlış bir zamanda sorulduğunu belirtmek ve Filistin’in diğer bölgelerden farklı olduğunu izah etmek gerekir.

Soruyu, soranın niyetinden bağımsız ele alırsak başta Filistin’in bizim için önemi ve gösterilen tepkinin anlamına dair şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekir:

Öncelikle,  Kâbe ve Mescid-i Nebevî haricinde, dünyanın herhangi bir bölgesindeki cami, nasıl Mescid-i Aksa’ya denk olmazsa, olamazsa; elbette, bu mabedin bulunduğu coğrafya da Türkiye ve dünya Müslümanları için diğer coğrafyalardan farklı olacaktır.

Bir toprak parçasına değer katan; üzerinde barındırdığı dinî, tarihî ve sembolik değeri olan mekânlarıdırMescid-i Aksa, hem tarihi ve sembolik bir değer olması cihetiyle hem de İslam’ın şiarlarından biri olması yönüyle Müslümanlar için bambaşka bir değeri haizdir. İslam’ın şiarlarına saygı göstermek, sahiplenmek ve korumak da Kur’an’ın ifadesiyle, Allah’a olan bağlılığın ve saygının bir tezahürüdür.   

Mescid-i Aksa, bizim ilk kıblegâhımızdır. Peygamberimiz ve güzide ashabı, belli bir süre namazlarını bu mescit yönüne dönerek kılarlardı. Vaktaki yozlaştırılmış bir dinin mensupları olan Yahudileri taklit ediyor gibi görünmek durumu oluşunca Peygamberimiz bundan rahatsız olmuş ve içinde doğup büyüdüğü, fakat zorla terk etmek durumunda bırakıldığı Mekke'deki Kâbe’nin kıble olması dileğiyle Allah'a niyazda bulunmuştu. Nihayet Yüce Allah: “İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin.”    (Bakara/149-150) buyruğu ile Rasûlü’nün bu özlemini gerçekleştirmişti.

Belirli bir süreyle sınırlı kalsa da dinin en temel rüknü namazın kılınabilmesi için gerekli olan istikbal-i kıblenin Kudüs olması, hem Mescid-i Aksa’nın hem de Filistin’in Müslümanlar açısından önemine bir işarettir.

mescidi aksaİslam tarihinde yaşanan mucizevî isra ve miraç olaylarının merkezi yine Mescid-i Aksa’dır.

“Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah, eksikliklerden münezzehtir.” (İsra 17/1)

Hüzün yılı olarak adlandırılan bir yılda, Peygamberimizin eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebû Talib'i kaybetmesi gibi yaşadığı acılı olayların ardından Allah Teâlâ, bir bakıma Rasûlü’nü teselli etmek istemiş ve mi'rac diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirmiştir.

Ayet-i kerimede Mescid-i Aksâ'nın çevresinin mübarek kılındığı da bildirilmektedir. Çünkü burası, İbrâhimî geleneğin merkezi olup burada Hz. İbrahim'den Hz. İsa'ya pek çok peygamber gelmiş; çoğu burada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Bu, bereketin bir yönüdür. Diğer taraftan, yukarıda ifade ettiğimiz gibi Peygamber efendimizin mucizevî bir şekilde buraya getirilmesi, buradan da Sidretü’l-Münteha’ya yükseltilmesi ve daha sonra bir süre buranın Müslümanlar tarafından kıble kabul edilmesi de Mescid-i Aksâ'nın çevresinin mübarek bir mekân oluşunun başka bir ifadesidir.

 

Hadis kaynaklarında da Mescid-i Aksa’nın önemi şöyle ifade edilmiştir:

“(Ebu Zerr (r.a)den rivayetle)…Rasûlullah (s.a.s)'a yeryüzünde inşa edilen ilk mescidin hangisi olduğunu sordum: ‘Mescid-i Haram’ olduğunu söyledi. Ben: ‘Sonra hangisi?’ dedim, ‘Mescid-i Aksa!’ diye cevap verdi…” (Kütüb-i Sitte -2679 )

Enes bin Malik (r.a) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s) buyurdular ki: “…Kişinin Mescid-i Aksa'da kıldığı namazı elli bin namazdır…”  (Kütüb-i Sitte 6374)

Ebu Said (r.a) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s) buyurdular ki:

“(Ziyaret için) sadece üç mescide seyahat edilebilir: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.” (Kütüb-i Sitte 4549)

Bu hadis-i şeriflerde Peygamberimiz (s.a.s) Mescid-i Aksa’nın ziyaret edilmesini ve orada kılınan namazların sevap derecesini vurgulayarak oranın Müslümanlar için mukaddes ve mübarek bir mabed olarak bilinmesini istemektedir.

Konunun bir başka boyutu da Yahudiler nazarında bu coğrafyanın kutsallığıdır. Biz burada bunun tarihi ve dini dayanakları üzerinde duracak değiliz. Ancak bizim için mühim olan; Yahudilerin Kudüs’ü kendi siyasi ve batıl ideolojileri için merkez kabul etmeleri ve bu bölgeden başlayarak başta Ortadoğu’yu sonra da tüm dünyayı ele geçirmek istemeleridir.

Tahrif edilen Tevrat’ta: “Rabbinin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın.” (Tesniye Bölümü, 10–17)

“O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve siz büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak…” (Tesniye Bölümü, 12/25) diye yazıldığına inanan Yahudiler, Büyük İsrail Projesi'ne ulaşmak için, kendi bayraklarında sembolize ettikleri Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları işgal etmeyi planlamaktadırlar.

 

Yahudilerin arz-ı mev’ud (va’dedilmiş topraklar) diye öykündükleri topraklar, bizim topraklarımızdır ve biz bu toprakların Yahudileşmemesi için elbette mücadele edeceğiz ve Filistin’in, Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin istiklâli için topyekûn seferber olacağız.

 

Bu cihetle Filistin toprakları, sadece bir ırka mensup insanların değil, bütün Müslümanların namusudur, kutsalıdır. O bölgeyi müdafaa etmek de bütün dünya Müslümanları üzerine bir vecibedir.filistin

 

21. yüzyılın başlarında Amerika ve İsrail’in öncülüğünde tüm Müslümanlara yönelik bir savaş başlatılmıştır ve bu savaş, Filistin üzerinde oynanan oyunlar ve bölge Müslümanlarına yapılan zulümlerle daha alenî hale gelmiştir. Siyonizm’in dünyaya egemen olma hayalinin ilk adımları (1948) bu topraklarda atılmıştır. Bu noktada dünya Müslümanlarının bir tarafta yerini alması gerekmektedir. Yahudilerin bu tarihi, siyasi ve sözüm ona dini emellerine muhalif olmak ve karşı cephede yer almak, ciddi bir sorumluluktur.

 

Masonik çalışmaları ve ekonomik kuşatmalarıyla İslam ülkelerinde yakılan küfür ateşine karşı, Hz. İbrahim’in ateşini bir damlacık suyla da olsa söndürmeye giden serçenin diliyle konuşmak; dostluğumuzu belli etmek ve hangi tarafta yer aldığımızı ilan etmek için mutlaka bir cümleye tutunmak, şimdi ve her zaman bu muhalefeti diri tutmak ve sürekli kılmak mecburiyetindeyiz.

Türkiye, şu anda her ne kadar sınırlarla çevrilmiş bir konumda olsa da tarihi arka planıyla üç kıtaya götürdüğü merhamet ve adaletiyle bütün İslam ülkelerinin liderliğini yapmış bir ülkedir. Bu yönüyle İslam cağrafyası, bizim sorumluluk alanımızdadır. Bağdat bizimdir, Şam bizim, Kudüs bizimdir; Saraybosna, Grozni bizim, Mekke, Medine bizimdir. Bu şehirlerin Diyarbakır’dan, Urfa’dan, İstanbul’dan farkı yoktur, olmamalıdır. İnancımızın yaşandığı tüm coğrafyalar bizimdir ve burada olup bitenler bizi ilgilendirir. Zira ümmetin kaderi ortaktır ve küfür tek millettir. Bir İslam toprağının zayıf düşürülmesi ve işgali diğer bütün Müslüman coğrafyaları da etkilemektedir.

Osmanlının bize kazandırdığı bu liderlik vasfı, bizler her ne kadar bu mefkûreden uzak kalmış olsak da, dünya Müslümanlarının Anadolu’dan beklentilerinin devam edişinden anlaşılabilir. Bu,  bizim için tarihi bir sorumluluk olduğu kadar inancımızın da bir gereğidir. Zahiren sınırlandırılmış olsak da gönlümüzün sınırları kelime-i tevhidin ulaştığı her yer olarak düşünülmelidir.

Filistin, bir yönüyle İslâm ümmetinin musibetle terbiye edilmesidir. Bu musibet, uhrevi değil, dünyevî bir musibettir. İnancımız gereği, başımıza gelen her musibeti, kendi yapıp ettiklerimizin sebebi olarak görmemiz gerekir.

Normal zamanlarda tutulduğumuz rehavet, laubalilik, nefsaniyet, enaniyet ve menfaat odaklı çürüme; bizi içten içe tüketmekte, kimliksizleştirmekte ve dünyevîleştirmekte, dahası içimizde fitne fesadın kol gezmesine ve düşmanlık duygularını kendi içimize yöneltmemize yol açmaktadır. Filistin ortak paydasında Müslümanlar, birlik olmakta ve yekvücut buğz ve düşmanlık duygularını ikrar ve ilan etmektedirler. Gönül arzu eder ki bu şer bildiğimiz kriz durumlarında güçlenen vahdet anlayışı, olağan süreçte daha da olgunlaşsın, nasihat ve hakkı tavsiye yoluyla birbirimizle kuracağımız iletişim, musibete dûçar olmaksızın sürdürülebilsin.

Evet, Filistin, düşmanın varlığının sürekliliğini unutmamak, kendi içimizde birliği sağlamak gibi değerlerin yanı sıra, ümmetin tüketim anlayışında olması gereken seçicilik, kardeşinin derdiyle hemdert olmak, yardımlaşmak ve Allah’a ihlâsla bağlanıp dua ve beddua etmek gibi pek çok değeri canlandırmak gibi musibetten doğan hayırları bulmak bakımından da önemlidir.

Biz orada yitirdiğimiz canları; kayıp değil, kazanç olarak kabul eden bir inancın salikleriyiz. Kazanılan şehitler toprağa can vermekte ve onlarla gelen rızık, ruhunu yitirmiş insanlığın dirilişi olarak tecelli etmektedir. 

Dinî ve tarihî değerlendirmelerle birlikte Filistin olayının güncele bakan bir yönü vardır; o da Müslümanların medyayı bir güç olarak fark etmeleridir. Bunun bizim açımızdan belki de en önemli faydası, yaşanan her olaya anında tanık olmamızdır.

Bugün, Filistin özelinde birçok kanaldan yayılan haberler, bize bir sorumluluk yüklemektedir. Neye şahit oluyorsak, o bizim imtihanımızdır. Nasıl tepki göstereceğimiz, hangi tarafta yer alacağımız hususunda bizden bir cevap beklemektedir. Başka diyarlarda yapılan zulümlere, kapalı toplumlar olması ya da medyanın tek taraflı yönlendirmesiyle verdiği haberler yüzünden böylesi bir tanıklık mümkün olamamaktadır. Dolayısıyla her gün TV kanallarından seyretmek zorunda kaldığımız zulümlere ses çıkarmamak, çocukların çığlıklarına, anaların feryatlarına duyarsız kalmak, ‘Ben Müslümanım’ diyen sessiz yığınların ve hassaten İslâm ülkelerindeki yöneticilerin, ya kimliklerini yitirmişliklerinin bir göstergesi ya da ihaneti olarak tanımlanabilir. Bu fitneden ateşten sakınır gibi sakınmak gerekir; zira Rabbimiz Kelam-ı Kadîm’inde Müslümanları uyanık ve dikkatli olmaya çağırmakta ve şöyle uyarmaktadır:

İçinizden sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmayacak bir fitneden sakının.” (Enfal 8/25)

Sonuç olarak;filistinli çocuk

Filistin bizim için sıradan bir yer değildir. Tarihi, siyasi ve dini boyutlarıyla mazlum coğrafyamızın başkenti, İslam ümmetinin yaralı kalbi ve insanlığın sızlayan vicdanıdır.   Bu vicdan susturulmaya çalışılırken susmak bize haramdır. Gazze’deki şanlı direnişe, malımızla, sesimizle, sözümüzle ve dualarımızla destek olmak, kesintisiz bir bilinçle sürdürülmesi gereken İslamî, insanî ve tarihî bir sorumluluktur.

Filistin için verilen canlar bizim canımızdır. Orada öldürülen çocuklar, bizim çocuklarımız; orada söndürülen ocaklar, bizim ocaklarımızdır.

Filistin, daha özelde Gazze, İslam ümmetinin dirilişi ve silkinişi için bir milat olacaktır. Bu etki, İsrail’in korku psikolojisiyle harekete geçirdiği saldırganlığının ve küresel yayılmacılığının da ecelini haber vermektedir. Bu diriliş, özellikle Arap ülkelerindeki işbirlikçi ve kişiliksiz iktidarları derinden sarsacak ve ümmetin kaç asırdır yaşadığı zilletten kurtulması için bir fırsat olacaktır. Evet, Gazze, Filistin’in Çanakkale’sidir ve Gazze düşerse Filistin düşer, Gazze düşerse Şam, Diyarbakır, İstanbul düşer. Dolayısıyla Gazze, ümmetin Çanakkale’sidir.  

Günleri sünnetullah çerçevesinde değiştiren rabbimiz, Filistin’den doğacak ve dünyayı aydınlatacak yeni bir günün doğum sancılarını İslam ümmetine yaşatmaktadır. Gecenin bu zifiri karanlık vakti, bu yeniden doğuşu müjdelemektedir. Bedeli çok ama çok ağır olsa da, canımız yansa, içimiz kan ağlasa da, kutlu yürüyüşümüze devam edip mübarek Kur’an’ın ifadesiyle zulümlerin hesabının sorulacağı ve cezalandırılacağı anın geleceğini müjdeleyen soruyu sormanın zamanıdır:

Sabah yakın değil mi?”  (Hud 11/81)

 

                                                                                                           

 

Yazar: