İçimizdeki Putları Devirmek

İstiklâl bir vatan toprağını işgalcilerin mandasından kurtarmak ve o vatanın gerçek sahipleri tarafından bağımsız ve özgür kararlar alarak yönetilmesi şeklinde algılansa da bu, sadece coğrafi ve maddi bağlamda görülen bir bağımsızlık haliydi.

Zahirde olması gereken bu hal, insanlarla Allah arasına giren engellerin ortadan kaldırılıp bedenleri esaretten kurtarılmış insanların zihin ve yüreklerinin de tüm beşeri ve şeytani güç odaklarının şeffaf zincirlerinden kurtarılması ile teyit edilmezse hakiki bir istiklâl olmayacaktı.

Sıcak savaş döneminin sona erdiği(!) varsayılan dünyada soğuk savaş, her açıdan psikolojik, politik, kültürel ve ekonomik boyutlarıyla sürmekteydi. Bedenler ve üzerinde yaşanan toprak parçası yara almaktan kurtulmuş gibi görünse de asıl savaş, zihin ve yürekler üstünden devam etmekte ve milletler ruhen kan kaybetmeye ve işgale uğramaya muhatap olmaktaydı.

Esaret bedenin boyunduruk altına alınması ve efendiliğe soyunmuş bir gürûha hizmet etmesi değildi sadece. Gerçek esaret, ihtiyari ya da icbari olarak aklın ve kalbin bileşiminden doğan bir bağımlılıkla,  kula kulluk derekesinde bir alçalışın yaşanmasıydı. Bu esaret, insanın en özgür sayılabilecek ortamlarda dahi, kendi aklı, parası ve şehveti gibi bireysel zaaflarıyla iç dünyasında da olabilirdi. Gerçek bağımsızlık da bu beşeri, maddi ve nefsani zincirlerden kurtulup kayıtsız ve şartsız  aklın ve gönlün Hakk’a   teslim olmasıyla mümkündü.

“Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklâl!” diyen Akif, hakiki hürriyetin ve bağımsızlığın Hakk’a  teslimiyetten geçtiğini vurguluyordu. Hakk’tan  gelen mesaja, hukuka ve doğruluğa gönül verilmeden  dışta aranan istiklâl arayışları,  bir milleti adalet ve selamete  ulaştırmaya yeterli olmayacaktı. Bu doğrultuda bedeni zincire vurulmuş ve hapsedilmiş; ama ruhu özgür  olanların mı hürriyetinden bahsedilirdi; yoksa müreffeh ve müzepzep bir hayat tarzıyla  modern kuşatılmışlıklar altında, kendi aklı ve hevâsına  tutuklu kalmış insanların hürriyetinden mi? Gövdesi taşlarla ezilmeye çalışılan  ve ‘ehad ehad!’ diyerek Hakk’a teslimiyetini haykıran Bilal mi daha özgürdü; yoksa iktidarı elinde bulunduran ve onu kendisine kul olmaya zorlayan Ümeyye mi?

İslam, yeryüzü iktidarından önce, gönüllerin iktidarını önceliyordu. İnsanları tevhide davet ederken gerçek hürriyetin de Hakk’a kölelikte aranması gerektiğini ilan ediyordu. Tevhid, aklın ve ruhun istiklâliydi ve İslam; insanın özünü gür kılarak aklen ve ruhen iç ve dış vesayetin güdümünden kurtarıp gerçek özgürlük ve adalete ulaştırmayı öncelikli hedef sayıyordu.

İstikbal köklerdeydi. Bugün ve gelecekte fıtratın özünü bozmamak gerekiyordu. Yalancı ve yabancı fikir ve ideolojilerden zihni korumak, habis duygularla gönlün safiyetini ve duruluğunu bozmamak, zararlı tavır ve davranışlarla da bedeni zillete duçar etmemek gerekiyordu.

Tüm peygamberlerin gönderiliş amacı, ruhların istiklâliydi. İşgale uğramış ve manen ölü olan bedenleri ıslah etmek, toplumları vahyin diriltici soluğuyla ihya etmek ve yeryüzünü fesada uğramaktan kurtarıp imar ve inşa etmek işlerin en güzeliydi. Bâtında gerçekleşecek bu inkılabın hayatiyeti için elbette zahiri engeller ortadan kaldırılmalı ve insan özgür iradesiyle seçimini yapabilecek bir sosyal ve siyasi ortama kavuşmalıydı. Ruhları köleleştirerek azgınlaşan Nemrud’un karşısına dikilen ve dıştaki putları tevhid baltasıyla deviren İbrahim (a.s) aslında insanın içindeki putları yıkmaya çalışıyordu. Öyle demişti şair:

"İbrahim!

İçimdeki putları devir,

Elindeki baltayla.”

Aklını ve gönlünü iman cevheriyle istiklâle ulaştırmış bireylerin, bulundukları her ortam ve yaşadıkları her coğrafi alanda bağımsız olmaları ve imanın iktidarını hakim kılmaları kaçınılmazdır.

 

Yazar: