Yağmurları Küstüren Toprak: İsrailoğulları - I

لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِن بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُودَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ

 

“İsrailoğullarından inkâr edenler, Dâvûd ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu (lânet), onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından dolayı oldu.” (Mâide Sûresi 5/78)

عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهَا قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلّىٰ اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَعَنَ اللَّهُ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى اتَّخَذُوا قُبُورَ أَنْبِيَائِهِمْ مَسَاجِدَ .

Mü’minlerin annesi Hz. Âişe radıyallahu anhâ’dan nakledildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah, Peygamberlerinin kabirlerini mescidler (secdegâhlar) edinen Yahûdî ve Hıristiyanlara lânet etsin.” (Buhârî, Cenâiz61; Müslim, Mesâcid 529.)

 

Hiç şüphesiz Peygamberler, Yüce Rabbimizin rahmet elçileridir:

“…Biz Rabbinin bir rahmeti olarak Peygamberler göndermekteyiz. O, işitendir, bilendir.” (Duhân Sûresi 44/5, 6.)

İnsanlık tarihi boyunca Yüce Allah, hiçbir topluluğu rahmetinden mahrum etmedi. Bu O’nun kullarına olan engin sevgi ve şefkatinin bir ifadesiydi. Nasıl ki Yüce Allah, yeryüzü toprağına rahmet olarak yağmur yağdırıyorsa[1], topraktan yarattığı kullarına da yağmur misali Peygamberler gönderiyordu. Tarih boyunca verimsiz topraklar yağmuru kabul etmese de, yağmurun Sahibi (c.c.)  onlardan rahmetini hiç esirgemedi. İsrâiloğulları toprağı, Rahman olan Allah’ın peş peşe gönderdiği rahmet yağmurlarıyla yemyeşil, bereketli bir ovaya dönüşmek yerine çorak bir bataklığa dönüşmeyi tercih edince yağmurlar ona küstü. Artık onların nasibine düşen rahmet yağmurları değil; kavurucu gazap rüzgarlarıydı. İsrâiloğulları, Peygamberlerinin diliyle lanete uğramıştı. Nankörlük ve fesatta o kadar ileri gitmişlerdi ki, sabır abidesi rahmet elçilerini bile çileden çıkarmışlardı. Şimdi onların durumu, tıpkı yağmurları küstüren ölü toprağın durumu gibiydi.

Bundan sonra İlâhî irade, nübüvvet yağmurunu başka topraklara yağdırmayı diledi. Nihâyet Allah, son Peygamberini kıyamet gününe kadar bütün âlemlere rahmet olarak gönderdi.[2] Artık dileyen, âb-ı hayat misali sonsuz hayat bahşeden bu kesintisiz yağmurla ihya olmayı; dileyen, ondan mahrum kalıp manen ölü kalmayı seçmekte özgürdü.

 

İsrâiloğullarının Büyük Görev İçin Seçilmesi

 

Dünya gurbetindeki imtihanlarını başarıyla tamamlayıp özledikleri sılalarına ve sonsuz mutluluğa kavuşmaları için insanlara rehberlik yapmak üzere gönderilen Peygamberlerin sayısı, -Peygamber Efendimizden (sas) nakledilen bir rivayete göre-[3] 124 bini bulmuştur. Bunlardan, Peygamber oldukları Kur’ân-ı Kerim’de kesin olarak haber verilen 25 tanesinden büyük bir bölümü  İsrâiloğullarına gönderilenlerdir. Çünkü Yüce Allah, Hz. Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden önce, İslam’ın mesajını yeryüzüne hâkim kılma görevini onlara vermişti. İnsanların gönülleri, Hak’tan inen gerçeğe karşı onların eliyle yumuşatılacaktı:

“Ey İsrâiloğulları! Size ihsan ettiğim nimetimi ve sizi bir zamanlar âlemlere üstün tuttuğumu hatırlayın.”[4]

İsrâiloğullarının âlemlere üstün kılınması ırkî bir faziletten kaynaklanmıyordu. Çünkü Yüce Allah istisnasız bütün Âdemoğullarını üstün ve saygı değer kılmış[5]; aralarındaki üstünlüğü sadece takvâya bağlamıştı: “…Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. …”[6] İsrâiloğullarına verilen bu üstünlük ise bir takım yükümlülükleri hakkıyla yerine getirebilmeleri için verilmiş şartlı bir nimetti ve bunun için onlardan sağlam bir söz alınmıştı :

 “Andolsun, Allah İsrâiloğullarından söz almıştı. Biz, onlardan on iki temsilci seçtik. Allah demişti ki: Muhakkak ki Ben, sizinleyim; namazı dosdoğru kılar, zekat verir, peygamberlerime inanır, onlara yardım ederseniz, Allah´a güzel bir borç verirseniz (yani ihtiyacı olanlara Allah rızası için faizsiz borç verirseniz); elbette sizin kötülüklerinizi örter ve muhakkak sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Bundan sonra sizden her kim de küfrederse; şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.”[7]

 

 

Görevi Kötüye Kullanmaları

 

İsrâiloğullarından, namaz kılıp zekat vermeleri; Peygamberlere inanıp onları desteklemeleri; ayrıca Allah yolunda mallarını güzelce kullanmaları için söz alınmıştı. Ne yazık ki İsrâiloğulları Allah Teâlâ’ya verdikleri sözde durmadılar. Böylece zirveden alınıp zemine çakıldılar ve lânetlendiler:

 “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen ahkâmın (Tevrat'ın) önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”[8]

Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük yapan ve Peygamberlerini olmadık isteklerle bunaltan İsrâiloğulları artık zillet ve yoksulluk damgasıyla yaşamayı hak etmişlerdi. Yaptıkları büyük kötülükler sebebiyle Allah’ın gazabına uğradılar:

 “… (Böylece) üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibetler (onların başına) Allah'ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.”[9]

Sonunda İsrâiloğullarının başlarına lânet halkası geçirilmişti. Çünkü onlar devamlı Allah’a isyan edip haddi aşıyor; Allah’ın âyetlerini inkâr edip Peygamberleri şehid ediyorlardı. Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri onların isyan ve haddi aşmalarının dâhildeki temel dinamiğiydi. Peygamberleri öldürmeleri ise hâriçteki en büyük göstergesiydi. Böylece onlar, kalplerine ektikleri inkâr tohumunun gelişip asilik ve hadsizlik ağacına dönüşmesiyle çevrelerini kötü meyveleriyle zehirlemeye başlamışlardı.

İsyanlarını Haddi Aşamaya Dönüştürmeleri

Allah’a karşı bilerek işlenen her günah bir isyandır. Karşılığındaki cezaları farklı olsa da, mahiyet itibariyle günahın küçüğü ve büyüğü arasında fark yoktur. Çünkü sonuçta hepsi Allah’a isyandır. Bu manada tâbiîn neslinden Bilâl b. Sa’d (rh.a), “Sen günahın küçüklüğüne büyüklüğüne değil, kime isyan ettiğine bak!”[10] buyurmuştur. Fakat haddi aşmaya dönüşmeyen, peşinden samimi bir pişmanlık gelen bütün günahlar Ğaffâr olan Allah tarafından cömert bir bağışla karşılanır. Öyle ki işlenen günahlar; Allah’a şirk koşmak, haksız yere cana kıymak ve zina etmek gibi kat kat cezalandırılmayı gerektiren büyük günahlar olsa bile bu böyledir.[11] Hatta samimi tövbelerini güzel bir iman ve salih amellerle taçlandıranlara hayal bile edemeyecekleri büyük bir müjde verilmiştir:  “Ancak tövbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”[12] Buradaki müjde, günahlarını haklı görüp onlarda bile bile ısrar etmeyen; yani isyanı haddi aşmaya dönüştürmeyenleredir. İsrâiloğulları ise, isyan ahlakı geliştirip bunu haddi aşmaya dönüştürenlerdi ve sonunda ilâhî rahmetten kovuldular.

Peygamberlere inanıp yardım etme sözlerinde durmayıp isyan eden İsrâiloğulları, her seferinde isyanlarını pervasızca savunuyor; tövbelerini defalarca kabul eden çok bağışlayıcı Rabbe karşı yeni isyanlarla hadsizlik yapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Mûsâ (a.s.) ile İsrâiloğullarının kıssasına hızlı bir göz atış bile İsrâiloğullarının geliştirdikleri isyan ahlakının ne boyutlara vardığını anlamaya yeterlidir:

Mısır’da Firavunun onları aşağılayıp (köleleştirdiği), onların da fâsık oldukları için ona boyun eğdikleri;[13] ayrıca Firavunun onları fırka fırka parçalayıp sınıflara ayırarak zayıf düşürdüğü, oğullarını acımasızca boğazladığı[14] bir zamanda Yüce Allah, İsrâiloğullarına kurtarıcı olarak Mûsâ aleyhisselâmı göndermişti. Mûsâ aleyhisselâm, zalim Firavuna yumuşaklıkla yaptığı tebliğden[15] sonuç alamayınca İsrâiloğullarını Mısır’dan çıkarıp kurtarmak ve Kutsal Filistin topraklarına ulaştırmak için harekete geçti. Fakat Firavun Mısır’dan çıkan İsrâiloğullarını ordusuyla takip etmeye başladı. Amacı onları yakalayıp topluca yok etmekti. Mûsâ aleyhisselâm, takip edilen kavmini Kızıldeniz’in kenarına kadar getirmişti ki, Firavun ve ordusu arkadan göründü. İşte bu esnada “İşte yakalandık” diyen İsrâiloğulları[16] arasında isyanın ilk kıvılcımları görülmeye başlamıştı. Sonra Mûsâ aleyhisselâm ilâhî vahye uyarak asâsını denize vurdu. Deniz ikiye bölünmüş ve dağ gibi parçaların arasında kuru bir yol açılmıştı. Açılan yoldan karşıya geçerek kurtulan İsrâiloğulları, onları yok etmeye gelen Firavun ve ordusunun denizde helak olmasına şahitlik ettiler.

Artık Filistin’e uzanacak kutsal yolculuk başlamıştı. Yol uzun ve meşakkatliydi. Çölü aşmaları gerekecekti. Çölde güneşten korunmak ayrıca su ve yiyecek bulmak büyük bir sorundu. Fakat Merhametlilerin En Merhametlisi (c.c), onlara kayadan fışkıran on iki pınarlı su[17], gölgelendiren  bulut, taze bıldırcın eti ve tatlı kudret helvası ihsan ederek[18] yardım etti. Artık su ve yemek telaşına düşmeden yüce görevlerine odaklanabilirlerdi. Fakat İsrâiloğulları isyankar tabiatlarını ortaya dökmekte gecikmediler. Kendilerine sürekli ihsan edilen ve biriktirmemeleri istenen eti biriktirerek kokmasına yol açtılar.[19] Ayrıca verilen nimetleri beğenmeyerek Peygamberlerinden Mısır’da alıştıkları yiyecekleri istediler.[20] Onlar Peygamberlerine türlü şekillerde eziyet etmekte çok maharetliydi. Hz. Mûsâ (a.s) onları şiddetle ikaz etti.[21] İsteklerinden vazgeçip büyük görevlerine yönelmiş göründüler.

 

Peygamberden Put Yapmasını İstemeleri

Artık kutsal Filistin topraklarına ulaşmalarının önünde bir engel kalmamış görünüyordu. Fakat onların en büyük engeli cahil, kibirli ve menfaatperest nefisleriydi. Kutsal yolculuğun henüz başlarındayken isyan alevini yükselttiler ve bir peygamberden en istenmeyecek şeyi istediler. Rabbimiz bu olayı şöyle anlatır:

“İsrâiloğullarını denizden geçirdik ve putları önünde eğilen bir topluluğa rastladılar. 'Ey Mûsâ! Onların ilahları gibi bize de bir ilah (put) yap' dediler. (Mûsâ) dedi ki: 'Siz gerçekten cahillik eden bir topluluksunuz.”[22]

Sahte ilahları yok ederek şirki ezmek, tevhid sancağını yükseltmek için gelen bir Peygamberden put yapmasını istemek! Bu, tam da lanetli kavme yakışacak bir istekti. Hz. Mûsâ (a.s.) kavmine nasihat edip firavunun onlara yaptığı zulümleri hatırlattı. Artık ıslah olmuş gözüküyorlardı. Fakat cahillik eseri olan bencillik ve önyargı onları öylesine esir almıştı ki, Allah’ın Elçisi bile onları görüşlerinden vazgeçiremezdi. Şirk ve putperestlik arzularını, tekrar yeşertecekleri güne kadar içlerine gömdüler.

 

Allah’ı Bırakıp Buzağıyı İlah Edinmeleri

Hz. Mûsâ (a.s.) Rabbiyle sözleşip, vahiy almak için Tûr dağına gidince İsrâiloğullarının içine yerleşmiş şirk tohumu hemen filizlendi ve bir buzağı heykeli yapıp ona tapınmaya başladılar.[23]Çünkü, “küfürleri sebebiyle buzağı (sevgisi) kalplerine (su gibi) içirilmişti”[24]Haddi aşmada sınır tanımayan İsrâiloğulları, Allah’a şirk koşmalarına engel olmaya çalışan Harun Peygamberi (a.s.) de ölümle tehdit etmekten geri durmadılar. Yaptıklarına sonradan pişman olsalar da içlerinden gerçekten tövbe eden mü’minler hariç bütün zalimler ilâhî cezayı hak etmişlerdi:

“Buzağıyı ilâh edinenlere mutlaka (ahirette) Rablerinden bir gazab, dünya hayatında ise bir zillet erişecektir. İşte biz iftiracıları böyle cezalandırırız.”[25]

 

İsrâiloğullarının Allah’a Şirk Koşmada Başı Çekmeleri

Kur’ân-ı Kerim’de insanların çoğunun Allah’a ancak ortak koşarak inanacakları ifade buyrulmuştur.[26] Bu hakikatin tarih boyunca en canlı misallerinden birisi de Yahudiler olmuştur. Onlar gün olmuş -hâşâ- “Allah’ın oğlu!” iftirasıyla Üzeyr aleyhisselâmı Allah’a ortak koşmuş[27]; gün olmuş Hıristiyanların rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edinmesi gibi hahamlarını Rabler edinmişlerdir.[28]Bu konuda açıklama yapan Rasûlullah (sas), “Gerçi onlar (sizin anladığınız anlamda açıkça) haham ve rahiplerine ibadet etmiyorlardı. Fakat onlar (Allah’ın emirlerine aykırı olarak) bir şeyi haram kıldıklarında onu haram kabul ediyor; helal kıldıklarını da helal sayıyorlardı. (Böylece onları Rab ve İlâh edinmiş; onlara ibadet etmiş oluyorlardı.)”[29] buyurmuştur.

Yahudilerin içine düştükleri şirk bataklıklarında bulandıkları çamurlardan olan “ineği kutsama ve buzağıya tapma” şirki, üzerlerinde uzun süre kalan lekelerden biri olmuştur. Bu lekeyi temizlemek isteyen Yüce Rabbimiz, İsrâiloğulları arasında işlenen bir cinayeti aydınlatma vesilesiyle onlardan bir inek kesmelerini istemiştir. Kesildikten sonra o ineğin bir parçasıyla öldürülen şahsa vurulduğunda, ölen şahıs bir süreliğine dirilip kendisini öldüreni haber verecektir. Fakat İsrâiloğulları Allah’ın emrini kendilerine bildiren Hz. Mûsâ’yı sorularıyla bunaltmış, ineği kesmemek için bin dereden su getirmişlerdir. Sonunda ineği kesseler de içlerine iyice sinmiş küfür ve şirk mikrobunu bir türlü atamamışlardır.[30]

 

Allah Yolunda Savaşmaktan Kaçmaları

Hz. Mûsâ (a.s.), vaat edilmiş kutsal Filistin topraklarına kavuşabilmeleri için İsrâiloğullarından Allah yolunda savaşmalarını istemiş; savaştan kaçmamaları için de onları uyarmıştı:

Mûsâ, kavmine, Ey milletim! Allah'ın size olan nimetini ha­tırlayın; hani içinizden peygamberler çıkarmış ve sizi melikler yapmış, dünyada kimseye vermediği nimetleri (kölelikten kurtarıp kendi işinize hükümran olmayı) size vermişti. Ey kavmim! Allah'ın size yazdığı mukaddes topraklara girin, ardınıza dönüp cihaddan kaçmayın, yoksa kaybedenler olarak dönersiniz.' demişti.[31]

Onların Peygambere karşılıkları ise korkakça, alaycı ve edep dışıydı:

“(İsrâiloğulları) Dediler ki: “Ey Mûsâ! O (dediğin) topraklarda gayet güçlü, zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya asla giremeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, biz de gireriz.”[32]

“Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.”[33]

Yahudilerin Peygamberlerine böyle demelerine karşılık bu ümmet asla böyle bir şey dememiş ve demeyecektir. Sevgili Peygamberimiz (sas) Bedir’de düşmanla savaşma konusunda fikirlerini sorduğunda muhacirler adına söz alanlardan Hz. Mikdâd b. Esved (r.a.) ümmet-i Muhammed’in (sas) hissiyatını ne güzel ifade etmiştir:

“(Yâ Rasûlallâh!) Biz, Mûsâ aleyhisselâmın kavminin, ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın!’ dediği gibi demeyiz. Bilakis biz senin sağında, solunda, önünde ve arkanda (seninle beraber) savaşırız.”[34]

Yahudilerin savaştan kaçmalarının başlıca iki sebebi vardı. Bunların ilki onların son derece korkak olup ölümden ödlerinin patlamasıydı:

“Yemin olsun ki, sen onları (Yahudileri) yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulursun. Putperestlerden her biri de, arzular ki, bin sene yaşasın! Oysa uzun yaşatılması hiç kimseyi azaptan uzaklaştırmaz. Allah, onların yapmakta ol­duklarını  görür.”[35]

İkinci sebep ise onların karakterlerine yerleşmiş isyan ahlakı ve dik başlılıklarıydı. Gerçek mü’minlerin, Allah ve Rasûlünün hükümlerine uymaya davet edildiklerinde, edeplice “işittik ve itaat ettik” demelerine[36] karşılık, onlar Yüce Peygamberin (sas) hak davetine küstahça “işittik ve isyan ettik” demekten[37] çekinmiyorlardı.

 

Tih Çölünde Kırk Yıl

İsrâiloğullarının sürekli isyanları ve Allah yolunda cihaddan yüz çevirmeleri ilâhî cezaya çarptırılmaları sonucunu getirdi. Artık kırk yıl mukaddes topraklara giremeyecek, zillet içinde çölde dolanıp duracaklardı:

“Allah buyurdu ki: “Öyleyse, bu topraklar onlara kırk yıl boyunca yasaklanmıştır. Bu süre içerisinde, Yeryüzünde (Tîh çölünde) şaşkın şaşkın dolaşsınlar. Sen yoldan çıkmış bir toplum için kendini üzme.”[38]

 

Rahmeti Taşlayanlar

Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde İsrâiloğullarının Peygamberlerine türlü şekillerde eziyet ettiklerini görüyoruz. Hz. Dâvûd ve Hz. İsâ Peygamberler bu eziyetlerle öylesine bunaldılar ki, Allah onların diliyle Yahudileri lanetledi.[39]

Yahudilerin Mûsâ aleyhisselâma yaptıkları türlü eziyetlerin bir kısmını âyet-i kerimeler ekseninde incelemiş olduk. Hadis-i şeriflerde de Yahudilerin Peygamberlerine ve özellikle Hz. Mûsâ’ya yaptıkları eziyetlere yer verilmiştir. İsrâiloğulları, Peygamberlerine eziyet etmeyi onların vefatlarından sonra da sürdürmüş, meselâ Hz. Üzeyr’e -hâşâ- Allah’ın oğlu! diyerek eziyet etmiş; bazı Peygamberlerine de, kabirlerine doğru secde ederek azap vermişlerdir. Rasûlullah aleyhisselâm, Peygamberlerinin kabirlerini mescid (secdegâh) edindikleri için Yahudi ve Hristiyanları lanetlemiştir.[40] Burada lanetlenen “kabirleri mescid edinmek” fiiliyle, bir kabrin yanına mescid yapmak değil, kabre dönerek secde etmek kastedilmiştir. Aksi takdirde Kehf Sûresi 18/21. Âyette geçen ve karşı çıkılmayan, Ashâb-ı Kehf mağarasının olduğu yere mescid yapma isteğiyle Medine’de Mescid-i Nebevî’nin durumu izah edilemez.

İsrâiloğulları türlü şekillerde Hz. Mûsâ’ya eziyet vermiş; kâh yersiz soru ve istekleriyle, kâh ölçüsüz davranışlarıyla onu bunaltmışlardır. Öyle ki, Peygamberlerine iftira atmaktan dahi geri durmamışlardı. Hadis-i şerifte bildirildiğine göre, çıplak olarak bir arada yıkanan ve birbirlerinin avret mahalline bakmaktan çekinmeyen İsrâiloğulları, tek başına yıkanan ve avret mahallini kimseye göstermeyen Hz. Mûsâ’ya, bedeninde bir kusur olduğu için böyle yaptığını söyleyerek iftira atmışlardı. Allah ise dilediği şekilde kulunu temize çıkarıp iftiracıları susturmuştu.[41]

Rasûlullah aleyhisselâm, Huneyn ganimetlerini taksim ettiğinde kendini bilmez bir adamın, “Şüphesiz ki bu, kendisinde Allah’ın rızası gözetilmeyen bir taksimdir!” diye edepsizlik yaptığını öğrendiğinde öfkelenerek, Allah,  Mûsâ’ya rahmet eylesin! Yemin olsun ki o,  bundan da çok eziyet görmüş, fakat sabretmişti” buyurmuştur.[42]

Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz, İsrâiloğullarını misal göstererek bize öğüt verir ve şöyle buyurur:

Ey iman edenler! Siz de Mûsâ'ya eziyet eden, İsrâiloğulları gibi olmayın (Peygamberinize eziyet etmeyin)…”[43]

Bu gün İslâm dünyasında Sevgili Peygamberimize, Onun tertemiz sîretini ve sünnetini olduğundan farklı göstererek ve Hadis inkarcılığı yaparak eziyet edilmektedir. Böylelerinin fitnesinden Allah’a sığınırız.

 



[1]Bkz. Rûm Sûresi 30/50.

[2]Enbiyâ Sûresi 21/107.

[3]Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 266.

[4]Bakara Sûresi 2/47 ve 122.

[5]İsrâ Sûresi 17/70.

[6]Hucurât Sûresi 49/13.

[7]Mâide Sûresi 5/12.

[8]Mâide Sûresi 5/13.

[9]Âl-i İmrân Sûresi 3/112.

[10]Abdullah ibnü’l-Mübârek, Kitâbü’z-Zühdve’r-Rekâik, Trc.:M. Adil Teymur İst. 1992 Sehâ Neşriyat  Hadis No:71.

[11]Bkz. Furkân Sûresi 25/68, 69 ve 70.

[12]Furkân Sûresi 25/ 70.

[13]Zuhrûf Sûresi 43/54.

[14]Kasâs Sûresi 28/4.

[15]Tâhâ Sûresi 20/44.

[16]Şuârâ Sûresi 26/61.

[17]Bakara Sûresi 2/60.

[18]Bakara Sûresi 2/57.

[19]Bkz.: Buhârî, Ehâdisi’l-Enbiyâ 1; Müslim, er-Rida’ 63.

[20]Bakara Sûresi 2/61.

[21]Bakara Sûresi 2/62.

[22]A’râf Sûresi 7/138.

[23]Bkz.:A’râfSûresi 7/148.

[24]Bakara Sûresi 2/93.

[25]A’râf Sûresi 7/152.

[26]Bkz.: Yûsuf Sûresi 12/106.

[27]Bkz.: Tevbe Sûresi 9/30.

[28]Bkz.:Tevbe Sûresi 9/31.

[29]Tirmizî, Tefsir 10.Sûre.

[30]Kıssanın tafsilatı için bkz.: Bakara Sûresi 2/67 – 73.

[31]Mâide Sûresi 5/20 – 21.

[32]Mâide Sûresi 5/22.

[33]Mâide Sûresi 5/24.

[34]Buhârî, Meğâzî5; Ahmed, Müsned II/117.

[35]Bakara Sûresi 2/96.

[36]Nûr Sûresi 24/51.

[37]Nisâ Sûresi 4/46.

[38]Mâide Sûresi 5/26.

[39]Mâide Sûresi 5/78.

[40]Buhârî, Cenâiz61; Müslim, Mesâcid 529.

[41]Bkz. Hemmam b. Münebbih, es-Sahîfe, hd. no. 60; Buhârî, Gusl, 20; Enbiyâ, 28; Müslim, Hayz, 75.

[42]Buhârî, Deavât 1; Müslim, Zekat 140.

[43]Ahzâb Sûresi 33/69.