Kâbe'yi Görünce...

kabeHer Müslüman’ın hayalidir dünya gözüyle Kâbe’yi görmek, Haceru’l-Esved’e dokunmak, dua etmek… Neyi özlediğimizi, niye özlediğimizi bilmeden, kalbimizde sızıyla yıllar geçiririz. Kâbe’yi görünce anlarız ki ruhumuz buraya aittir ve asıl özlem şimdi başlamaktadır. Kalbimizdeki sızı bizi kasıp kavuran bir yangına dönüşür.

“Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” misali –denizin içinde denizi bilmeyen balıklar gibi- küçük hesaplar peşinde koşarak, günlük kazançlarımızı kâr sayarak, ömrümüzü tükettiğimizi Kâbe’ye varınca anlarız.

Kâbe’nin etrafında döndükçe; kalbimiz, üzerindeki taşlaşmış tabakalardan arınır ve aslına döner. Birer birer temizlenir nokta-i süveydalar. Döndükçe benlik yok olur; kâinatta küçük bir parça olduğunu, acziyetini fark eder insan, bir zerreye dönüşür. Kâinatın ortasında, kâinatla birlikte dönerek Allah’ı zikreden bir zerreye… Dualarına cevap bulan, bilindiğini hisseden bir zerreye…

Kâbe’ye varınca anlarız ki; Allah’ın dünyada bize verdiği ikinci bir şans Kâbe. Mahşeri anlamak; ellerimizin, ayaklarımızın şahitliğine gerek duymadan kendi dilimizin itiraf ettiği günahları ve incir çekirdeğini doldurmayacak sevaplarımızı kendi ellerimizle tartmak için bir fırsat. Görürüz ki sevap kefemiz boş, günah kefemiz ağır. Allah’ın lütfu olmazsa kurtulamayız. Dua imdadımıza yetişir: “Allah’ım bir fırsat daha, dünyaya dönüp iyi işler yapmak için bir fırsat daha…”

Şimdi anladım; dünyada bana güzel gösterilen hiçbir şeyin Senin katında kıymeti yok. Kazandıklarım,  biriktirdiklerim çer çöp gibi dağılıyor burada. Yanımda kalanlar, beni kurtaracak olanlar pek az. Şimdi anladım, dünyada geçirdiğim vakit, bir ağacın altında gölgelenmek kadar kısa. Şimdi anladım, yerlere göklere koyamadığım, tüm emirlerini yerine getirdiğim nefsim, aslında içimdeki bir düşman. Benimle ağlayan, benimle gülen bu sinsi düşmanı yenmek ancak Senin yardımınla mümkün. “Beni bana bırakma, gören gözüm, tutan elim, yürüyen ayağım ol.” Bu duayla, bu silahla kuşanmış olarak dünyaya döndüğümüzde her hareketimiz Allah için olursa ne mutlu bize! 

Ancak yaşadıklarımızı unutur, zırhımızı çıkarır, kılıcımızı kullanmazsak eskisinden zelil bir halde, şansını yitirmiş, ziyan içinde buluruz kendimizi Allah’ın huzurunda. Daima uyanık olmak, dost gibi görünen bu düşmanla sonuna kadar mücadele etmek en büyük görevimizdir artık.

Kâbe’yi görünce, dünyadaki yolculuğuna buradan başlayabilmiş olmayı diliyor insan. Gece ve gündüzün ayrılması gibi belirginleşiyor her şey burada. Tüm sorular cevabını buluyor, oturuyor taşlar yerine. Değerli-değersiz kavramları yeniden şekilleniyor. Öncelikler ve ertelenenler yer değiştiriyor. Mihenk taşımız oluyor Kâbe.

“Benim bildiğimi bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz.” Kâbe’yi ve anlamını bilmek, Peygamberimizin ilminde denizde damla ancak Kâbe’yi dünya gözüyle bir kere görmek; dünyanın hükmünü kaybetmesi, anlamsızlaşması, değersizleşmesi insan gözünde. Kâbe’yi görmeden yaşamak; denizden, gökyüzünden habersiz, mutlu yaşadığını zannetmek.

Bilmeden, idrak etmeden geçen günlere ne yazık!

“Tam otuz yıl dünya dönmüş ben durmuşum.

 Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.” (N.Fazıl)

                                                                                             

Yazar: