Salât u Selamlar

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّط يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْليمًا

"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamberi överler. Ey inananlar! Siz de onu övün, ona salat ve selam getirin."

Ahzâb Suresi 56. Ayet

diğerleri

 

Bunları Biliyor muydunuz?

İnsanlar cahiliye devrinde Şevvâl ayında evlenmezlerdi. Peygamber Efendimiz  günümüzde de yaygın olan iki bayram arası düğün olmaz anlayışını yıkmış Hz. Aişe validemizle bu ayda nikahlanıp evlenmiştir. 

tümü

Hz. Adiy b. Hâtim ile Hz. Peygamber'in Evindeyiz

el çiçek toprakTay Kabîlesi, İslâm’dan önce Arap Yarımadası’nın kuzeyine doğru orta yerlerinde yaşayan bir kabîleydi. Kabîlenin reîsi Hâtim, çevresinde cömertliği ile meşhurdu. Onun cömertliği, Araplar arasında darb-ı mesel haline gelmiştir. Hâtim’in babası Abdullah, oğlu henüz çocukken ölmüş; Hâtim’i zengin ve cömert olan annesi yetiştirmiştir. Annelerin çocuklar üzerindeki etkisi inkâr edilemez bir gerçektir. Cömertliği dillere destan olan ve aynı zamanda şâir ve dîvân sahibi olan Hâtim ile alakalı Araplar, Farslar ve Türkler arasında dilden dile nakledilen çok menkıbeler vardır. Hâtim, menkıbelerde İslâm’dan önceki mert ve cömert Arap erkeği tipinin ideal örneğini temsil eder. İslâm Târihi kaynaklarından onun cömertlik, müsâmaha, tevâzu, sadâkat, iffet ve vefâkarlık gibi faziletlerle temâyüz etmiş bir insan olduğu; şarap içmeyi ve ahlâksızlığı haram saydığı, Tay kabîleleri arasında yaygın olmasına rağmen Hıristiyanlığı kabul etmediği ve atalarının dinine sâdık kaldığı öğrenilmektedir. Bu kadar güzel özelliklere sahip olan Hâtim, İslâm’a yetişemedi. Hz. Peygamber’in doğumundan yedi yıl sonra, 578 yılında vefat etti. Ölümünden sonra kabîlenin reisliğini oğlu Adiy devam ettirdi. (Bakınız: Süleyman Tülücü, “Hâtim et-Tâî”, DİA, XVI, 472)

Adiy, gerçeği bulma konusunda bir arayış içinde olduğu için, atalarının dinini terk edip Hıristiyanlık dinini benimsemişti. Bu dinin bölgedeki merkezi sayılan Şam’daki Hıristiyanlarla iyi bir diyaloğu ve dostluğu vardı. Hz. Peygamber’in, hicretten sonra Medine’de kurduğu İslâm Devleti’ni ve bu devletin faâliyetlerini iyi takip ediyordu. Kendisi Müslüman olmamıştı; olmaya da niyeti yoktu. İslâm Devleti’nin giderek güçlenmesinden ve genişlemesinden endişe ediyordu. Medine’de olup bitenlerden haberdar olmak için, Medine’de bir câsûs bulunduruyor ve bu câsûstan aldığı habere göre hareket ediyordu. Kabîle reîsi Adiy’in mutaassıp bir Hıristiyan ve amansız bir İslâm düşmanı olmasına rağmen, kabîlenin içinde puta tapanlar da vardı. Puta tapan insanlar da reisleri Adiy gibi amansız İslâm düşmanıydılar. Hz. Peygamber Efendimiz, hicretin dokuzuncu senesinin Rebîülâhir ayında (Temmuz 630) bu kabîlenin insan şeklinde yapılmış olan putu Füls’ü yıkmak için Hz. Ali’yi elli atlı ve yüz develiden oluşan bir askerî birlikle oraya gönderdi. Adiy, Medine’deki câsûsundan Hz. Ali’nin kendi kabîlesi üzerine geldiği haberini alınca nefessiz bir şekilde Şam’a kaçtı. (Bakınız: Ali Yardım, “Adiy b. Hâtim”, DİA, I, 380)

Hz. Ali, Ensâr’ın ileri gelenlerinden yüz elli kişilik bir askerî birlikle Tay kabilesinin topraklarına girdi. Hz. Peygamber tarafından kendisine verilen emir gereği Füls isimli putu yıktı. Adiy’in nerde olduğunu öğrenmek ve kendisini Medine’ye getirebilmek için Hz. Ali, bu kabîleden bir kısım insanları esir alıp Medine’ye getirdi. Bunların içerisinde Adiy’in kız kardeşi Seffâne de vardı. Seffâne, kendisini savunabilecek bilgi, birikim, kültür ve cesarete sahipti. Medine’ye gelince Hz. Peygamber’in huzuruna çıkıp kendisini şöyle savundu:

“Yâ Muhammed! Beni serbest bırakmanı ve Arap kabîlelerinin başıma gelenlere sevinmelerine fırsat vermemeni istiyorum. Çünkü ben, bildiğiniz gibi Tay kabîlesinin eski reisinin kızıyım. Babam, ırz ve nâmusu korur, esiri salıverir, açları doyurur, çıplağı giydirir, misâfiri ağırlar, yemek yedirir, herkese selâm verirdi. Kendisinden istek ve dilekte bulunanları boş geri çevirmezdi. Evet, ben, işte böyle birinin, Tay kabîlesinin eski reîsi Hâtim’in kızıyım.” Hz. Peygamber, Seffâne’nin bu konuşmasını dinledikten sonra kendisine şöyle dedi:

“Senin bu anlattıkların, gerçek müminlerin vasıflarıdır.  Eğer baban inananlardan olsaydı, ona mutlaka rahmet okurduk, kendisi için istiğfarda bulunurduk.” Bu sözlerinden sonra Hz. Peygamber, Seffâne’yi âzâd edip hürriyetine kavuşturdu. Hz. Peygamber’den böyle bir iyilik gören Seffâne de kendi gönül rızası ile Müslüman oldu. Hz. Peygamber, onu sadece âzâd etmekle kalmayıp, kendisi ile yakından ilgilenerek her türlü ihtiyacını karşıladı. Kardeşi Adiy’i bulup getirmesi için istediği her şeyi de ona verdi. Peygamberimiz özellikle Adiy ile karşılaşmak ve onu İslâm’a dâvet etmek istiyordu. Seffâne’yi, kendisi gibi âzâd edilen, kabîlesine mensup yakınları ve güvenilir kişilerle birlikte ağabeyinin yanına, Şam’a gönderdi. Şam’a giden Seffâne, ağabeyine şunları söyledi: “Vallahi, ben, senin bir an önce gidip Muhammed’e katılmanı isterim. Eğer, kendisi gerçekten bir peygamber ise, ona tâbi olmakla başkalarını geçmen, senin için bir fazilet ve üstünlük olur. Eğer, bir hükümdarsa, onun sayesinde saltanatını yeniden elde eder; hor ve hakir bir duruma düşmezsin. Artık, karar senindir.”

Kız kardeşinin bu güzel sözlerini dinleyen Adiy, ona şöyle dedi: “Vallahi, sen, doğru söyledin; isâbetli fikir beyan ettin. Ben de senin sözünü dinleyecek ve bu zâta gideceğim. Şâyet O, bir yalancı ise bana zarar veremez. Eğer, doğru birisi ise onu da anlarım. Söylediklerini dinlerim; kendisine tâbi olurum.” Adiy, yapılan istişârelerden sonra âilesi ile birlikte yola çıktı ve Medine’ye geldi. Medine’ye gelmesini ve Hz. Peygamber’in huzuruna çıkmasını bizzat kendisi şöyle anlatır:

“Ben, Medine’ye geldiğimde halk beni görünce tanıdı ve: “Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim! Adiy b. Hâtim!” demeye başladılar. O sırada Hz. Peygamber, mescitteydi. Yanına varıp selâm verdim. “Sen, kimsin ?” diye sordu. “Adiy b. Hâtim !” dedim ve elimi kendisine uzattım. Şam’dan Medine’ye kadar, ona uzatacağım eli tutacağı ve böylelikle beni şereflendireceği umuduyla yol almış ve işte şimdi de elimi ona uzatmıştım. Derken, elimi tuttu ve kendisiyle musâfaha yaptık. Çok duygulandım.” 

Adiy, Hz. Peygamber ile kendi arasında geçen konuşmaları ve bu konuşmalar sonunda Müslümanlığı kabul etmesini şu şekilde anlatır:

“Hz. Peygamber’in mescidini, mescitteki arkadaşlarını, cemâatini ve onun, cemâati ile olan münâsebetini görünce anladım ki, onda ne Kisrâ’nın saltanatı var, ne de Kayser’in. Beni tanıdıktan ve benimle musâfaha yaptıktan sonra ayağa kalktı ve beni evine dâvet etti. Aslında ben de evine dâvet edilmemi ve oraya götürülmemi bekliyordum. Tam da beklediğim gibi oldu. Mescitten çıkıp eve giderken, yaşlı ve zayıf bir kadın geldi önümüze; yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın, Hz. Peygamber’in durmasını ve kendisi ile ilgilenmesini istedi; o da durdu. Kadın, sıkıntısını dile getirip Hz. Peygamber’den bir şeyler istedi. Hz. Peygamber, onlarla uzun uzun konuştu; kendileri ile birlikte gidip işlerini gördükten sonra tekrar benim yanıma geldi. İçimden kendi kendime: “Vallâhi, bu zat, hükümdâr değildir.” dedim. Yanıma geldikten sonra elimden tuttu ve beni evine götürdü. Birlikte içeri girdik. Eline, içi hurma lifinden doldurulmuş bir minder aldı ve benim altıma serdi. “Bunun üzerine otur!” dedi. Ben: “Olmaz efendim, buyurun siz oturun!” dedim. Hz. Peygamber: “Hayır, siz oturacaksınız!” dedi. Minderin üzerine ben oturdum; kendileri kuru yere oturdular. İçimden kendi kendime: “Vallâhi, bu, hükümdâr işi değildir.” dedim.  Ben mindere, kendisi de kuru yere oturduktan sonra Hz. Peygamber bana: “Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol ve selâmete er!” dedi. Ben de: “Ben, dindarım; benim bir dinim var.” dedim. Dâvetini tekrarladı ve: “Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol ve selâmete er!” dedi. Ben de: “Ben, dindarım.” dedim. Üçüncü kere: “Ey Adiy b. Hâtim! Gel, Müslüman ol da selâmete er!” dedi. Ben de: “Ben, dindarım; benim bir dinim var.”  diye cevap verdim. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Ben senin dînini senden daha iyi bilirim.”  dedi. Ben de: “Demek, sen, benim dinimi, benden daha iyi biliyorsun ha?” dedim. Hz. Peygamber: “Evet!” dedi ve bunu iki veya üç kere tekrarladı.

Adiy b. Hâtim, Hz. Peygamber’in, bu karşılıklı konuşmayı şöyle sürdürdüğünü anlatır: “Söyle Adiy! Sen, bir Rekûsî (Hıristiyanlıkla Sâbiîlik karışımı bir dînin mensuplarından) değil misin?” Ben de: “Evet!” dedim. “Sen, kavminin başkanı değil misin?” dedi. Ben de: “Evet!” dedim. “Sen, ganimetin dörtte birini almıyor musun?” dedi. Ben de: “Evet, alıyorum.” dedim. “Bunu almak, senin dînine göre sana helâl değildir.” dedi. Hz. Peygamber, böyle deyince çok mahcûb oldum. “Evet, öyledir; dediğiniz gibidir.” dedim ve anladım ki O, Yüce Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğu için her şeyi biliyor. Hz. Peygamber, beni utandırmamak için bu konunun üzerinde fazla durmadı, konuyu değiştirdi ve bana şöyle dedi: “Ey Adiy! Sen, niçin kaçıyorsun? Ne diye kaçıyorsun? Sorarım sana, Allah’tan başka bir ilâh var mı?” Ben de: “Hayır! Yoktur.” dedim. “Peki, sen, Allâhu ekber (Allah en büyüktür) demekten mi kaçıyorsun? Yüce Allah’tan daha büyük bir şey var mı?” dedi. Ben de: “Hayır! Yoktur.” dedim. Daha sonra Hz. Peygamber, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Biliyorum, senin bu dîne girmene engel, “Bu dîne sadece insanların zayıf ve güçsüzleri giriyor. Araplar, onları kısa zamanda yok ederler.” diye düşünmendir. Vallâhi, çok sürmez, Müslümanlarda mal, zenginlik ve servet o kadar bollaşacak ki, mallarının zekâtını verecek kimse bulamayacaklar. Belki de senin, bu dîne girmene, onların düşmanlarının çok ve kendilerinin ise sayıca az olduklarını görmen, engel oluyordur. Vallâhi, çok sürmez, bir kadının, Kâdisiye’den devesinin üzerinde yalnız başına çıkıp Kâbe’yi ziyâret edeceğini ve bu yolculukta Allah korkusundan başka hiçbir korku duymayacağını da işiteceksin.” Bu arada Hz. Peygamber bana: “Sen, Hîre’yi biliyor musun?” diye bir soru sordu. Ben de: “Gitmedim, orayı görmedim, ama varlığını biliyorum.” dedim. “Allah’a yemin ederim ki, çok yakında Yüce Allah, bu işi (İslâmiyet’i) tamamlayacaktır; hatta Kisrâ b. Hürmüz’ün hazineleri bile ele geçirilecektir.”  dedi. Ben, heyecanla: “Kisrâ b. Hürmüz’ün hazineleri mi?” dedim. “Evet, Kisrâ’nın hazineleri!” dedi. Ben, tekrar heyecanlı bir şekilde: “Kisrâ b. Hürmüz’ün mü?” dedim. “Evet, evet, Kisrâ’nın hazineleri!” dedi ve şöyle devam etti: “Hîre’den deve üzerinde hâmîsiz (koruyucusuz) olarak tek başına çıkıp gelen bir kadın da, Kâbe’yi tavaf edecektir. Belki de, senin bu dîne girmene, devlet ve saltanatı Müslümanlardan başkasında görmen, engel oluyordur. Allah’a yemin ederim ki, çok yakında, Bâbil ülkesinin beyaz köşklerinin de Müslümanlara açılacağını işiteceksin!” Hz. Peygamber, böyle deyince daha dayanamadım ve Müslüman oldum. Müslüman olduğumu îlân edince Hz. Peygamber’in yüzünün ay gibi parladığını ve çok sevindiğini gördüm. Kendi evinde yaptığımız karşılıklı konuşmalardan sonra Müslüman olduğumu gören ve buna çok sevinen Hz. Peygamber, bundan sonra Ensâr’dan (Medine’nin yerlilerinden) birine misâfir olmamı istedi. Ben de Medine’de kaldığım müddetçe sabah, akşam Hz. Peygamber’in evine gidip gelmeye başladım. Hz. Peygamber bana İslâm dînini öğretti. Namazı vakitleri içinde ve zamanında nasıl kılacağımı târif ederek ve göstererek öğretti.” (Daha geniş bilgi ve bilgilerin kaynağı için Mustafa Asım Kösal’ın İslam Tarihi isimli kitabının on yedinci cildinin 62-70 sayfalarına bakınız.)

Adiy b. Hâtim, Medîne’de kaldığı müddet içinde Hz. Peygamber’e birçok soru sordu ve bunların cevaplarını aldı. Kabîlesinin yaşadığı yerdeki insanlar, daha çok avlanarak geçindikleri için, onun sorularının çoğu da av ile alâkalı sorulardır. Hadis kaynaklarımızda bu sorular ve cevapları vardır. (Bakınız: Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 257; Buhârî, Zebâih, 2, 7-10; Müslim, Sayd, 2-7)

Sevgili okuyucularım! Bu yazı boyunca hepimiz birlikte Hz. Peygamber efendimizin dünyasında gezdik. O’nun şehrine, mescidine ve evine uğradık; onunla birlikte olduk. Şimdi de bu yazıdan kendimize bazı dersler ve ibretler çıkaralım: 

1-)Hz. Peygamber efendimizin evini gördünüz. Bu güzel evin bizim evlere benzeyip benzemediğine sizler karar veriniz. Kaynaklarımızda, bu güzel evin annelerimizden hangisine âit olduğuna dâir bir bilgi bulamıyoruz. Ama bildiğimiz bir gerçek var ki,  o da, annelerimizin hepsinin evlerinin bu şekilde olduğudur. Gördüğünüz gibi, evin bir minderden başka eşyası yok; tabanı da toprak. Bizim evlerimiz ise eşyalarla dolu. Hem de işe yaramayan eşyalarla doldurmuşuz evlerimizi. Evlerimizin içi dolu ama bizim içimiz boş, kalbimiz boş, kafamız boş, gönlümüz boş. Evlerimizi değil, gölümüzü dolduracaktık; yanlış yapmışız. İnşâallalah, yakın zamanda bu yanlışı düzeltiriz.

2-)Hz. Peygamber, kabîle reîsi olan Adiy’e özel muâmele yapıyor ve onu evine dâvet ediyor. Zâten onun beklentisi de böyleymiş. Hz. Peygamber de onun beklentisini yerine getiriyor ve ilk anda gönlünü fethediyor. Evinde bulunan tek minderini misâfirinin altına seriyor ve gönlünü kazanmaya devam ediyor. Sonra da çok nâzik ve medenî bir şekilde misâfirini İslâm’a dâvet ediyor. Biz Müslümanlar da evimize gelen misâfirlerimize Hz. Peygamber efendimiz gibi davranmalıyız.

3-)Misâfirini İslâm’a dâvet eden Hz. Peygamber, önce dâvetini iletiyor sonra da onu dinliyor, ona konuşma ve kendini savunma hakkı veriyor. Sonra da ona konuşmalarının ve savunmalarının tutarsız olduğunu söylüyor. Adiy, kendi bâtıl dîninin Hz. Peygamber tarafından kendisinden daha iyi bilinmesi karşısında sıkışıp kalıyor. Baştan beri etkisinde kaldığı olayların yönlendirmesi, Hz. Peygamber’in kişiliği ve güzel konuşması neticesinde Müslüman oluyor ve kurtuluyor.

4-)İslâm’da nihâi hedef, iktidar olmaktır, yani Allah’ın dînini, Allah’ın arzına hâkim kılmaktır. Biz Müslümanların en başta gelen görevi, İslâm’ı yeryüzüne yaymak ve onu iktidar yapmaktır. Çünkü İslâm’ın iktidar olmadığı dünyada kan, gözyaşı, anarşi, zulüm, açlık, yokluk, sefâlet, ahlaksızlık ve her türlü olumsuzluk vardır. İslâm gelecek dertler bitecek. Gördüğünüz gibi Peygamber efendimiz, bir kabîle reîsi olan Adiy’i İslâm’a dâvet ederken, bu dînin, yakın zamanda iktidar olacağına ve bu sûretle dünyaya huzurun hâkim olacağına vurgu yapmıştır. 

5-)Bir de şuna iyi dikkat edelim ki, Hz. Peygamber efendimiz, insanları İslâm’a dâvet ederken onların anlayış seviyelerine ve meşgûliyet alanlarına göre konuşurdu. Bir kabîle reîsi olan Adiy’in, İslâm’ın, gelecekte büyük ve güçlü bir iktidârının olacağını Hz. Peygamber’in ağzından duyması kendisi açısından önemli bir haberdir. Biz de insanlarla konuşurken Hz. Peygamber Efendimizin bu sünnetine uyalım. İslâm’ı anlatırken onların seviyelerini ve beklentilerini nazar-ı îtibâra alalım.

Sevgili okuyucularım! Biz, müminiz ve müslümanız elhamdülillah. Rabbimiz Yüce Allah, peygamberimiz de Hz. Muhammed Mustafa’dır. Bizim ibâdetimiz, yaşantımız, İslâmî hizmetlerimiz, her şeyimiz Allah’ımızın istediği gibi ve bir de sevgili Peygamberimizin yaptığı gibi olmalıdır. Her konuda olduğu gibi çevremizdeki insanları İslâm’a dâvet derken de Hz. Peygamber efendimizi örnek almalıyız. Kime nasıl davranacağımızı, kime neyi nasıl söyleyeceğimizi ondan öğrenmeliyiz. Kendi dînimizi iyi bildiğimiz gibi, İslâm’a dâvet ettiğimiz şahsın dînini ve dünya görüşünü de iyi bilmeliyiz. İnsanları İslâm’a dâvet ederken çok nâzik olmalı ve hiç kimsenin kalbini kırmamalıyız. Evlerimizi İslâmî hizmetlere açmalı ve bu sûretle hânelerimize gökten rahmet ve bereket yağmasını sağlamalıyız.

Müslüman olduktan sonra, Medine’li Müslümanlardan birisine misafir olan Hz. Adiy, sabah namazında Hz. Peygamber’in mescidine gelir, yatsı namazından sonra çıkar giderdi. Vaktini mescitte ve Hz. Peygamber’in evinde geçirirdi. Medine’de kaldığı zaman zarfında Hz. Peygamber’den İslâm’ı çok iyi öğrendi. Sonra da Hz. Peygamber onu, tekrar kendi kabîlesine reîs olarak tayin etti. Başarılı çalışmalarıyla kabilesinin tamamen Müslüman olmasını ve Medine İslâm Devleti’ne karşı görevlerini eksiksiz yerine getirmesini sağladı. Böylece, kabîlesine âit vergileri devlete tam ödemekle meşhur bir sahâbî vasfını kazandı. Arap kabîlelerinden birçoğunun İslâm’dan döndüğü ve devlete baş kaldırdığı Hz. Ebû Bekir’in devlet başkanlığı döneminde, kabîlesine hâkim olarak en küçük bir kıpırdanışa dahi fırsat vermediği gibi, vergilerini de eksiksiz ödemeye devam etmelerini sağladı. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velid kumandasında Suriye seferine, Hz. Ömer zamanında da Irak’ın fethine ve Kâdisiye savaşına katıldı. Cemel ve Sıffîn savaşlarında Hz. Ali’nin safında yer aldı. Müslümanlığı kabul etmesine sebep olduğu için Hz. Ali’ye karşı ayrı bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Cemel savaşında bir gözünü ve oğlu Muhammed’i kaybetti. Diğer oğlunu da Hâricîler öldürdü. Irak’ın fethinden sonra Kûfe’ye yerleşti ve orada vefat etti.

Uzun ömürlü sahâbîlerden biri olan Adiy, babası Hâtim gibi cömert bir insandı. Uzun süren kabîle reisliğinin kazandırdığı tecrübeler onda sağlam ve köklü bir devlet adamlığı karakterini oluşturmuştu. Hz. Ömer, onun vefakâr ve sâlih bir insan olduğunu söylerdi. Aralarında cereyan eden bir hatıra şöyledir.

Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra Hz. Adiy, yeni halife olan Hz. Ömer’e bey’atını (bağlılığını) sunmak için Medine’ye gelir. Bey’atını sunduktan sonra: “Sanırım ki, beni tanıyamadınız ey müminlerin emîri!” der. Hz. Ömer de: “Seni, nasıl tanımam?” der ve şöyle devam eder: “Rasûlullah (s.a.v)’in yüzünü ağartan, aydınlatan zekât, senin kabîlen olan Tay kabîlesinin zekâtıydı. Ben, seni çok iyi tanırım ey Adiy! Başkaları, inkâr ettikleri zaman, sen iman etmiştin. Başkaları, arkalarını dönüp gittikleri zaman, sen ahde vefâkârlık göstermiştin.” Halifenin bu sözleri üzerine Adiy de: “Bana, bu kadar iltifâtın yeter ey müminlerin emiri! Bu, bana yeter!” diye mukabelede bulundu.

Adiy b. Hâtim der ki: “Rasûlullah (s.a.v.)’in gelecekle ilgili verdiği üç haberden ikisinin geçekleştiğini gördüm. Üçüncüsü de muhakkak gerçekleşecektir. Bâbil ülkesindeki beyaz köşklerin fethedildiğini gördüm. Bir kadının, Kâdisiye’den devesinin üzerinde korkmadan yola çıkıp Kâbe’ye kadar geldiğini ve haccettiğini de gördüm. Yüce Allah’a yemin ederim ki, üçüncü haber de yakında gerçekleşecek, mal ve servet öyle bollaşacak ki, onları zekâtını alacak kimse bulunmayacaktır.” (Daha geniş bilgi ve kaynaklar için Asım Köksal’ın adı geçen kitabına bakınız.) 

Hz. Peygamber efendimizin Adiy’e verdiği üçüncü haber de Emevî halifelerinden Ömer b. Abdilaziz zamanında gerçekleşmiş, Müslümanlar zekâtlarını verecek yoksul bulamamışlardır. Biz, İslâm’ı hakkıyla yaşasak bugün de durum aynı şekilde olur. Ama biz yaşayamıyoruz veya yaşamak istemiyoruz, ağzımıza gözümüze bulaştırıyoruz bu güzel dîni. Bu sebepten dolayı, dünyamızı da ahretimizi de berbâd ediyoruz. Aslında kendimize yazık ediyoruz. Âh bir anlayabilsek kendimize yazık ettiğimizi! Öyle zannediyorum ki, anlayacağız inşâallah! Hz. Peygamber’in evinde yapılan sohbetleri dinleye dinleye anlayacağız inşâallah! Evet, bizden ayrılmayın! Sohbetlere iyi kulak verin emi!

Add new comment

Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.