"Fikre Tevhid, Hayata İstikamet" Veren Din

Çocukluk zamanlarımdan bu yana damıtılmış sözlere, özlü ifadelere, vecizelere, külli kaidelere ilgi duydum. Zihinsel işleyişim öteden beri beni tabii bir şekilde “hadiselere külli bakabilme” ve “herhangi bir şeyi bir bütün olarak kavrayabilme” çabasına sevk etti. Belki de bu hikmete mebni bir merakla Peygamber Efendimizin "cevamiü'l-kelim" özelliği taşıyan hadisleri başta olmak üzere hikemiyat literatürü benim için vazgeçilmez bir araştırma alanı oldu.

1984’te henüz İmam Hatip Lisesi talebesiyken “Türkiye darü’l-harp midir?”, “darü’l-harp olduğu kabul edilen bir ülkede cuma namazı kılınır mı, kılınmaz mı?” tartışmalarının yoğun olarak yaşandığı bir dönemde ilk külli kaideyi duyup öğrenecektim. İlahiyatçı ağabeyim beni karşısına oturtup cuma namazını niçin kılmamız gerektiğini anlatırken "mevrid-i nasta içtihada mesağ yoktur" ilkesiyle görüşlerini temellendirmeye çalışmıştı. Bu külli kaideyi o zaman tam anlayamasam da ağabeyimin yaklaşımı ikna edici olmuştu. Kulağıma hoş gelen ve kalbimi mutmain kılan bu prensip sayesinde o günlerde biraz da etkili bir şekilde esen “Cuma namazını terk etme rüzgârına” kapılmamıştım. Daha sonra bu ilkenin Mecelle'nin baş tarafındaki külli kaidelerden olduğunu  öğrenecek ve diğerleriyle birlikte hemen hepsini ezberlemeye çalışacaktım. 

Burada yeri gelmişken Mecelle’deki bu külli kaidelerden birkaç tanesini zikretmek isterim: “Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir.”,“Şek ile yakîn zâil olmaz.”,“Beraet-i zimmet asıldır.”, “Meşakkat teysîri celbeder.”, “Zaruretler memnû olan şeyleri mubah kılar.”, “Zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar olunur.”, “Zarar-ı eşed ehaf ile izale olunur.”, “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur.”, “Def'i mefasid celb-i menafiden evladır.”, “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz.”

Sadece fıkıhta bir külli kaide olarak değil dünya görüşümüzün şekillenmesinde birer hayat prensibi olarak kullandığımız vecizeler de vardır: “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar.”, “Galat-ı meşhur lügat-i fasihten evladır.”, “İstisnalar kaideyi bozmaz.”, “Su-i misal emsal teşkil etmez.”, “Tahsil-i kemalât kem âlât ile olmaz.”, “Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir.”, “Esbaba tevessül kadere mani değildir.”, “Her şey zıddı ile kâimdir.”,

Arapça kelimelerle ifade edilmiş olsa da Türkçemizde de kullanılan ve erbabına çok geniş içerikleri bir cümle ile özetleyen ifadelere de şunları örnek olarak zikredebiliriz: “Men âmene bi’l-kader emine mine’l-keder.”, “Mâ lâ yüdrak küllühü lâ yütrak küllühü.”, “Efrâdını câmi ağyârını mâni”, “Talebü'l-kül fevtü'l-kül.”, “Likaü'l halil şifaü’l alil.”, “Kesr-i amel kasr-ı emel.”, “El akdemu fe’l akdem.”, “El hükmü li’l ekser.”

1988’de İlahiyat fakültesinin hazırlık sınıfında bir hocamızın yanlış hatırlamıyorsam Fahreddin Razi'ye atıfla zikrettiği ve İslam'ı özetleyen bir ifade olarak aktardığı "et-Ta'zim li emrillah ve'ş-Şefakatü alâ halkillah" prensibi de bu kapsamda benim külli kaideleri, hikemi cümleleri ve özet ifadeleri hafızama alma ve bir hayat prensibi şeklinde "düsturu'l-amel" haline getirme hassasiyetime derinden katkı sunan bir hülasatü'l-hülasa örneği olmuştu. Bu prensibe göre güzel insan olmak için Allah’ın emirlerine saygı duymak ve bütün mahlûkata şefkatle davranmak gerekiyordu. Her ne kadar kelime-i tevhid ve kelime-i şehadet cümleleri İslam dinini en veciz şekilde özetliyor olsa da âlimlerimizin yaptığı kapsayıcı özetler de çok hoşuma gidiyordu.

Yaş ilerledikçe bunlar arasına çok güzel başka örnekler dâhil oldu tabii ki. Allah nasip ederse onları da münasip vesilelerle yazmak istiyorum. Zaman içinde bazı sure ve ayetlerin adeta Kur’an-ı Kerim’in özeti olarak görüldüğünü, bazı âlimlerimizin bu konuda ilginç değerlendirmeler yaptığını öğrenmiştim.

Fatiha suresini Kur’an-ı Kerim’in özü olarak gören değerlendirmeler yanında İmam Şafii,  Asr suresi hakkında şöyle diyordu: “Şayet Kur’an’da başka bir şey nazil olmasaydı şu pek kısa sure bile insanlara yeterdi. Bu sure Kur’an’ın bütün ilimlerini kucaklıyor.” Tabii Asr suresi gibi üç ayetten oluşan kısa bir surede bütün insanlığa yetecek derinlikler görebilmek için İmam Şafii gibi derin bir âlim olmak gerektiği izahtan varestedir. Bu sure hakkında Mehmet Akif Ersoy’un şu kısa şiiri de derin hakikatleri muhtasar müfid ifade edebilmenin güzel örneklerindendir.

''Halikın namütenahi adı var en başı Hakk

Ne büyük şey kul için Hakk'ı tutup kaldırmak

Hani ashab-ı kiram ayrılalım derlerken

Mutlaka sure-i ve'l-Asr'ı okurmuş bu neden?

Çünkü meknûn o büyük surede esrar-ı felah

Başta iman-ı hakiki geliyor sonra salah

Sonra Hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık

Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.''

Cuma günleri hutbenin en sonunda okunan Nahl suresi 90. ayet hakkında Fahreddin Razi’nin şu sözleri bu ayetin adeta Kur’an-ı Kerim’i özetlediği anlamına geliyordu: “Bu ayette Allah Teâlâ yükümlülükle ilgili farz ve nafile mahiyetindeki ilkeleri; keza ahlak ve âdâba dair genel ve özel konuları bir araya getirmiştir.” Bu ayet, “her konuda (yani insanlığın muhtaç olduğu ve ilahî bir aydınlatma olmadan ulaşamayacağı helal-haram, sevap-ceza konularında) açıklama getiren bir rehber.” İmam Taberî’den Fahreddin Razi’ye, İmam Suyuti’den Ebussud Efendi’ye kadar pek çok müfessirin “Kur’an’dan başka bir bölüm bulunmasa bile sadece bu ayetin insanlık için yeterli olabileceği” yönündeki değerlendirmeleri bilinmektedir. “Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor.” (Nahl suresi, 90. ayet.)

Bakara suresinin 177. ayeti de muhtevası itibariyle özet mahiyetindedir. Bu ayette birrin, erdemli davranışın ne olduğu açıklanmakta; iman esasları, ibadetler, ahlak ilkeleri, ahde vefa, cihad, sabır, sıdk, takva gibi konulara değinilmektedir. “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takva sahipleri bunlardır.” (Bakara suresi, 177. ayet.)

Âlimlerimizin Kur’an-ı Kerim’in özeti mahiyetinde gördükleri sure ve ayetler yanında aynı durum bazı hadisler için de söz konusu edilmiştir. Mesela Kütüb-i Sitte imamlarından Sünen sahibi Ebu Davud, iyi bir Müslüman olmak isteyene şu dört hadisin kâfi geleceğini söylemiştir: “Ameller niyetlere göre değerlendirilir.”, “İnsanın kendini ilgilendirmeyen işleri bırakması, onun iyi bir Müslüman olduğunu gösterir.”, “Kişi kendisi için istediği şeyi kardeşi için de istemedikçe iyi bir mümin olamaz.”, “Helal de bellidir haram da. Ancak bunların arasında (sakınılması gerekli), halkın çoğunun helal mi haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır…”

Bu yazıda muhtasar müfid metinlere örnek olarak sunduğum ve yazının başlığı olarak tırnak içinde yazdığım ifade Bediüzzaman Said Nursi'ye ait. Said Nursi’nin Lemeat isimli eserine dercettiği “Anglikan Kilisesine Cevap” başlıklı kısa metin şöyle:

“Bir zaman bîaman İslam’ın düşmanı, siyasi bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen vesvas bir papaz, desise niyetiyle hem inkâr suretinde

Hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde pek şematetkârane bir istifham ile dört şey sordu bizden.

Altı yüz kelime istedi. Şematetine karşı yüzüne “Tuh!” demek, desisesine karşı küsmekle sükût etmek, inkârına karşı da

Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatap etmem. Bir hakperest adama böyle cevabımız var. O dedi birincide:

“Muhammed aleyhissalâtü vesselâm dini nedir?” Dedim: İşte Kur’an’dır. Erkân-ı sitte-i iman, erkân-ı hamse-i İslam, esas maksad-ı Kur’an. Der ikincisinde:

“Fikir ve hayata ne vermiş?” Dedim: “Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim: “Festakim kema umirte” “Kul hüvellahu ehad”

Der üçüncüsünde: “Mezahim-i hazıra nasıl tedavi eder?” Derim: “Hurmet-i riba hem vücub-u zekâtla. Buna dair şahidim: “Yemhaku’llahu’r-riba” “:Ve ehallellahu’l bey’a ve harrame’r-riba” “Ve ekimu’s-salate ve atü’z-zekâte”

Der dördüncüsünde: “İhtilal-i beşere ne nazarla bakıyor?” Derim: Sa’y, asıl esastır. Servet-i insaniye, zalimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde.

Buna dair şahidim: “Leyse li’l-insani illa ma saa” “Vellezine yeknizune’z-zehebe ve’l-fiddate ve la yünfikuneha fi sebilillahi febeşşirhüm bi azabin elim”  (Yüz mâşâallah bu cevaba.)

Bediüzzaman Said Nursi’nin bu kısa metinde verdiği özlü cevaplar İslam’ı adeta birkaç kelime ve birkaç ilkeyle hülasa etme ve muhataplara kısa bir özet halinde sunma yaklaşımlarına güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Tabii ki buradaki tevhid ve istikameti sadece sözlük anlamlarıyla değil geniş kapsamlı ve derin anlamlı kavramlar olarak görmemiz gerekmektedir. Tevhid, İslam’ın belki de ruhu ve özü diyebileceğimiz bir ana ilkedir. Sadece bir inanç ilkesi olarak değil kâinatı, insanı, bilgiyi, varlığı ve her şeyi okuma biçimi olarak görülmeli ve bir bütünsellik yaklaşımı olarak inancıyla, ibadetiyle, ahlakıyla, muamelatıyla dinin ve hayatın merkezine alınmalıdır. Tevhidi, her şeyi Allah ile irtibatlı görebilme anlamında bütünsel ve külli bir bakış açısı, bir okuma biçimi ve bir telakki tarzı olarak da değerlendirebiliriz.

İstikamet, bütün vahiy olgusunun ve nübüvvet silsilesinin adeta illeti, sebebi ve hikmetidir. Nebiler silsilesi istikamet için vardır. Sağlam bir dayanak noktası olarak tevhid bizim nokta-i istinadımızdır. İstikamet ise bizlerden sırat-ı müstakimi takip etmemizi isteyen Rabbimizin “Festekim kema ümirte-Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayet-i kerimesi doğrultusunda bütün peygamberler silsilesine asli vazife olarak belirlediği çizgidir. Bu noktada vahiy, insanlığın istikamet üzere devam edebilmesi için inzal-i kütüp ve irsal-i rüsul suretinde Rabbimizin inayetinin ve ikramının bir tecellisidir. Dünya hayatı, vahyin esası mesabesinde olan tevhid ilkesine dayandığında ve peygamberlerin izini takip ederek istikamet üzere yaşandığında anlam kazanacak, din saadet-i dareyni kazandırma işlevini yerine getirecek ve insan bu sayede hüsrandan kurtulacak, asıl hayatta felaha erecek ve ebedi saadeti kazanacaktır.

Yazar: 

Yeni yorum ekle

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.