Safiyye Annemiz Anlatıyor

Mekke’den hicret eden Muhâcirler ile Kuba ve çevresindeki Ensâr, îmân birliğinden sonra, şimdi de mekân birliği yaşıyorlardı…

İşte bu Muhâcir Sahâbîler’den, başta Hz. Ebû Seleme bin Abdulesed olmak üzere, Medine’ye hicret edenler, Kuba’ya vardıkları zaman, içinde namaz kılıp sohbet edecekleri bir mescid inşa etmişlerdi.

İslâm güneşinin doğuşuyla yepyeni kalıba dökülüp, yeniden inşa olarak, her biri birer İslâm insanı olmuşlardı. Kur’ân ve Sünnet çerçeveli kendilerini inşa ederken, gittikleri yerlere de mescidler inşa etmeye başlamışlardı.

Bu anlamda Kuba’nın ilk mescidi diyebileceğimiz bu küçük, fakat anlamlı yapı, Müslümanları bir araya getiren mekân olarak öne çıkmıştı.

Peygamberimiz Aleyhisselâm Kuba’ya gelinceye kadar, Hz. Ebû Huzeyfe’nin âzâdlısı Hz. Sâlim, içlerinde Hz. Ömer de bulunduğu halde, bu mescidde bütün Muhâcirler’e imam olup namazlarını kıldırmıştı. Hz. Sâlim (ra) kendini çok iyi yetiştirmiş büyük bir âlimdi. 

Hicret ile beraber Peygamberimiz Aleyhisselâm, Küba’ya teşrif buyurduğu zaman, bu mütevazı mescidde namaz kılmıştı.

Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın teşrifiyle yeniden canlanan Sahâbe-i Kirâm, derlenip toplanarak Nebevî sohbeti yudumluyorlardı. Ancak bu küçük mescid, ihtiyacı karşılayamadı. Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın önderliğinde inşa edilen Kuba Mescidi ile bu problem de çözülmüş oldu. Kuba Mescidi, bütün çalışma ve hizmetlerin merkezi halinde, çok alanda hizmet veriyordu. [1]

Kuba’da böyle güzel gelişmeler olurken, Medine’de Yahudiler karanlık kuytulara doluşarak, yeniden bir durum değerlendirmesi yapmaya başladılar. Karanlık fikirli bu karanlık insanlar, kafa kafaya verip, ne yapacaklarına dair ateşli konuşmalar yapıyorlardı!

Bu nasipsiz Yahudilerin içinde Huyey bin Ahtâb ile Ebû Yâsir adlarında iki kardeş vardı ki, herkesin önüne geçmişlerdi. Her ikisi de, Tevrat ilmine vakıf kimselerdi. Kavimlerinin lideri durumda olan bu hainler, bunca bilgileri arasında son bir Peygamber’in geleceğini de biliyorlardı. Hatta gelecek olan bu Peygamber’e îmân edip, Medine’deki bütün müşrikleri sürüp çıkaracaklarını söyleyip korkutuyorlardı.

O günlerde küçük bir kız olan Safiyye, olan biteni en iyi anlatanların başında geliyordu. Çünkü o Yahudi liderlerinden Huyey bin Ahtâb’ın kızıydı. O günlerin küçük, sevimli, cana yakın, şen şakrak ve güzeller güzeli Safiyye, ilerde Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın hanımı olup, bütün ümmetin de annesi olacağını nereden bilecekti!

Huyey bin Ahtâb’ın o seçkin ve çok özel kızı olan o küçük Safiyye, yıllar sonra Peygamberimiz Aleyhisselâm ile evlenmiş, Ashâb-ı Kirâm’ın da sevgisini kazanmıştı. İslâm ile nasıl şereflendiğini soran hanım Sahâbîlere hayat hikâyesi anlatmıştı. İşte o hikâyesinde Hicret olayını ve Yahudi yaklaşımını şöyle anlatıyor. [2]

- Ben, babama, çocuklarının en sevgilisi idim. Amcam Ebu Yâsir de beni çok severdi. Sadece babam ile amcam değil, bütün kabilem çok severdi beni. Babam ne kadar öfkeli olursa olsun, benimle konuştuğu an öfkesinden eser kalmazdı. Ne kadar önemli bir işi olursa olsun, o anda kimlerle görüşürse görüşsün, ben yanına vardığımda her şeyi bırakır, bana yönelirdi. Dedim ya çok severdi beni.

- Severdi ve severlerdi diyorsun, şimdi sevmiyorlar mı?

- Hiçbir Yahudi hiçbir Müslüman’ı sevmez, bunu unutmayın sakın!

- Sen de Yahudi kızısın ama!

- Elhamdülillah ben artık Müslüman’ım!

- Baban ve amcanın durumunu anlatacaktın!

- Evet. Rasûlüllah Aleyhisselâm Mekke’den hicret ederek Kuba’da Amr bin Avf oğullarının evine inince, babam Huyey bin Ahtâb ile amcam Ebu Yâsir bin Ahtâb, ertesi günü, sabahleyin erkenden Rasûlüllah Aleyhisselâm’ı görmeye gittiler.

- Îmân etmek için mi?

- Îmân nasip işidir hanımlar! Onlar îmân etmek için değil, maalesef imtihan etmek için çıktılar yola!

- Rasûlüllah Aleyhisselâm imtihan edilir mi hiç?

- Yahudileri tanımıyorsunuz siz! Neyse, babam ile amcam güneş batıncaya kadar oradan dönmediler. Hava kararmak üzere iken ancak geldiler. İkisinin de çok yorgun argın, bitkin, isteksiz, düşkün ve perişan bir halde yürüyerek geldiklerini görünce, ben de her zaman yaptığım gibi, onları sevinç ve neşe ile karşıladım. Ne kadar candan davrandımsa, ne kadar yakın durup onları neşelendirmek için şakalar yaptımsa, hiç oralı olmadılar. Vallahi, hiçbiri bana iltifat etmedi. Beni görüp işitmiyorlardı sanki! Yıkılmış bir vaziyette, derin bir gam ve keder içine düşmüşlerdi. O an için ne olduğunu anlayamadım tabi.

- Sonra nasıl anladın peki?

- Anlatmasalar anlayamayacaktım. Ama aralarında gizli gizli konuştuklarını gördüm. Ne oluyor diye merak ederek dinledim.

- Ne konuşuyorlardı?

- Amcam ile babam kafa kafaya vermişler fısır fısır şöyle konuşuyorlardı. Aynen aktarıyorum. Siz de sizden sonrakilere aktarın. Böylece herkes Yahudi karaktersizliğini ve zihniyeti öğrensin!

- Kusura bakma ama yine aynı şeyi diyeceğiz, sen de Yahudi kızısın!

- Siz de kusura bakmayın, ama ben de aynı cevabı vereceğim; ben artık Müslüman’ım elhamdülillah!

- Elhamdülillah!

- Amcam soruyor, babam cevap veriyordu. O, o mudur?

- Evet! Vallahi O, odur!

- Onu iyice tanıdın mı?

- Tanıdım!

- Aranan vasıflar kendisinde iyice gözüküyor mu?

- Evet! Vallahi!

- Peki! O’na karşı kalbinde ne var?

- Kin ve nefret!

- Neden?

- Yahudi değil de ondan!

- Ne yapacağız peki?

- Vallahi, sağ olduğum müddetçe ona düşmanlık edeceğim!

- Madem ki O, odur; neden îmân etmiyoruz?

- Yahudi değil dedim ya!

- Ne alakası var?

- Nasıl olur da bir Yahudi, gidip Arap olan bir Peygamber’e îmân eder!

- O eğer gerçekten Peygamber ise, hangi kavimden olursa olsun O’na îmân etmek gerekmiyor mu?

- Biz Yahudiyiz ve Yahudi olmayan bir Peygamber’e asla îmân etmeyiz!

- Gel bu inadından vazgeç!

- Sakın bir daha böyle söyleme! Yoksa kardeşim olduğuna bakmam, öldürürüm seni!

- Sen ne diyorsun Huyey?

- Ben dediğimi dedim Ebû Yâsir!

- O’nun hak Peygamber olduğunu anladığımız halde îmân etmeyeceğiz ha!

- Yemin olsun ki O hak Peygamber’dir!

- Öyleyse…

- Öyleyse her fırsatta karşı koyacak, sadece O’na değil; O’na îmân edenlere de aman vermeyeceğiz!

- Bu kişi ben olsam da mı?

- Bu konu kapanmıştır!

- Hakikaten çok kötü bir duruş sergilemişler.

- Peygamberimiz Aleyhisselâm’a düşmanlıkta babam Huyey sürekli başı çekti.

- Amcan ne yaptı peki?

- Önceleri îmâna yönelmek üzere iken, babamın baskıları ile sinip kaldı.

- Sonra ne oldu?

- Kuba’ya birkaç defa daha gidip Rasûlüllah’ı iyice tahkik ettiler.

- Rasûlüllah Aleyhisselâm ile bu kadar yakından görüşüp O’nu dinledikleri halde, nasıl oluyor da îmân etmiyorlar?

- Yahudi zihniyeti dedim ya!

- Îmân eden Yahudiler var ama!

- Onlar ve ben Müslüman’ız artık elhamdülillah.

- Baban ile amcan sonra ne yaptılar?

- Peygamberimiz Aleyhisselâm daha sonra Kuba’dan Medine’ye gelince, amcam gidip Peygamberimiz’in huzurunda oturdu!

- Eee?

- Peygamberimiz Aleyhisselâm’ı yakından dinleyip kavminin yanına döndü.

- Kavmine ne dedi peki?

- Ey kavmim! Bana itaat ediniz! Hiç şüphesiz ki, sizin, gelmesini beklediğiniz Peygamber nihayet gelmiştir! O’na tâbi olunuz ve sakın muhalefet etmeyiniz, diye haykırdı!

- Baban ne dedi bu işe?

- Babam nerede ise deliye döndü. Amcama bağırıp çağırdı. Nerede ise birbirlerine gireceklerdi.

- Amcan karşılık vermedi mi peki?

- Babam ile kardeş olmaları bir yana, babam Yahudi lideri idi. Bu yüzden amcam pek ileri gidemiyordu!

- Baban liderliği kullanıyordu yani.

- Evet, amcamı haşladıktan sonra kavmine döndü.

- Kavmin o an ne durumdaydı?

- İkilem yaşıyorlardı. Fakat babam çok açık ve net konuştu.

- Öyle açık ve net, neyi konuştu ki?

- Ey kavmim! Beni iyi dinleyin ve bana itaat edin! Kardeşimin sözlerine aldanmayın! Unutmayın ki biz Yahudiyiz ve bütün insanlar bizim kölemizdir! Kardeşimin dediği şeye gelince; ben de gidip Peygamber olduğunu söyleyen zât ile yakından görüştüm. Üstelik sadece bir kere değil, defalarca görüştüm, O’nu dinledim ve O’nunla konuştum! Bizim tavrımız açık ve nettir! Yahudi olmayan birine asla tabi olmayız, olmayacağız! Ben öyle bir adamın yanından geliyorum ki, vallahi hiçbir zaman O’na düşmanlıktan geri durmayacağım! Sizi de Yahudilikte durmaya ve O’na düşmanlığa davet ediyorum!

- Gerçekten çok ileri gitmiş!

- Dahası var!

- Dahası ne olabilir ki?

- Kavmine böyle haykıran babam, sonra amcama döndü. Sen de bana itaat et, diye bağırdı.

- Amcan ne dedi peki?

- Ey kardeşim! Şu işte beni dinle, kendini helak etme de, sonradan, istediğin şeyde bana karşı koy! Bu adam doğru söylüyor, hak Peygamber’dir!

- Babam daha da sertleşti. Hayır! Vallahi seni hiçbir zaman dinlemeyeceğim gibi, senin de O’na îmân etmene müsaade etmeyeceğim!

- Nitekim öyle oldu değil mi?

- Evet, îmân etmedikleri gibi Yahudilerin, Araplara karşı kıskançlıkta en katısı kesilip; halkın İslâmiyet'e girmelerini önlemek için olanca gayretlerini sarf etmekten geri durmadılar.

- Çok yazık!

- Düşünebiliyor musunuz? Gelecek bir Nebi hakkında malumat sahibi olan bu kardeşler, Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın yakınlarına geldiğini duyunca merakla yola düşüyorlar, Kuba’ya varıp O’nu görüyorlar. Bir yandan her şeyine dikkat ediyorlar, bir yandan da korkunç bir soru soruyorlardı kendi kendilerine!

- Neymiş o soru?

- Gerçekten beklenen Peygamber bu mu acaba? Ya buysa? Kendilerinden olmadığını biliyorlardı ve bunun için de, bildikleri özellikleri taşımayacağını umuyorlardı! Nihayet, değişmeyen realite ile karşılaşıverdiler! Ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Oturup onlar da sohbetine kulak verdiler; oturması, kalkışı, konuşması, duruşundaki ululuk ve simasındaki duruluk çarpmıştı onları da! Ancak, bir türlü kendilerini ikna edemiyorlardı. Renklerini belli etmemek için de durumlarını gizliyor ve her şeyi kabullenmiş gibi duruyorlardı. İçlerinde volkanlar patlasa da, belli etmemeye çalışıyorlardı! Az önce demiştim ya; babam, eski babam değildi sanki! Amcam da başka bir amca oluvermişti! Kolları kanatları kırılmış ve bitkin bir halleri vardı. Buna rağmen babam öfkeyle homurdanıyordu. Ne olursa olsun O’na asla inanmayacağız! [3]

- Bütün bunların karşısında senin İslâm’a girişin nasıl oldu?

- Onu da başka bir gün anlatırım inşallah!

Böyle zorlu günlerden gelen dünün Yahudi kızı Safiyye, yıllar sonra Peygamberimizle evlenmiş ve Hz. Safiyye radıyallahu anha olmuştu! Çünkü o, Peygamberimizi candan dinlemişti. Peygamberimizi candan dinleyen herkes kurtuluşa ererdi…

Sallallahu aleyhi ve selem…



[1] İbn İshâk - İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 2, S. 165-166.

[2] Ebul-Fidâ İbn Kesîr, el-Bidâye ven-Nihâye, c. 3, s. 212.

[3] M. Âsım Köksal, İslâm Târihi, 3/26-27.

Yazar: