SÜNNETE BAĞLILIK IV: Taviz Vermemeleri

Sünnet, dinin uygulaması, i’tisâm ise sünnetteki uygulamaya uyum göstermek demektir. Sünnete sarılmakta “tavizsizlik”i inceleyeceğimiz bu kısımda uygulama ağırlıklı konular öne çıkmaktadır. Herşeyden önce sahâbîlerin her fiillerinde Hz. Peygamber’i örnek alma anlayışlarını hatırlamak gerekir. Sünnetten taviz vermemelerinin temelinde şüphesiz bu anlayış ve inançları yatmaktadır.

Altın yüzük takan birisini görünce yüzüğü atana kadar parmağına dokunan Hz. Peygamber’in[1] bu tavrı, sünnetin ciddiye alınıp, gereği yapılıncaya kadar takip ve müdahale edilmesi, taviz verilmemesi gereğini gösterir. Nitekim Hz. Ömer, altın yüzük takan birini gördüğünde onu atmasını emretmiş,[2]İbn Ömer ise altın yüzük takan bir adam gördüğünde parmağından yüzüğü alıp atmıştır.[3] 

Hz. Peygamber, gelen bir hey’ete bazı kaplarda içecek bulundurmanın yasak olduğunu belirtince, gelenler hangi kapları kullanmaları gerektiğini sormuşlar, Hz. Peygamber de “Ağızları bağlanan deri su kaplarından” buyurmuştur. Gelenler, arazilerinde çok fare olduğunu, orada deriden mâmul su kaplarının dayanmayacağını söylemişler. Ancak Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) üç defa “Onları, fareler yese de” buyurarak[4] ruhsat vermemiştir. O, bu tavizsizliğini, aynı konuyla ilgili başka bir hadiste açıklamıştır. Bazı kaplara içecek konulmasını yasakladıktan sonra “Rasûl size ne verdiyse alın, neyi yasakladıysa ondan kaçının”[5] ayetini okumuştur.[6] Böylece emir veya nehiylerinin herkesin isteğine göre değiştirilemeyeceğini belirtmiştir. Sahâbîler de gerektiğinde aynı tutumu göstermişlerdir. İbn Ömer, vitr namazı ile ilgili bir soruya hadisle cevap vermiş, soruyu soran mazeret gösterince aynı hadisi tekrar etmiştir.[7]

Sahâbîlerin, sünnete sarılmakta tavizsizliklerine dair prensip koyucu ifadelerine de rastlamaktayız. Onlar, bu sözleriyle aynı zamanda Müslümanın sünnete bakışını belgelemiş olmaktadırlar. Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslâm dininin, tahrif ve tebdiline müsaade etmeyen Hz. Ebû Bekir, miras için gelen Hz. Fâtıma ile Ali’ye “Ben, hiçbir şeyi Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanındaki halinden başka bir şekle koyamam. O malı, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne yaptıysa aynısını yaparım, aksi halde sapıtacağımdan endişe ederim”[8] deyip sünnetten taviz vermemekte ilk büyük sınavı vermiştir.

Bir soru üzerine Abdullah b. Ömer, temettü haccının helal olduğunu belirtince kendisine, babasının onu menettiği hatırlatılmıştır. İbn Ömer ise “Babam onu menetmiş olsa bile, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmıştır; babamın emrine mi uyulur, yoksa Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emrine mi! Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu yapmıştır”[9] diyerek fetvâsının kaynağını, delilini belirtmiş, sünnetten vazgeçilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Hz. Âişe, Rasûlulah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) duhâ namazı kılmak istediğini ancak farz kılınır endişesiyle kılmadığını rivâyet etmiş,[10]duhâ namazını sekiz rekât olarak kıldıktan sonra “Annem, babam mezardan çıksa bu namazı bırakmam”[11] diyerek Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) arzusunu, fiiliymiş gibi yerine getirmekteki tavizsizliğini göstermiştir.

“Bildiği Sünneti Yaşama” konusunda görüleceği gibi sahâbîlerin sünnete bağlılığı bizzat şâhidi oldukları konularda daha tavizsiz bir davranışa dönüşmüştür. Onlar, i’tisâm konusunda tavizsizliği, sünnetin bütünlüğünü dikkate alarak bir ayırıma gitmeden hayatın her safhasında sürdürmüşlerdir. Bununla birlikte bu konudaki tutumlarını, yine de bazı açılardan sınıflandırmak mümkündür.

Sünneti vazgeçilmez sayan sahâbîlerin tavizsizliklerinin göstergelerinden biri de zor şartlar altında, canı pahasına da olsa sünneti yaşamaya çalışmalarıdır. Hz. Peygamber, Müslümanların biatlarını “Kolay ve zor; sevinçli ve kederli zamanlarda dinleyip itaat etmek” şartıyla kabul etmişti.[12]Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Fâtıma’ya, uyuyacağı zaman okuması için bazı zikirleri tavsiye ettiğini öğrenen Hz. Ali, ilk muhatap kendisi olmadığı halde bu sözleri, hiç terk etmediğini söylemiştir. “Sıffin gecesinde de mi terketmedin?” diye sorulunca “Sıffin gecesinde de terk etmedim” demiştir.[13]

Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Rükn-i Yemânî ve Rükn-i Esved’e el sürmek (mesh) hataları kökünden siler”[14]hadisini duyan ve Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) her tavafta muhakkak bu iki rüknü mesh[15] ve istilâm ettiğini gören[16]İbn Ömer, “Ben Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu iki köşeyi istilâm ettiğini gördüğümden beri kalabalık ve tenha zamanlarda Yemen tarafındaki bu iki rüknü istilâm etmeyi hiç terk etmedim” demiştir.[17]Azadlı kölesi Nâfi de sıkışıklıktan onun burnunun kanadığını nakletmiştir.[18]

Hz. Peygamber’den aldığı müjde ve onu, bu fiili yaparken görmesi sahâbenin taviz vermeyecek şekilde sünnete sarılması için yeterli oluyordu. İbn Ömer, kurban (bayramının ilk) gününden sonraki üç günde (cemrelere taş atmak için ) yaya olarak gelir ve gider, Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle yaptığını söylerdi.[19] Hz. Ömer, Zeyd b. Hâlid el-Cühenî’yi ikindiden sonra namaz kılarken görmüş, Zeyd namazda olduğu halde ona (hafifçe) vurmuş. Zeyd, namazını bitirince “Vur, mü’minlerin emîri! Vallahi, Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu namazı kılarken gördüğüm için asla bu namazı bırakmayacağım” demiş. Hz. Ömer de bu hadisi duyunca geri çekilip oturmuş ve “Zeyd, insanlar bu namazı geceye kadar uzatırlar diye korkmasaydım, vurmazdım” demiştir.[20] Her iki sahâbînin sünnete uymayı arzu ettiği bu olayda Zeyd’i, Hz. Ömer gibi bir halifenin durduramaması, sahâbîlerin tavizsizliklerinin güzel bir örneğidir.

Ebû Saîd el- Hudrî, cuma günü Medine valisi Mervan hutbe okurken mescide gelmiş ve namaza durmuş. Muhafızlar onu oturtmak için geldiklerinde o, direnerek namazını kılmış. Kendisine “Az kaldı seni paylayacaklardı!” denildiğinde “Rasûlullah’tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördüğüm uygulamadan sonra artık bu iki rekât namazı terk edecek değilim” demiş, sonra Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) cuma günü hutbe okurken pejmürde kıyafette bir kişinin geldiğini, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona namaz kılmasını emrettiğini ve Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hutbe okurken o kişinin iki rekât namaz kıldığını zikretmiş,[21] böylece şahit olduğu bir sünnet varken valinin emrine hatta müdahalesine aldırmadığını göstermiştir.

Abdullah b. Ömer’in oğlu Abdullah hacca gitmeye niyetlenen babasına, “Bu yıl harp olacağından hac ziyaretinden men olunacağını zannediyorum, onun için bu yıl hacca gitmesen” diyerek mâni olmak istemiş. O, “Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) umre için yola çıktı. Kureyş kâfirleri onunla (sallallâhu aleyhi ve sellem), Beyt arasına girdiler, engel oldular. Eğer benimle Beyt arasına girip bana mâni olurlarsa, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi yaparım” demiş ve “Andolsun ki Rasûlullah’ta (sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin için en güzel örnek vardır”[22]ayetini okumuş,[23] canı pahasına da olsa sünnetten vazgeçmeyeceğini ifade etmiştir. İbn Ömer’in zikredilen ayeti okuması bu ayetin fiil ve terk ayırımı yapılmaksızın bütün yönleriyle sünnetin ümmet için örnek olduğu anlamında yorumlanması gereğini gösterir.

Sahâbîlerin sünnete sarılmaktaki tavizsizliklerinden biri de maddî-mânevî zarara uğramayı göze almalarıdır. Hz. Peygamber, borcunu öderken aldığı şeyin daha iyisini verdiğinden İbn Ömer, borcunu daha fazlası ile öderdi.[24]Sakîf kabilesinden yaşlı bir kimsenin ziraatine, sidr ağacının zarar verdiğini gören Amrb. Evs (v. 91/710), “Onu, niye kesmiyorsun? Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sidr ağacı, ziraat için kesilebilir, buyurdu” demiş. O zât ise “Ben Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) kim ziraat dışında sidr ağacı keserse üzerine azap yağar” buyurduğunu işittim. Ben ziraat veya başka şey için de olsa kesmiyorum”[25] diyerek sidr ağacının kesimine Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olmadığını dikkate alarak, azimet yönünü tercih etmiştir.

“Kim yapmadığı bir suçtan dolayı köleye vurursa veya tokatlarsa bunun kefareti o köleyi azad etmektir” hadisi sebebiyle İbn Ömer, kölesine vurduğu için kölesi istemediği halde azad etmiş,[26] maddî kaybını dikkate almamıştır. Adiy b. Hâtim’e (v. 67/686) bir dilenci geldiğinde Adiy “Sana verecek bir şeyim yok. Ancak Kûfe’de bir zırhım var, o senindir” demiş, a’rabi bunu beğenmeyince Adiy, zırhı vermemeye yemin etmiş, ancak dilenci razı olduğunu söyleyince Adiy, yemin etmiş olma fırsatına rağmen “Zırhım, üç köleden kıymetlidir, Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Kim, bir yemin eder de başka bir şeyi daha hayırlı görürse hayırlı olana uysun’ buyururken işitmeseydim, zırhı sana vermezdim” diyerek yemininden dönmüştür.[27]

Ebu Râfi (v. 40/660), Sa’d b. Ebî Vakkas’ın hanesinde bulunan odalarını daha fazla fiyat veren olmasına rağmen daha az fiyata hem de taksitle satmış ve “Eğer ben Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Komşu komşuya en haklı şefi’dir’ buyurduğunu işitmemiş olsaydım, evi satmazdım” diyerek[28] sünneti, kazanca tercih ettiğini dile getirmiştir. Başka bir örnekte ise Abdullah b. Amr’a üç kişi gelmiş ve hiçbir şeyleri olmadığını söylemişler. Abdullah da “İsterseniz bazı şeyler verelim, isterseniz sabredin. Ben, Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyururken işittim; ‘Muhacirlerin fakirleri, kıyamet günü cennete kırk yıl önce gireceklerdir.’ Gelen kimseler “Öyleyse sabreder, hiçbir şey istemeyiz” demişlerdir.[29]

Kûfe’de âmil olan Sa’d b. EbîVakkas’ı, Kûfeliler Hz. Ömer’e şikâyet etmişler. Şikâyeti o kadar ileri götürmüşler ki Sa’d’ın namazı bile güzel kıldırmadığını söylemişler. Ömer, onu azledip yerine Ammar b. Yâsir’i göndermiş. Daha sonra Sa’d, Hz. Ömer’e “Vallahi, ben onlara Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazını kıldırıp ondan bir şey eksiltmezdim” demiş,[30] halkın isteğine uyup sünnete aykırı davranmamış ve valilik makamını kaybetme endişesi içinde olmadığını göstermiştir.

Sahâbîler, sünnetle amel ederken kınandıklarında bunlara itibar etmezlerdi. Çünkü Müslüman bir toplumun bazı özelliklerinden bahseden “... Hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar...”[31]ayetindeki bu vasfı taşıyorlardı. Ayrıca Hz. Peygamber’e “nerede olursak olalım, hakkı söyleyeceğimize, Allah hakkında hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza” diyerek biat etmişlerdi.[32]

Ebû Mûsâ, Mekke’den Medine’ye yaptığı yolculukta yatsıyı iki rekat kıldıktan sonra selâm vermiş ve tek rekatlık vitrde Nisâ Sûresi’nden yüz âyet okumuş. Sebebi bilinmediği için yaptığı bu iş hoş karşılanmayınca Ebû Mûsâ “Ben Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) izinden ayrılmam, ben Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi yaptım“ demiştir.[33]

Tabiî olarak dinin, hayatın her yönüyle ilgilendiğini bilmeyen bir müşrik Selman’a “Arkadaşınız (Hz. Peygamber) size, abdest bozmaya varıncaya kadar her şeyi öğretiyor” deyince Selman: “Evet, küçük veya büyük abdest yaparken kıbleye dönmemizi, sağ elimizle taharetlenmemizi, taharetlenirken üçten az taş kullanmamızı yasakladı” demiştir.[34]Tîbî (v. 743/1342), bu konuda “Burada Selman’ın (v. 36/656) cevabı gayet hakîmânedir. Müşrik istihza yoluyla Selman’ı güç durumda bırakmak, cevap veremez hale getirmek isterken, Selman müşriğin istihzasına aldırmamış, ciddi bir suale muhatap olan bir mürşid gibi davranmıştır” demiştir.[35] Hz. Ali de tuvaletten çıktıktan sonra abdest almadan (ezbere) Kur’ân okumuş, bu durumu garipseyenlere, Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) da bu durumda abdest almadan kendilerine Kur’ân okuduğunu söylemiştir.[36]

Bir kimse Abdullah b. Ömer’e vitr namazını nasıl kılacağını sorduğunda o, tek rekat kılmasını söylemiş. O kişi “Kılacağım tek rekate güdük diyeceklerinden korkarım” deyince İbn Ömer, “O, Allah’ın ve Rasûlü’nün sünnetidir”[37] diyerek sünnet olan bir fiili uygularken kimsenin kınamasına aldırış edilmemesini tavsiye etmiştir.

“Biz miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır” hadisi sebebiyle Hz. Ebû Bekir ve Ömer, Hz. Abbas ve Fatıma’ya terekeden bir şey vermemişlerdir. Hz. Ömer bu sebeple Ebû Bekir’in ve kendisinin yalancı, günahkâr, vefasız ve hain olarak itham edildiğini hâlbuki Allah Teâlâ’nın kendilerinin doğru ve hakka tâbi olduklarını bildiğini söylemiştir. Görüldüğü üzere iki büyük halife, Hz. Peygamber’in en yakın akrabalarına bu şekilde davranacak kadar sünnetten taviz vermemişlerdir. Hatta Hz. Ebû Bekir, ehl-i beyti kendi ailesinden daha çok sevdiği halde Fâtıma’yı geri çevirmiştir.

Sahâbîler, sünnetin uygulanması için gerektiğinde ısrar ederlerdi. Câbir b. Abdillah, bir hastayı ziyaret etmiş, sonra; “Sen kan aldırmadıkça buradan ayrılmam. Çünkü ben, Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kan aldırmakta şifa vardır” buyururken, işittim demiştir.



*Bu yazı hocamızın izniyle “Sünnete Bağlılık” adlı eserinden alınmıştır.

[1]Abdurrezzak, Musannef X, 396.

[2]Abdurrezzak, a.g.e. X, 395.

[3]Abdurrezzak, a.g.e. X, 396.

[4]Müslim, İmân 26. Dikkat edilirse burada söz konusu olan içecek sadece su değildir. Su dışındaki içecekler (meyve suları….) de bu kapsama girer. Bu meyveler bazı kaplarda bekletildiklerinde içkiye dönüşmektedir.

[5]Haşr, 59/7.

[6]Nesâî, Eşribe 36.

[7]Bk. İbnMâce, İkâme16

[8]Ahmed b. Hanbel I, 4, 6, 9-10; Buhârî, Humus 1; Feraiz 3; FedâiluAshâbi’n-Nebî 12; Meğazi 14, 38; Müslim, Cihad 52, 54; Ebû Dâvûd, İmâre 19.

[9]Tirmizî, Hac 12.

[10]Muvatta, Kasru’s-salât 29; Ahmed b. Hanbel VI, 223; Buhârî, Teheccüd 5; Müslim, Müsâfirîn 77.

[11]Muvatta, Kasru’s-salât 30.

[12]Abdurrezzâk, Musannef VI, 113; Ahmed b. Hanbel III, 387, 388, 471; IV, 266; V, 314; Buhârî,

Fiten 2; Müslim, İmâre 35, 41, 42.

[13]Abdurrezzâk, Musannef XI, 33-34; Ahmed b. Hanbel II, 166; Buhârî, Nafakât 7; Müslim, Zikr 80.

[14]Ahmed b. Hanbel II, 89; Tirmizî, Hac 111.

[15]Ebû Dâvûd, Menâsik 47; Nesâî, Menâsik 157.

[16]Ahmed b. Hanbel II, 18; İbn Mâce, Menâsik 27; Ebû Dâvûd, Menâsik 47; Nesâî, Menâsik

158, 159.

[17]Abdurrezzâk, Musannef V, 35; Ahmed b. Hanbel II, 3, 57; Buhârî, Hac 57; Müslim, Hac 245; Tirmizî, Hac 111; Nesâî, Menâsik  1158;

[18]Abdurrezzâk, Musannef V, 35.

[19]Ebû Dâvûd, Menâsik 77.

[20]Abdurrezzâk, Musannef II, 432; Ahmed b. Hanbel IV, 115. Enes b. Mâlik, Hz. Ömer’in ikin- diden sonra namaz kılan başka kimselerin de ellerine vurduğunu rivâyet etmiştir. (Bk. Müslim, Müsâfirîn 302).

[21]Tirmizî,Cum’a 15.

[22]Ahzab, 33/21.

[23]Muvatta, Hac 42, 99; Ahmed b. Hanbel II, 4, 11-12, 54, 64-65, 141, 151; Dârîmî, Menâsik 57; Buhârî, Hac 77, 105, 114; Meğazi 35; Muhsâr 1, 4; Nesâî, Hac 53, 102, 144.

[24]Muvatta, Buyu’ 90.

[25]Abdurrezzâk, Musannef XI, 11-12.

[26]Abdurrezzâk, a.g.e. IX, 440-441; Müslim, Eymân 29, 30. İbn Ömer, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) lânetlemeyi yasakladığından (Abdurrezzâk, Musannef X, 412) hayatı boyunca kimseyi lânetlememiş, yalnız bir kez hizmetçisini lânetlemiş, sonra onu azad etmiştir. Abdurrezzâk, Mu- sannef  X, 413.

[27]Abdurrezzâk, Musannef VIII, 500; Müslim, Eymân 15.

[28]Ahmed b. Hanbel VI, 390; Buhârî, Hiyel 14, 15; Şuf’a 2.

[29]Müslim, Zühd 37.

[30]Buhârî, Ezan 95, 96, 103.

[31]Mâide, 5/54.

[32]266      Bk. Abdurrezzâk, Musannef VI, 113; Ahmed b. Hanbel III, 387, 388, 471; IV, 266; V, 314; Buhârî, Fiten 2; Müslim, İmâre 35, 41, 42

[33]Ahmed b. Hanbel IV, 419; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl 46.

[34]Ahmed b. Hanbel V, 437-438, 439; Müslim, Tahâret 57; İbn Mâce, Tahâret 16; Ebû Dâvûd, Tahâret 4; Tirmizî, Tahâret 12; Nesâî, Tahâret 36, 37.

[35]Hatipoğlu, İbn MâceTerceme ve Şerhi I, 505.

[36]Ahmed b. Hanbel I, 84, 107; İbn Mâce, Tahâret 105; Ebû Dâvûd, Tahâret 90. Metinde parantez içinde verdiğimiz gibi burada bahsedilen, ezbere Kur’ân okumaktır. Çünkü Hz. Ali Rasûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) örnek göstermiştir. Bilindiği gibi Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) yazıya bakarak Kur’ân-ı Kerîm okumamıştır.

[37]İbn Mâce, İkâme 116.